12 Nisan 2016 Salı

ÜNİVERSİTEDEN BAKIŞ
Prof.Dr.Mustafa Altıntaş
YÖK’NUN KORSANLIĞI (2)

Aynı zamanda, varlığını “YOK” konumuna düşmüş olan Disiplin Yönetmeliğinden alan  YÖK – YDK olarak da görev yapan Genel Kurulu, bu yasal boşluk nedeni ile, üniversiteleri tarafından disiplin dosyaları, ”…bu aşamada ilgi teklifiniz hakkında herhangi bir karar alınamayacağından, ilgiliye ait soruşturma dosyası…Üniversitenize iade edilmektedir” gerekçesi ile geri gönderilmeye başlanmıştır.

Hukuksal ve yasal boşluk sürmesi nedeni ile geri çevrilen disiplin dosyaları, “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” nin yarattığı deprem ve bu deprem sonrası Cumhurbaşkanı tarafından pimi çekilen linç bombası, disiplin işlemlerinin bu kez de, Genel Kurul Kararı ile yürürlüğe sokulmasını dayatmıştır.

YÖK Genel Sekreteri imzası ile üniversitelere dağıtılan ve 12.11.2015 günlü YÖK Genel Kurulu tarafından alınan “2547 Sayılı Kanuna Tabi Personele Uygulanacak Disiplin Hükümleri” ni içeren  metin, boşluğu gidermek amaçlı olarak şu buyruğu içermektedir : “…657 Sayılı Devlet Memurları  Kanunu’nun 1. Maddesinin 3. Fıkrasında  özel kanunlarına atıfta bulunulan yükseköğretim personeline uygulanmakta olan 2547 Sayılı YÖKnun 53. maddesine dayanılarak çıkarılmış bulunan…Disiplin Yönetmeliği’nin  AYM  kararında belirtilen “hangi fiillere hangi disiplin cezasının uygulanacağı, bu bentte  sayılan kişilerin disiplin işlemleri ve disiplin amirlerinin yetkileri, devlet memurlarına uygulanan usul ve esaslar da göz önüne  alınmak suretiyle Yükseköğretim Kurulu’nca düzenlenir hususları düzenleyen hükümlerin yasal dayanağı kalmadığından” denilerek, “yasal temelin değiştirilmesi” ne yönelinerek, üniversite çalışanları 2547 Sayılı Yasadan, 657 Sayılı Devlet Memurları Yasasına aktarılmıştır.

Kendisini yasama organı yada yargı yerine ikame eden YÖK Genel Kurulu, bununla da yetinmemiş, 657 ve 2547 Sayılı Yasalarda yer almayan  usul kuralları yerine, ortadan kalkan DY’nin usule ilişkin hükümlerinin uygulanması “fetvasını” üretiyor. Bir hüküm daha kuruyor YÖK. Yüksek yargı tarafından iptal edilen  cezalar yerine, bu kez de 657 Sayılı Yasaya göre disiplin işlemi yapılması buyrulmaktadır.

YÖK, Anayasa Mahkemesinin Kararı sonrası doğan boşluğun giderilmesi konusunda parlamentoyu zamanında ve gecikmeden devreye sokma girişimlerinde bulunma yerine, onbir ay kulağının üzerine yatıyor. Bu sürede, hukuk ve yasa dışı olarak “korsan YÖK-YDK” olarak varlığını sürdürüyor. Onbir ay sonra ise bu kez “melez” bir disiplin mevzuatı yaratıyor. Tek bir örnek ile yetineceğim. Sığınılmak istenilen 657 Sayılı Yasanın 126 ncı maddesinde, “…Devlet memurluğundan çıkarma cezası amirlerin bu yoldaki isteği üzerine, memurunbağlı bulunduğu kurumun yüksek disiplin kurulu kararı ile verilir” hükmü bulunmaktadır. Burada yüksek disiplin kurulu, “memurun bağlı bulunduğu kurumun”  olarak tanımlanmaktadır. YÖK-YDK meşruiyetini, yasadan değil, kaynağı, iptal edilen 53/b maddesi olan DY’nden almaktadır. 2547 Sayılı Yasanın, ne Yükseköğretim Kurulu’nun görevlerini düzenleyen 7 nci maddesinde,ne de 53/a da, YÖK-YDK ile ilgili tek bir düzenleme bulunmamaktadır.YÖK-YDK’nun meşruiyetini 657 S.Yasanın 126 ncı maddesine dayandırması da mümkün değildir. Çünkü, üniversiteler YÖK’e bağlı kurumlar,şubeler değildir. Üniversiteler kamu tüzel kişiliğine sahip melez-özerk kuruluşlardır. Yani YÖK-YDK, bütün bu hukuk ve yasa kuralları ortada iken, 31 Mart 2016’da korsan yargılamasını sürdürmeye yeniden başlamıştır. Bu boşluğun ve korsanlığın giderilmesi konusunda TBMM’ne taşınan yasa tasarısı konusunu ise,izleyen yazımda dile getirmeye çalışacağım. 14.04.2016


2547 SAYILI YÜKSEKÖĞRETİM YASASI’NIN 53 ÜNCÜ MADDESİ İLE İLGİLİ DÜZENLEME TASARISI HAKKINDA AÇIKLAMA

1.      21.03.2016  günlü Bakanlar Kurulu tarafından  TBMM Başkanlığı’na sunulmasına karar verilen “Tebligat Kanunu ile Bazı Kanun ve KHKlerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” nın asıl amacı; 2547 Sayılı Yükseköğretim Yasası’nın, AYM ‘nin 14.01.2015 günlü, E.2014/100, K.2015/6 sayılı kararı ile iptal edilen 53/b  fıkrasının ikinci cümlesinin neden olduğu boşluğu gidermektir. AYM Kararı, 1982’den bu yana süregelen 33 yıllık bir hukuksuzluğu ortadan kaldırarak, YÖK’nun zorbalıkla uyguladığı “hangi fiillere, hangi disiplin cezasının uygulanacağı, sayılan kişileri disiplin işlemleri ve disiplin amirlerinin yetkileri “ nin Yönetmelikle belirlenmesini yetki gaspı olarak mahkum etmiştir. Hükümet bu Tasarı ile, bu boşluğu doldurmanın yanı sıra, akademiya dünyasını ve yükseköğretim alanındaki çalışanları, baskılamak ve sindirmek, boyun eğdirmek, biat ettirmek fırsatı olarak kullanmak istemektedir.

2.      Tasarının Genel Gerekçesinde 53 üncü maddedeki düzenlemenin amacı; “yükseköğretim personeline uygulanan disiplin suç ve cezaları, disiplin cezası vermeye yetkili amir ve kurullar, disiplin soruşturmasının temel ilkeleri, savunma hakkı, görevden uzaklaştırma ve itiraz başta olmak üzere, disiplin işlemleri düzenleme altına alınmıştır” biçiminde ortaya konulmaktadır.

