21 Temmuz 2016 Perşembe

ÜNİVERSİTEDEN BAKIŞ
Prof.Dr.Mustafa Altıntaş

KADROLAŞMAYI VE MUHALEFETİ DE BECEREMEYEN KILIÇDAROĞLU’NUN CHP’Sİ

Geçen haftaki yazımdan bu yana, Türkiye’ye yönelik IŞİD kökenli saldırılar sürmekte. Önce İstanbul-Sultanahmet’te gerçekleştirilen canlı bomba ve arkasından Kilis’e yönelik roket saldırısı, yerli-yabancı tanımadan can almayı sürdürüyor.Düşmanlaştırdığınız kankanıza yönelik olarak vekalet verdiklerinizin desteğin, Eylül 2001’de ABD örneğinde olduğu gibi, size yönelmesi,üstü örtülmesi gereken bir suçun çaresizliğini bizlere yaşatmakta. Tam bu sırada,”Barış İçin Akademisyenler”in “suç ortağı olmamak için yaptıkları barışa çağrı bildirisi”, özellikle 12 Eylül 2010’daki Anayasa değişikliği sonrasında muktedirlerin azgınlaşan “düşman yaratarak” toplumu kendi çevresinde konsolide etmenin ve İŞİD saldırılarını gündemden düşürmenin fırsatına dönüştürüldü. Barış İçin Akademisyenler’e yönelik olarak başlatılan “cadı avı”, IŞİD saldırılarının  karartılmasına yetmemiş olacak ki, CHP Genel Başkanı’nın 35inci Kurultay konuşmasındaki kimi değerlendirme ve saptamalar, bu kez Kılıçdaroğlu üzerinden, hem savcılık ve hem de RTE tarafından, “yeni bir düşman” yaratılmasına aracı olarak coşkuyla(!) karşılandı. Kişisel çıkar, ikbal ve istikbaliniz ile kin ve intikam duygularınız eksenli olarak yarattığınız her düşman ve dostun, bumerang gibi kendinizi vuracağını akıldan çıkartmamanın büyük yararı vardır. Hele kumarı, analarının kuzularının kanları ve canları ile onların kefenleri üzerinden yapma hovardalığının toplumsal faturasının ağırlığı giderek artmaktadır.Bundan sakınmanın ve tez elden kişisel/grupsal ikbal ve istikbal ile, kin ve intikam duygularının frenlenmesinde, gem vurulmasında buyuk ve tarihsel bir gereklilik bulunmaktadır.Gelelim, geçen hafta sonu,35nci Olagan Kurultay’ını yapan Y-CHP üzerindeki, bu haftaya ertelediğim değerlendirmeye.

Çok partili sisteme geçtikten sonra, ender ve kısa süreli bulunduğu iktidarda muktedir ve kalıcı olamayan CHP, Kılıçdaroğlu ve ekibi eli ile, muhalefeti bile becerememe konumuna itelenmiş bulunmaktadır. Sergilenen beceriksizliği, daha gerilere gitmeksizin 7 Haziran 2015’de yapılan seçim sonrasındaki gelişmeler ile örneklemek isterim. 2012 seçimlerinden sonra, TBMM Başkanını sürekli olarak tek başına belirleyen, AKP,7 Haziran 2015 seçiminde bu olanağı yitirmiş, muhalefet 13 yıl sonra,kendi içinden, bir Başkan belirleme fırsatını ele geçirmişti. Y-CHP/Kılıçdaroğlu ana muhalefet olmanın gerektirdiği bu süreci yönetememiş, TBMM Başkanlığını, yeniden AKP’ne armağan etmiştir. Kılıçdaroğlu ve ekibi, ortak bir hükümet oluşturma konusunda da üzerine düşen görevi yapamamış, kendisine verilmeyen başbakanlık görevini, yine basın aracılığı ile Bahçeli’ye armağan etmiş ve ancak ret yanıtını almıştır. Kılıçdaroğlu ve ekibi, hükümet kurmamakla görevli AKP ekibi ile, birbirlerini keşfediş görüşmeleri ile, kamuoyunu oyalamayı başarmışlar(!) ve RTE’nun tuzağına düşerek, muhalefetin kazandığı seçimi yinelemesine katkıda bulunmuştur. Daha da kötüsü, Kılıçdaroğlu ve ekibi, Anayasal görevi ve hakkı olan “Seçim Hükümeti”nde yer almayı da ret ederek, alanı tümü ile AKP’ye terk etmiştir. Ve AKP’nin tek başına iktidara gelmesinin taşlarını döşemiştir. “Çatışmasızlık” döneminde sürdürülen çözüm sürecini, trafik polisliğine soyunarak, TBMM’ne yöneltme söyleminin ötesine geçememiştir.