3.      12 Eylül Faşist Darbenin baş hedeflerinden birisi de, yükseköğretim kurumlarının emir-komuta sistemine sokulması olmuştur. 1981’den bu yana geçen 35 yıllık bir “yasa” özelliğini taşıyan 2547 Sayılı Yükseköğretim Yasası, tüm siyasal partiler  ve bu arada 2002’den bu yana yürütme erkini elinde tutan AKP tarafından “değiştirilmesi, tarihin çöplüğüne atılması gereken” yasaların ön  sıralarında yer alırken, günümüze kadar egemenliğini sürdürme ve yeni baskılama araçları ile güçlendirilen bir yasa özelliğini taşımaktadır.

4.      Anayasa, yasa ve yüksek yargı kararlarına göre yasa ile düzenlenmesi gereken bir alan olan “yükseköğretim kurumları yönetici, öğretim elemanı ve memurları disiplin suç ve cezaları ile disiplin işlemleri alanı”nın, AYM’nin 14.01.2015 günlü kararı ile, 34 yıllık zorbalıktan ve keyfiliğinden kurtarılmasının  fırsata dönüştürülerek, akademiya dünyasının özgürleştirilmesi, yönetime ve denetime katılımın özendirilmesi, bilimsel alanın serbestleştirilmesi umulur ve beklenirken, önümüze getirilen bu yasa tasarızı ile, tam tersine, varolan soluklanma alanlarının da tümü ile ortadan kaldırıldığı gerçeği ile yüzyüzeyiz.

5.      Akademiya dünyasının “suç üretim merkezi” olarak algılanması ve bu merkezin “baskılanması” gereğinin kanıtını oluşturan düzenleme, 21.08.1982’den bu yana yürürlükte tutulan ve AYM, Danıştay ve İdare Mahkemeleri kararlarının bunu “yasa dışı/hukuk dışı” olarak ilan etmesi ortada iken sürdürülen “Yükseköğretim Kurumları Yönetici,Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin  Yönetmeliği”nde görülmektedir. 1999 ve 2014’de iki kez kimi maddeleri değiştirilen,kaldırılan DY’nde, Yönetmeliğin baskılamak istediği akademiya dünyasının işleyebileceği suç sayısı “65”, akademiya çalışanlarına uygulanacak ceza sayısı, adli suç ve cezaları bir yana bırakırsak, “5” olarak yer alırken, yasa ile getirilmek istenilen suç adedi “70”, ceza sayısı ise “6”  ya çıkartılmış bulunmaktadır. Gönderme yapılan ve göz önüne alınması önerilen DMY(657)’de yaptırıma konu kılınan suç sayısı 53, ceza sayısı ise 5’dir. Baskılama ve sindirme iştahasının gemi azıya almasını, yalnızca suç ve ceza sayısı ile açıklama yetersiz kalır. Bunun belirginleşmesini disiplin amir ve kurulları ile disiplin işlemlerindeki kimi düzenlemelerde görebilmemiz mümkündür:

a)      SÜPER SAVCI VE YARGIÇ İLE KURUL OLUŞTURULMASI: Tasarının getirdiği en önemli değişiklik YÖK Başkanı ile YÖK-YDK’nu “SÜPER SAVCI VE YARGIÇ” konumuna getirmiş olmasıdır.53 üncü maddeye (Ç) fıkrası olarak eklenen € bendi, kimi suçlarda YÖK Başkanı ile  YÖK-YDK’nu hem savcı ve hem de yargıç kılmaktadır. Bu düzenleme, YÖK Başkanı ile YÖK-YDK( YÖK Genel Kurulu) nun, Yasada sayılan birim disiplin soruşturmaların, YÖK Başkanı ve YÖK üyeleri ile bunların iplerini ellerinde tutan efendilerinin keyiflerine göre sonuçlanmamasının önlemi böylece alınmak istenmektedir.

2547 Sayılı Yasanın Üçüncü Bölümünün  başlığı “Üst Kuruluşlar: Yükseköğretim Kurulu”’dur.  Bu bölümün altında yer alan 6 ncı madde YÖK Başkanının sorumluluğunu ; “Yasa ve yönetmelik hükümleriyle, YÖK Genel Kurul ve Yürütme Kurulu kararlarının uygulanması” olarak tanımlarken, görev ve yetkilerini “Kurulu temsil etme ve seçimi Kurula verilen akademik personelin ve öteki kişilerin atamalarını yapmak” olarak sınırlamıştır. Yasanın, “Yükseköğretim Kurulunun Görevleri” başlıklı 7 inci maddesinin (l) fıkrası “rektörlerin disiplin işlerini kovuşturmak ve karara bağlamak” olarak belirlemektedir.

Yasanın “Disiplin ve Ceza İşleri” başlıklı Dokuzuncu Bölüm altında “Genel Esaslar” başlığı ile yer alan 53/a maddesi ise, YÖK Başkanını,yalnızca “Yükseköğretim Kurulu
ile üniversite rektörlerinin disiplin amiri” olarak tanımlamaktadır.

Bütün bu yasa maddeleri göz önünü alındığında; YÖK Başkanının “tüm üniversite yönetici,  öğretim elemanları ve diğer personelinin BAŞ DİSİPLİN AMİRİ” görev yapmasının yasal dayanağı,  bulunmamaktadır.  YÖK Genel Kurulu’nun “Yüksek Disiplin Kurulu” olarak görev görmesi de, AYM tarafından 53/b maddesinin ikinci tümcesinin iptalinden sonra mümkün değildir.

Yasa Tasarısı, 35 yıldır sürdürülen ve 14.1.2015 günlü AYM iptal kararı ile doğan boşluğun, güçlendirilerek sürdürülmesini amaçlamaktadır.

b)      DİSİPLİN HUKUKU KAPSAMINA VAKIF YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI YÖNETİCİ, ÖĞRETİM ELEMANLARI İLE ÇALIŞANLARININ DA ALINMASI;

Vakıf Üniversiteleri, 2547 S.Yasanın 2 ile 18 nci  “Ek Madde”leri ile düzenlenmiştir. Ek Madde 2 Vakıfların, “kazanç amacına yönelik şartıyla ve MALİ VE İDARİ HUSUSLAR DIŞINDA, akademik çalışmalar, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden bu Kanunda (2547 S.) gösterilen esaslara uymak kaydıyla…yükseköğretim kurumları…kurabilir…” hükmünü içermektedir. Vakıf yükseköğretim kurumu tüzel kişiliğini temsil eden Mütevelli Heyet, bağlı olduğu Vakıf Yönetim Organı tarafından belirlenmektedir(Ek Madde 5).Anayasanın 130 uncu maddesinin son bendi de bu yöndedir. “Vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumları, malî ve idarî konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tâbidir” . YANİ ANAYASANIN VE  AYNI İÇERİKLİ 2547 S.YASASININ EK MADDE 2 ORTADA İKEN, VAKIF YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARININ YÖNETİM SERBESTİSİNİN, ÖZERKLİĞİNİN ORTADAN KALDIRILMASI SONUCUNU DOĞURACAK DÜZENLEMELERİ YAPMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR.
                                          
Mütevelli Heyet; “yükseköğretim kurumunda görevlendirilecek yöneticiler ve öğretim elemanları ile diğer personelin SÖZLEŞMELERİNİ YAPAR, ATANMALARI VE GÖREVDEN ALINMALARINI ONAYLAR…,AYRICA VAKIFCA HAZIRLANAN YÖNETMELİK HÜKÜMLERİNE GÖRE DİĞER GÖREVLERİ YÜRÜTÜR”(Ek Madde 5).

Yukarıda alıntılanan maddelere göre;

1.      VYÖK, mali ve idari yönden bağımsız kuruluşlardır ve YÖK bu alanda yetki sahibi değildir.
2.      Bu kurumlarda çalışanlar 2914 S. Yükseköğretim Personel Yasası’na tabi olmayıp, özel hukuk kurallarına bağlı çalışanlardır. Mütevelli heyet tarafından belirlenen sözleşmeler ile atanmakta ve yine sözleşme kurallarına yada İş Yasasına bağlı olarak görevlerine son verilmektedir.


Anayasanın Kamu Hizmeti Görevlileriyle İlgili Hükümler başlığı altında yer alan MA128 inci maddesi; “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür. Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. (Ek cümle: 12.9.2010— 5982/12 md.) Ancak, malî ve sosyal haklara ilişkin toplu sözleşme hükümleri saklıdır. Üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul ve esasları, kanunla özel olarak düzenlenir” biçiminde düzenlenmiştir. Bu kapsama girmeyen ve çalışma güvencesi bulunmayan vakıf yükseköğretim kurumları çalışanlarının, kamu personelinin tabi tutulduğu disiplin hukukuna uyarlanması, mümkün bulunmamaktadır.

3.      Bunlar kamu görevlisi olmadıklarından, “Kamu Çalışanları Sendikaları”na değil, isterlerse işçi sendikalarına üye olabilmektedir. Bu nedende bunlar hakkında “maaş kesme”,“kademe ilerlemesinin durdurulması” ile “kamu görevinden çıkarma” cezalarına muhatap olmaları mümkün değildir. Yine, Mütevelli Heyet tarafından sözleşmelerine bağlı olarak çalışanların zorlamalı olarak “ücretten kesme”, “birden fazla ücretten kesme” cezalarının uygulanma olanağı da bulunmamaktadır.

TASARI İLE; VAKIF YÜKSEKÖĞRETİM KURUM ÇALIŞANLARININ, ÖZELLİKLE, “SÜPER SAVCI VE YARGIÇ KILINMAK İSTENİLEN YÖK BAŞKANI İLE ENGİZİSYON MAHKEMESİ BİÇİMİNE BÜRÜNDÜRÜLEN YÖK-YDK “ ZULMÜNÜN ONLAR AÇISINDAN DA YARATILMASI AMAÇLANMAKTADIR. ÖZEL HUKUK KURALLARINA GÖRE ÇALIŞANLARIN, KAMU YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI ÇALIŞANLARI İLE AYNI DİSİPLİN VE CEZA İŞLEMLERİNE TABİ KILINMASI, VAKIF YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARININ İDARİ BAĞIMSIZLIĞINI ORTADAN KALDIRMAKTADIR.

c)      DİSİPLİN  KURULUNDA VE YÖK-YDK UNDA YER ALAN SENDİKA TEMSİLCİLERİNİN, OYA KATILMA HAKKINDAN YOKSUN KILINARAK İŞLEVSİZ KILINMAK İSTENMESİ:

Tasarı ile 2547 S.Yasaya eklenmek istenilen 53/E maddesinin  son bendi  “Hakkında disiplin cezası teklif edilen ilgilinin üyesi olduğu sendika temsilcisi, ilgiliye ilişkin ceza teklifinin veya itirazının görüşüldüğü disiplin kuruluna, üyesini temsil etmek üzere katılabilir” denildikten sonra, bu katılımı, “sendika temsilcisinin disiplin kurullarında OY HAKKI BULUNMAZ” diyerek anlamsız kılmaktadır. ÇÜNKÜ OY HAKKI BULUNMAYAN KİMSENİN, KATILMADIĞI KARAR HAKKINDA KARŞIOY GEREKÇESİNİ KARARA EKLETMESİ DE SÖZ KONUSU OLMAYACAKTIR.

Bakanlar Kurulu’nun 17.9.1982 gün ve 8/5336 numaralı  Kararı ile  çıkartılmış bulunan  “DİSİPLİN KURULLARI VE DİSİPLİN AMİRLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” in bu konudaki düzenlemesini buraya aktarıyorum :Ek fıkra: 4/7/2005 – 2005/9138) Hakkında disiplin soruşturması yürütülen Devlet memurunun üyesi olduğu sendikanın temsilcisi de bu maddede belirtilen disiplin ve yüksek disiplin kurullarında yer alır. Her bir disiplin ve yüksek disiplin kurulunda görevlendirilen temsilci ilgili sendika tarafından önceden bildirilir. Bu şekilde üyesi çift sayıya ulaşan kurullarda oyların eşitliği halinde başkanın bulunduğu tarafın kararına itibar edilir.

25.6.2001 gün ve 4688 sayılı “KAMU GÖREVLİLERİ SENDİKALARI VE TOPLU SÖZLEŞME YASASI” nın “Faaliyetler, Yasaklar ve Yönetime Katılma” Başlıklı Dördüncü Kısım altındaki “Faaliyetler ve Yasaklar Sendika ve Konfederasyonların Yetki ve Faaliyetleri” başlıklı Birinci Bölüm altında yar alan 19.uncu maddesi ; (Değişik birinci fıkra: 4/4/2012-6289/14 md.) Kamu görevlileri sendikaları ile konfederasyonlar, bu Kanundaki hükümler çerçevesinde, toplu sözleşme görüşmelerinde taraf olmaya yetkilidir. Sendika ve konfederasyonlar kuruluş amaçları doğrultusunda toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeterek aşağıdaki faaliyetlerde bulunabilirler: (2) a) (Değişik: 4/4/2012-6289/14 md.) Genel olarak kamu personelinin hak ve ödevleri, çalışma koşulları, yükümlülükleri, iş güvenlikleri ile sağlık koşullarının geliştirilmesi konularında görüş bildirmek ve toplu sözleşmenin uygulanmasını izlemek üzere yapılacak çalışmalara temsilciler göndermek. b) Devlet personel mevzuatında kamu görevlilerinin temsilini öngören çeşitli kurullara temsilci göndermek…f) Üyelerin idare ile ilgili doğacak ihtilaflarında, ortak hak ve menfaatlerinin izlenmesinde veya hukukî yardım gerekliliğinin ortaya çıkması durumunda üyelerini veya mirasçılarını, her düzeyde ve derecedeki yönetim ve yargı organları önünde temsil etmek veya ettirmek, dava açmak ve bu nedenle açılan davalarda taraf olmak” hakkına sahiptirler.

Yine, Haziran 2012 gün ve 28310 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun 29.5.2012 karar tarihli ve 2012/1 sayılı kararının “Yükseköğretim Kurumları Disiplin Kurullarında Sendika Temsilcisinin Bulunması” başlıklı 20.maddesinde, hakkında disiplin soruşturması yürütülen kamu görevlisinin üyesi olduğu sendikanın temsilcisinin, yükseköğretim kurumları disiplin kurulları ile yüksek disiplin kurullarında yer alacağı kurala bağlanmıştır. Anayasa’nın “Toplu İş Sözleşmesi ve Toplu Sözleşme Hakkı” başlıklı 53.maddesinde ise Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararlarının kesin ve toplu sözleşme hükmünde olduğu belirtilmiştir.

Yukarıda ayrıntıları verilen Anayasa, yasa ve Bakanlar Kurulu Kararına dayalı Yönetmelikler bir arada incelendiğinde, disiplin kurullarına katılan sendika temsilcisi, söz ve karar sahibi olarak, oylamaya katılmaktan yoksun kılınmaları mümkün değildir.

d)      ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN UCU AÇIK KILINMASI: Varolan DY’nin19 uncu maddesi, disiplin soruşturmasının başlatılması yetkisini; kamu görevinden çıkarma cezası dışındaki cezaları gerektiren disiplin suçlarının soruşturulması yetkisini, soruşturmaya yetkili amirin öğrenilmesinden başlayarak “bir ay”; kamu görevinden çıkarma cezasını gerektiren suçlar için de “altı ay” olarak ve bütün disiplin suçları için ceza verme yetkisini de “iki yıl” ile sınırlarken, Tasarının 53/C maddesi ile bu süreler, bütün suçlar için soruşturma yetkisini “altı ay”a çıkartmakta, ceza verme yetkisini, üniversite öğretim mesleğinden çıkarma ceza yetkisini “altı yıla” genişletmektedir.

Burada yasa tasarısı sunucusunun özensizliğini ele veren bir saptamada bulunmak isterim. Maddenin üçüncü fıkrasında “Bilimsel bir eserin akademik atama ve terfilerde kullanılması yada kısmen veya tamamen yeniden yayımlanması halinde ikinci fıkrada belirtilen zamanaşımı süreleri(6 yıl) yeniden işlemeye başlar ”denilmektedir. Böylece bilimsel bir eser yada yayım yapmanın sürekli disiplin işlemine konu kılınması,sanırım ki, dünyanın da, evrenin de hiçbir yerinde, süregiden suça dönüştürülmesi akla ziyan olarak değerlendirilir.

Anayasal güvence altında görev yapan öğretim elemanları, zamanaşımı açısından, ucu açık hale getirilerek, sürekli disiplin baskısı altına alınmak istenirken, böyle bir güvenceden yoksun ve 657 S.Yasaya bağlı olarak çalışanlar için oluşturulan zamanaşımı daha ehveni şerdir. 657 S.Yasanın 127 inci maddesini buraya aktarıyorum:(Değişik: 12/5/1982 - 2670/33 md.)Bu Kanunun 125 inci maddesinde sayılan fiil ve halleri işleyenler hakkında, bu fiil ve hallerin işlendiğinin öğrenildiği tarihten itibaren;
1) Uyarma, kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında bir ay içinde disiplin soruşturmasına,
                   2) Memurluktan çıkarma cezasında altı ay içinde disiplin kovuşturmasına,

         Başlanmadığı takdirde disiplin cezası verme yetkisi zamanaşımına uğrar.

Disiplin cezasını gerektiren fiil ve hallerin işlendiği tarihten itibaren nihayet iki yıl içinde disiplin cezası verilmediği takdirde ceza verme yetkisi zamanaşımına uğrar”.

Bir başka çarpıklık ve yargı kararlarını dolanmak, 53/C maddesinin dördüncü fıkrasında yasalaştırılmak istenmektedir. Madde düzenlemesi ; “ disiplin cezasının yargı kararıyla iptal edilmesi halinde, kararın idareye ulaştığı tarihten itibaren kalan zamanaşımı
(2 - 6 yıl yada sürekli) süresi içerisinde, zamanaşımı süresinin dolması veya üç aydan daha az süre kalması halinde, en geç üç ay içerisinde, karar gerekçesi dikkate alınarak yeniden disiplin cezası tesis edilebilir” denilmektedir. Yani, yargı sizi aklasa ve verilen disiplin cezasını hukuka ve yasaya uyarlı görmese ve mahkum etse bile, disiplin amirinin, süper savcı-yargıç YÖK Başkanı ile YÖK-YDK’dan yakanızı kurtarmanızın önü kapatılmak, yargı kararı uygulanamaz kılınmaktadır. İşin ilginç yanı, Tasarının, bir önceki fıkrada belirlediği soruşturma yetkisi ile ceza verme yetkisinin sınırları, dördüncü fıkra ile ortadan kaldırılmaktadır.

Zamanaşımı, şüpheliler hakkında disiplin silahının sürekli kılınmamasını ve eğer  gerçekte bir disiplin cezasına konu suç işlenmiş ise, bunun tez elden soruşturularak,gerçeğin en kısa zamanda ortaya çıkartılmasını sağlamaktır. Bu nedenle işin savsaklanmaması ve çalışanlar üzerinde demoklasin kılıcı gibi sallandırılmaması amacını taşır. Tasarı ile getirilmek istenilen düzenleme bunun tam tersini gerçekleştirmek amacına yönelik olup, akademiya dünyasının biatının sürekliliğine dönüktür.


SONUÇ VE ÖNERİLER:

1.       TASARI GERİ ÇEKİLMELİ, 4688 SAYILI  “KAMU GÖREVLİLERİ SENDİKALARI VE TOPLU SÖZLEŞME YASASI” VE “KAMU GÖREVLİLERİ HAKEM KARARLARI” UYARINCA, 53 ÜNCÜ MADDENİN YENİDEN YAZILIMI, TARAFLARIN, SENDİKA, MESLEK ODALARI VE YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARINDAKİ ÖĞRETİM ELEMANLARI DERNEKLERİNİN TEMSİLCİLERİNİN KATILIMI İLE GERÇEKLEŞTİRİLMELİDİR.
2.       12 EYLÜL 1980’NİN BASKICI, YILDIRICI VE TASFİYE ANLAYIŞINI DAHA DA PEKİŞTİREN BU TASARI GERİ ÇEKİLMELİDİR.
3.       YASAKÇI VE CEZALANDIRICI YAKLAŞIM YERİNE “ORTAK ÇALIŞMA VE ÜRETME ORTAMININ” GELİŞTİRİLMESİ YAKLAŞIMI BASKIN OLMALIDIR.

EĞİTİM-SEN OLARAK BİZLER, BU YOLDAKİ ARAYIŞLARA DESTEK VERMEYE HAZIR OLDUĞUMUZU BİLDİRİRİZ.

Prof.Dr.Mustafa Altıntaş

30 Mart 2016 Çarşamba

ÜNİVERSİTEDEN BAKIŞ
Prof.Dr.Mustafa Altıntaş

ÜNİVERSİTENİN SEFALETİ, YÖK’NUN KORSANLIĞI

Faşist yönetimlerinin kırmızı çizgilerinden başta geleni bilim insanları ile bilim kurumlarıdır. Bilim insanlarını teslim almak ve bunu beceremeyince de tasfiye etmek, bilim kurumlarını da bilim üretir konumundan çıkartarak, kendi kör ve acımasız yargılarını geçerli kıldırıcı merkeze  dönüştürmek, başlıca yöntemlerindendir. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri faşist darbelerin ilk kapısını çaldıkları ve çatısını çökerttikleri kurum üniversiteler ve mesleklerinden kopartılanları ise üniversite öğretim üyeleri olmuşlardır. 

Türkiye siyasal yaşamında ikinci bir “12 Eylül”, 2010’da gerçekleştirilmiştir. Yapılan Anayasa değişikliği ile, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin tüm kalelerine AKP bayrağı çekilerek teslim alınmıştır. Bu teslimiyetin pekiştirilmesi ve güçlendirilmesi, 10 Ağustos 2013’de Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında gerçekleştirilmiştir. Teslim alınan kurumlardan birisi de YÖK ve üniversite olmuştur. Böyle bir eylemin altında yatan temel amaç ise, tüm eğitim-öğretim düzeneğimizin ve bu arada yükseköğretimin  “kinci ve dinci  kuşaklar” yetiştirici fidelikler olarak tasarlanması ve bunun uygulamaya sokulmasıdır.Bunun örneklerini sizinle paylaşmak isterim.

Üniversite kadrolarının  ne denli sefillik içinde olduğuna ilişkin tek bir örnek vereceğim. Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Bülent Arı’dan söz edeceğimi kestirmişsinizdir. Bu Bülent’in adının belleğinize kazınmasını istemekteyim. Öneminden değil, bilimsel erkinden, bilgisinin derinliğinden değil, zararının önlenmesi gerektiğindendir.

Bu Bülent, katıldığı bir tv yayınında, “okuma oranı arttıkça kendisini afakanların bastığını,ve cahil, okumamış halka daha çok güvendiğini, ülkeyi ayakta tutacak olanların okumamış cahil halk olduğunu, Türkiye'nin en tehlikeli kesiminin okumuş kesim olduğu”  benzeri inciler serpip,zırvalar saçtı.  Bu saçmalıkları önce toplumla kafa bulma olarak yorumladım. Ancak, programı yeniden izlediğimde ise, cehaleti kutsayan, akıl ve bilimi yere batıran bu adamın tam bir “diplomalı cahil ve zavallı ” olduğu sonucuna vardım. Eğer bu Bülent’in söylediklerini ciddiye alırsak ve elindeki diplomalar, o’nu, Türkiye için en tehlikeli olarak nitelendirdiği okumuş kesim arasına yerleştiriyorsa, tez elden “kafese kapatılarak” yada boynuna “dikkat,bu okumuş adamdır.Sizler için çok tehlikelidir, uzak durun” levhasının asılarak, toplumdan uzaklaştırılmasını önermekteyim. Övgülediği ve kutsadığı okumamış, öğrenim görmemiş ve cahillerden olmadığından anlayış ve sezgisini yitirmiş olan bu Bülent, “el şeyi ile gerdeğe girmenin” rahatlığı içinde, “Türkiye’nin geleceği ve gelecek kuşaklar için bizim gerekiyorsa ölmemiz gerekir” hamasetine sığınırken, asıl incisini ve ne mal olduğunu “Erdoğan giderse tam bir felaketle karşı karşıya kalırız" diyerek noktalamaktadır. İşte bu Bülent, günümüzde yaratılmaya çalışılan, “yeni üniversite öğretim elemanı” prototipidir ve yalnız değildir. Her geçen gün de, bu türlerin sayısı artmaktadır. Bu prototipin çoğaltılması için görevli kılınan YÖK ve üniversite rektörlükleri ise, Bülent türü sivrisineklerin üretildiği bataklık işlevini yürütmektedir.

YÖK, 1981’den bu yana geçen sürede, her siyasal iktidarın, daha doğrusu rejimin 35 yıldır “kırmızı çizgisi” olmuştur. İktidar olmazdan önceki yada iktidardan gitme sonrasındaki süreçte tüm siyasal partilerin ortadan kalkması yolunda ortak düşünce sahibi oldukları YÖK, siyasal iktidarlara göre, kendilerini YÖK ve üniversitelerin kapılarına bağlayan muktedirlerin emir ve komuta zincirine uyma becerisini(!) başardığından, günümüze kadar ömrünü uzatmıştır. YÖK, bir yanı ile cehaleti kutsayan yaratıkları üreten bataklık, öte yandan da bilime ,toplumuna, insanlığa ve yüzyılların çabası olan evrensel ilkelere,değerlere olan borcunu ödemeyi temel ilke gerçek bilim adamlarının canına okumak için şeytanın aklına gelmez kötülükleri üreten merkez olmuştur. Bunu önümüzdeki yazımda örnekleyeceğim.31.03.2016

24 Mart 2016 Perşembe

ÜNİVERSİTEDEN BAKIŞ
Prof.Dr.Mustafa Altıntaş

ORTADOĞUDAN AVRUPA’YA  ATLAYAN VEKALET SAVAŞI VE ATATÜRK
Her  haftaya  iki  kör terör saldırısını sığdırmaya başladık. 13 Mart’taki Ankara-Güven Parkta gerçekleştirilen ve TAK tarafından üstlenilen saldırıda yitirdiklerimizin sayısı 37’ye yükselirken, 19 Mart’ta, bu kez İstanbul İstiklal Caddesinde, yeni bir canlı bomba kendisini patlatarak, 4 yabancı konuğumuzun yaşamdan  kopartılmasına neden oldu. Cani bu kez İŞİD militanı olarak karşımıza çıktı. Beslenen karga, gözümüzü oymayı sürdürüyor. Ancak, kör terörün kurbanları, kargayı besleyenler olmayıp, yoksul halkımızın, belki de yaşamda tutunmalarının tek nedeni olan  kuzuları ve masum insanlar olmakta. Bu saldırılar olurken, güneydoğu bölgemizde yoğunluğunu yitirmiş olmakla birlikte kent-içi savaş ve can kayıpları sürmekte. Ve toplum, G.Dogudaki çatışmalarda can yitimini olagan karşılar duruma düşürülmüş gibi. Bundan daha da ürkütücü olan ise, yaralıların sayısı ve derinliği haber değeri bile taşımaz oldu. Sorumlular ise, büyük bir sorumsuzluk içinde, yeni öldürümler için başsağlığı ve kahrolsun çağrılarına yeni eklemeler yapmanın heyecanını yaşıyorlar. Akıllarına istifa denen bir kavramı hiç getirmiyorlar. İktidar ile muhalefetin tek buluşma yeri ise, o da sıkça olmamak üzere, “musalla taşı” olmakta. Belki de, kendilerinin bağışlanması için ellerini açıyor olmalılar.
Sorumluluk sandalyesinde oturtturulması gerekenler ise, devşirilen kalabalıklar önünde kükremiy duruyorlar. Son saldırılardan sonra Cumhurbaşkanı ve Başbakanın diline yerleşen sözcük, düşmanı belirgin kılınmayan “istiklal ve istikbal savaşı”. Bu kavramın önceki kullanımı ise, 17-25 Aralık  2013 yolsuzluk ve rüşvet  rezaletini örtbas edilmek için kullanılmıştı. Bu savaşın baş aktörlerinden ve bahşişini peşin veren Rıza Sarraf’ın ABD’de tutuklanması ise,gündeme bomba gibi düştü.
13-19 Mart’taki saldırıların neden olduğu kan ve gözyaşı dinmezken, haftanın ikinci günü, 22 Mart’ta ,terör bu kez AB’nin kalbi olan Brüksel’i  vurdu. 34 cana, 170 i aşkın insanın yaralanmasına neden olan saldırıyı IŞİD üstlendi. İstanbul-İstiklal Caddesi’ndeki canlı bombanın ise, IŞİD militanı olduğu açıklandı.
İki kör terörün arasına giren “Çanakkale Zaferi” ise, kimi soysuzlukların sergilenmesine neden oldu. Resmi kutlamalar ve demeçlerde, Çanakkale Zaferi’nin büyük komutanı M.Kemal’in adının geçmemesi için özel bir çabanın gösterilmesinden büyük bir utanç duydum. Demek ki soysuzluğun sonu yok. Bu soysuzluğun sahiplerine, M.Kemal Atatürk’ün Çanakkale’de toprağa düşen Anzaklar’ın annelerine 1934’de seslenişini ve bu seslenişe oğlunu Gelibolu’da  toprağa bırakmış Avustralyalı bir annenin yanıtını sunmak isterim : “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana,koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra,artık bizim evlatlarımız olmuşlardır”. “Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını, alicenap sözleriniz hafifletti. Gözyaşlarımız dindi. Bir ana olarak bana, bir güzelim teselli bahşetti. Yavrularımızın sonsuz uykularında, huzur içinde dinlendiklerinden hiç kuşkusuz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa bizler de kendilerine Ata demek istiyoruz. Çünkü, yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın sözleri gibi yüce, ilahi. Evlatlarımızı bir  baba gibi kucaklayan büyük Ata’yı tüm analar adına şükran, sevgi, saygıyla…”
Bundan 82 yıl önce yapılan bu sesleniş ve buna oğlunu Gelibolu’da yitirmiş bir annenin verdiği karşılık, günümüzde düşman üreterek, yoksul halkın çocuklarının yaşamdan kopartılmasına neden olanlara büyük bir ders içermektedir. Kanın kanla yıkanmayacağını, insan yüreğinin sevgi ile dolu olmasının, olası düşmanlıkların önünü kestiğini bundan daha iyi belgeleyecek kanıt bulunmamaktadır. Gelibolu’nun en sadık konukları, evlatlarını bu topraklarda bırakmış olanların yakınları, o topraklarda ikiyüzelli bin insanını yitirmiş bizler tarafından büyük bir hoşgörü konuk edilmektedir. Tek başına bu bile,sorunların barışa teslim edilmesi gerektiğini göstermektedir.24.03.2016





17 Mart 2016 Perşembe

ÜNİVERSİTEDEN BAKIŞ
Prof.Dr.Mustafa Altıntaş

103 + 29 + 37 = 169.BUNLAR SAYI DEĞİL,CANLARINA KIYDIKLARIMIZ!

Bu haftaki yazımı, kabul edilen 2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Yasası üzerinde durmak, TBMM tarafından “kamu gelirleri” kapsamında ülkede yerleşiklerin omuzlarına  yüklenen vergi, harç vb. ile, dağıtım konusu kılınan ödeneklerin,2016 yılı kamu ekonomisi açısından önceliklerini irdelemek istiyordum. Yanısıra kimilerinin “”ahlaksız-hukuksuz”, kimilerinin “kirli” sıfatlamasına konu kıldığı, Başbakan Davutoğlu’nun ise, “Kayserili Pazarlığı” yapmakla övündüğü “göçmen canı üzerinden”  sahnelenen ayıbı, utancı ve insanlıktan uzak antlaşmayı değerlendirecektim. Bana bu, ardılı olduklarını söyledikleri Özal’ın, Baba Bush ile birlikte Irak’a girme konusundaki “bir koyup,üç almayı” umduğu “at pazarlığını” çağrıştırdı.  Ancak, 13 Mart Pazar günü Ankara’nın göbeğinde patlatılan bombanın neden olduğu insan kıyımı, şimdilik 37 yurttaşı yaşamdan kopartırken, yüzü aşkın insanımızın da yaralanmasına neden olması, bilgisayar tuşlarındaki dolaşımımı değiştirtti. 

17 Şubat’ta, Devlet Merkezi denilen bölgede canlı bomba eliyle sergilenen vahşet ve Vandallığın üzerinden bir ay bile geçmeksizin,bu kez Ankara’nın merkezinde 37 canın yaşamdan kopartılmasını yaşadık. 10 Ekim 2015’de Ankara Garı önünde patlatılan ve 103  “barış ve demokrasi gönüllümüzü” aramızdan kopartan  canlı bombayı, 17 Şubat 2016’da “Devletin Merkezinde” 29 canımıza mal olan ve şimdi de, şimdilik 37 olarak duyurulan can kırımına neden olan Ankara’nın merkezinde gerçekleştirileni izledi. Güneydoğu kentlerinde,ilçelerinde,mahallelerindeki sürdürülen kirli ve toplumu daha derin kopmalara sürükleyen savaşın kayıplarını, travmalarını,şimdilik   bir yana bırakıyorum.Yani Ekim ayından 13 Mart’a kadar, yalnızca Ankara’da gerçekleştirilen ve önlenemeyen ve belki de önlenmek de istenmediği korkunç kuşkusunu yaratan üç saldırıda yaşamdan kopmalarını seyrettiğimiz, kimilerimizin alçakça sevinçlerine neden olan ve kefen sayısı arttıkça,toplumsal korku azdıkça bundan çıkar ve güç umanların avuçlarını ovuşturmalarına neden olan 169 insanımız, kendileri ile birlikte bizlerin de, yaşama sevincimizi,umutlarımızı ve birbirimize olan güvenimizi de birliklerinde toprağa taşıdılar.

Biz, Sonsöz Gazetesi çalışanları üç kurban verdik. Gazetemiz çalışanlarından sevgili Sevim Çınar, üç yakınını bu “insan kırımında yitirdi. 14 Mart günlü gazete manşetlerini taradığımda,en anlamlı ve işe yarayan başlığın, köşesinde yazmaktan kıvanç duyduğum  Sonsöz Gazetesi olduğunu gördüm. Genel Yayın Yönetmenimizin seçtiği başlık “Kim Hesap Verecek, Kim Hesap Soracak” tı.  Orhan Uğuroğlu, başlıkta yer verdiği çığlık ile,belki de bu insan kırımlarının sürüp gitmesinin nedeni, yani hesap verme sorumluluğundan yoksun iktidar ile, bu hesabı sorabilecek idrakten yoksun muhalefet gerçeğini gözlerimizin önüne seriyordu. Düştüğü yuvaları yakan,onların umutlarını da,yaşama sevinçlerini de mezara gömen bu saldırıların sürüp gitmesinin nedenini, bu başlıktan sonra aramaya gerek yok. Hesap verecek iktidarı ve hesap soracak muhalefeti yaratacak öfke ve direnci elbirliği gerçekleştiremezsek, giderek kan gölünde boğulmamız kaçınılmaz olacaktır.

13 Mart Saldırısı,üç şapkalı Cumhurbaşkanı tarafından “tüm millete,79 milyona yapılan saldırı”olarak tanımlandı. 17 Şubat saldırısı ise, olay yerinin Devlet Mahallesi olarak adlandırılması nedeni ile “Devlete saldırı” olarak nitelenmişti.10 Ekim saldırısına ad konulmamış, hatta siyasal iktidar yandaşları tarafından “oh olsun!” diye karşılanmıştı. Saldırı sonrası bir masa çevresine dizilen üç bakandan birisinin sırıtması tartışma konumuzu oluşturmuştu. Saldırıların yapıldığı yere,yaşamdan kopartılanların siyasal kimliklerine bağlı olarak yapılan farklı adlandırmalar, iktidar ve muhalefet yokluğunu ve sorumsuzluğunu daha da korkunçlaştırmaktadır.


Dikkatinizi çekmiştir.Ben yaşamdan kopartılan canlar için,onların yakınlarına başsağlığı dilemedim. Yine ben teröre de,teröriste de “kahrolsun” falan da demiyor,lanet  de okumuyorum. Bunların ne kadar anlamsız ve içinin boş olduğunun ve biz sorumluların sürekli döker gibi yaptıkları “timsahın gözyaşları” olduğunun ayırdında olduğum gibi, günah çıkartmanın un ucuz olmasındandır. Ben, yaşamdan kopartılan insanlarımızdan,onların yakınlarından bizleri bağışlamalarını ve artık taşımakta zorlandığımız haklarını helal etmemelerini ve bizlerin yakalarından ellerini çekmemelerini istiyorum. Tabutlar başında alınan, canını aldıklarımızdan bir de  “helallik” istenmesi soytarılığından da vazgeçilerek, onların çaldığımız yaşamları için af dilenmesini öneriyorum.17.03.2016

15 Mart 2016 Salı

13 Mart Ankara-Güven Park Saldırısı; 39 ölü var.Çoğu sıradan yurttaş.Artık lanet okumanın da, başsağlığı dilemenin de bir anlamı yok. Görevimizi yapıyormuşçasına bir duygu için, sıramızı savmak için bunları yineleyip duruyoruz. Fevzioğlu gibi "Korkmuyoruz, bir gider bin geliriz" diye saçmalamakta istemiyorum. Sözünün eri ise, bin gelenleri getirmek için, gidenlerden birisi de kendisi olsun diyorum. Ateş.,düştüğü yuvaları yakıyor, ana-baba,eş ve kardeşlerin geleceğe ilişkin umutlarını da karartıyor Bir İngiliz ise, kendi yurttaşlarına "Biz Ankara'yız" diyebilecek misiniz diye soruyor. Bu da haksız bir istek. Çünkü, eğer bizler, yani 78 milyon insan, siyasal partileri ile, sendikaları ile, odaları ile, demokratik olan -olmayan kitle örgütleri ile, gönüllü-gönülsüz kuruluşları ile bu vandallıklar karşısında ayağa kalkmıyor isek, milyonlar olarak alanları dolduramıyor isek, söylediğimiz her söz, yaptığımız her dilek palavradan öte bir anlam taşımaz ve günahlarımızı çıkartmaya da yetmez. Ölümlerden siyasal ve ekonomik rant devşirmek isteyenlerin cirit attığı bir ortamda da "elin oğlundan" kendimiz için yas tutmasını bekleyemeyiz. 5 Haziran,20 Temmuz,10 Ekim,17 Şubat ve şimdi 13 Mart için bile bir araya gelemeyen toplumu bu duruma düşürenlere, manyaklaştıranlara, ve kefen üzerinden geçinenlere karşı eylemli bir direniş sergileyip, öncelikle de bu cinayetleri göz göre göre önlemeyenlerin, ABD B.Elçiliğinin istihbaratını değerlendiremeyenlerin işgal ettikleri koltuklarını bıraktırıcı bir kitlesel ve yığınsal davranış içine girmemiz gerekmektedir. Yoksa, bu şimdiler başkalarının yuvalarını yakan ateşin, bizlerin evini de sarmaması için bir neden yok. Yaşamdan kopartılanlardan ve onların ana-baba,eş-dostlarından bizleri bağışlamalarını diliyorum.Bu ayıplardan her birimizin derece derece sorumluluğu bulunmaktadır.
Suçlu ayağa kalk(Bu Alıntı Oğuz Oyan'dan yapılmıştır)
Bildik korolar yeniden sahnede: "Terörü şiddetle lanetliyoruz". İktidar sorumluluğunu paylaşmayanların bile bu kadarıyla yetinmesi artık hoş görülemez. Peki ya iktidardakilerin?
Tayyip Bey şunları da eklemiş: "Vatandaşlarımız endişe etmesin, meşru müdafaa hakkı kullanılacak, terör dize getirilecek"!  Endişe etmemesi gerekenler hangi vatandaşlar? Son beş ayda sadece Ankara'da yitirdiğimiz 168 can mı? Uzuvlarını, akıl sağlıklarını, geleceklerini yitiren yüzlercesi mi? Yoksa onların yakınları olan binlercesi mi? Sokağa çıkmaya, kalabalık yerlere gitmeye korkar hale gelen milyonlarcası mı? Peki "meşru müdafaa" dediğin gidip bir yerleri bombalamaksa, bu zaten defalarca yapılmadı mı; sorun çözüldü mü? "Terörü dize getirmek" dediğinde, sanki tek amacı "terör" olan yapılar mı var? Terör/şiddet sadece bir araç; ancak bunun nedenlerini ortadan kaldırdığında şiddete başvurma biter.  Zaten "dize getirebilsen", "meşru müdafaa" sorunun olmazdı. (Kaldı ki, "meşru müdafaa" bir siyasi eşite, örneğin bir başka devlete karşı olabilir; "terör örgütü" dediğini eşitin mi sayıyorsun?).
Peki ama can güvenliğini ülkenin birinci sorunu haline getiren AKP iktidarlarının sorumlulukları hiç halkın baş gündemi yapılamayacak mı?
Ortalığa saçılan medya yorumcularının niteliğine bakılırsa iktidarın korunma zırhı hala kalın. Kimisinin aklı daha fazlasına ermediğinden, kimisi etliye sütlüye karışmadan "güvenlik uzmanı" mesleğinden ekmek yediğinden, kimisinin siyaseten işine öyle geldiğinden, kimisi üzerine gelebilecek dolaysız/dolaylı sorumluluklardan kurtulmak istediğinden vs., yüzeydeki konularla toplumu oyalamaya heveslenen pek çok. Gerçek nedensellik bağlantılarının sorgulanması bir yana, bunların zihinlerde bir ışık çakmasını engellemek için her türlü perdeleme çabası mubah.  İktidarın medyası bunun için var. Dize getirilmiş merkez medya bugünler için oluşturuldu.
İşte bu nedenle, "terörü başımıza musallat edenleri lanetliyoruz" sözünü, "iktidar sorumlularını topluca istifaya davet ediyoruz" çağrısını bu çevrelerden duyamazsınız.
Ama bu çağrının dalga dalga topluma maledilmesi artık bugünün en öncelikli görevi. Şimdi özellikle anamuhalefetin kararlı olma zamanı. Artık içi boş bir "zor zamanlarda birlik olma" gösterisinin, "durumu istismar ediyor gözükmeme" ürkekliğinin, "Hükümete her türlü desteği vermeye hazırız, yeter ki terör bitsin" naifliğinin zamanı değil. Ülkeyi, cihatçı ve etnik milliyetçi hareketlerin ve bunları da kullanabilen güçlerin hedef tahtası durumuna getiren bir iktidara destek vererek neyi bitirebilirsiniz? Kendisi de mezhepçi-şeriatçı akıldan beslenen, Ortadoğu politikalarını bunun üzerine inşa eden, kendi ülkesindeki Cumhuriyetçi rejime savaş açan ve amaçlarına ulaşmak için yargı kumpasları da dahil her türlü yolu pervasızca ve acımasızca kullanabilen bir iktidar türü, bizatihi sorunun kaynağı değil midir?
CHP, ülkeyi yönetemediğini zaten söylediği, hatta bazen alçak perdeden "gereğini yapmaya" davet ettiği bu iktidarın artık çekilmesi gerektiğini güçlü bir sesle, aktif bir örgütlenmeyle toplumun meselesi haline getirmek zorundadır. AKP'yi siyaseten bitirmek için daha fazla zaman yitirmemek zorundadır.
Çünkü, sorunların çözümünün artık AKP'siz bir iktidar oluşturmaktan başka çaresi kalmamıştır. AKP kendini bitirirken ülkeyi de bitirmektedir. Topluma sürekli yalan söyleyen, bir dediğini ertesi gün inkar eden, komşuları başta olmak üzere yedi düvelle kavgalı olan, ülkenin siyasi itibarını yerle bir eden, ekonomik çıkarlarına onulmaz zararlar veren, basiretsiz Ortadoğu politikalarıyla Suriye'de rejim yıkıcılığı yapan (Irak'taki yıkıcılığa katılamadığı için hayıflanan), bunun sonucunda ülkenin mülteci dalgalarının ve cihatçı örgütlerin şiddet uygulamalarının sahnesi olmasına yol açan, Kürt siyasi hareketine tutamayacağı sözler verir ve fiili bölgesel güç olmasına göz yumarken birdenbire iç seçim kaygılarıyla faz değiştirerek yaptığı hatanın bedelini tüm topluma ödetmeye başlayan, Anayasanın 6. maddesini çiğneyerek egemenliği "paralel" güçlerle paylaşmış olan bu iktidar sürekli olarak Yüce Divanlık suçlar işlemektedir. Bu nedenle de içerde otoriter bir rejim inşasını hızlandırmaktadır. Sebep olduğu şiddet sarmalını bu inşa sürecinin bir gerekçesi olarak da kullanmaktadır.
Çünkü otokrasiye yönelmeye kendilerini mecbur hissedenler bilirler ki, "Cumhurbaşkanı vatana ihanetten başka bir suçla suçlanamaz" ifadesinin aslında Anayasanın 105. maddesinde yeri yoktur. Hiçbir Cumhurbaşkanı, cinayet, hırsızlık, rüşvet gibi suçları işleme özgürlüğüne sahip değildir. Kaldı ki, vatana ihanet suçlamalarına esas teşkil edebilecek fiiller de birikmektedir.