Devşirilmiş kadrosu ile “karmaşık takım” görüntüsü veren Y-CHP, 7 Haziran seçim sonrasını yönetememesi,Kasım seçimleri sonrasındaki yeniden üstlendiği ana muhalefet sorumluluğunu da üstlenemeyeceğine ilişkin kimi ip uçları vermeye başladı. Bu savımı kanıtlayıcı örnekleri, parti içi çekişme yada söylem çeşitliliğinden örneklemeyeceğim. Bunlar için örneklerimi, Kılıçdaroğlu’nun iki değerlendirmesi ve AKP’den ihraç edilecek kurucularından Yakış’tan örnekleyeceğim.


Kılıçdaroğlu,yeni yıl nedeni ile yazdığı yazısında, ülkenin bir bölgesinde cephe-sokak savaşı derinleşir, IŞİD saldırıları giderek tırmanırken, sanki Türkiye’de yaşamıyormuş, uzaydan Ankara’ya inmiş bir garip yaratık  gibi “Türkiye’nin üzerindeki kara bulutlar dağılacak” diyerek, Polyannacılık sergileyebilmektedir. Muhalefeti bile başaramayacağının bir başka örneği ise, 30 Aralık’ta Başbakan ile yaptığı görüşmede öne çıkanı “12 Eylül’ün izleri silinecek”diye sunmasıdır. Ufkun ötesini görerek bugünün sorunlarını çözümlemek uğraşı vermesi gerekenlerin, üzerinden 36 yıl geçmiş 1980’nin 12 Eylül ile hesaplaşmayı öne çıkarması ve günümüzün ve geleceğimizin sorunlarını, 36 yıl önceki darbeye havale etmek kolaycılığı ve hayali batağına gömüldüğünü göstermektedir. Oysa ki, günümüzde yaşanan siyasal ve rejim bunalımının kökeninde 1980’nden daha çok, 2010 12 Eylülü’nün var olduğunu görme körlüğüne düştüğünün kanıtlarından birisidir.23üncü dönemde sahnelenen anayasayı değiştirme oyunundan, 7 Haziran sonrası “hükümet nasıl kurulmaz”  tiyatrosundan sonra, varolan Anayasayı, yasaları, etik değerleri, ettikleri yemini bile büyük zevk ve iştahla ayaklarının altına alanlarla, “ özürlükçü demokrasi anayasasını” başaracağını umarak yola çıkmak, öncelikle CHP tabanının aklı ile alay etmenin ötesinde bir anlam taşımamaktadır. Asgari demokratlık, kendinize yöneltilmesini istemediklerinizin, başkalarına yapılmasına karşı çıkmayı gerektirirken, CHP Yönetimi, demokrasinin onsuz olunmazı olan siyasal partilerden HDP’nin gayrimeşru konuma düşürülmesine sessizce onay vermektedir. Anamuhalefet Partisi görev ve sorumluluğunu üstlenen CHP Başkanı, laiklik konusunda da, AKP Hükümetlerinde Dışişleri Bakanlığı yapmış kurucusu  Yakış kadar bile duyarlılık gösterememekte, din kurallarının ana rahminden başlayarak, mezara kadar olan tüm alanlarını kapsar boyuta erişmesine de seyircilik etmektedir. Son söz olarak, iktidarları muhalefet yaratır. Bu nedenle, iktidarın olumsuzluklarından, yarattığı toplumsal, siyasal ve ekonomik zararlardan, onu iktidarda sürekli kılan CHP liderliğinin de büyük sorumluluğu bulunmaktadır.21.01.2016
İçinde yer aldığım "ÖNCE DEMOKRASİ GİRİŞİMİ" adı altında toplanan 237 insan tarafından,19,07.2016  günü yayımlanan  "Darbe Girişimini Lanetliyoruz; Anayasa Kurumlarını Hukuk Devletinin Gereklerine Saygıya Çağırıyoruz"başlıklı bildiri: 

1.    Askeri darbe girişimini açık ve kesin bir dille lanetliyoruz.
 
2.    Darbe girişimi nedeniyle yaşamını yitirenleri saygı ile anarken, yakınlarının derin acısını paylaşıyoruz.
 
3.    Türkiye’de bundan böyle askeri darbe girişiminin yapılamaması için gerekli önlemler acilen alınmalıdır. Anayasa’nın 98’inci maddesi uyarınca hemen bir ARAŞTIRMA KOMİSYONU kurulmalı, etkili bir araştırma sonucunda ulaşılan sonuçlar kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Görevde ihmalde bulunanlar istifa etmeli, sorumluluk mekanizmaları çalıştırılmalıdır.
 
4.    Alınacak tüm önlemler, HUKUK DEVLETİ eksenine dayanmalıdır.
 
5.    Darbe girişiminin engellenmesi ardından yaptırım mekanizması, Anayasa’nın ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin amir hükümlerine saygı gözetilerek işletilmelidir.
 
6.    Arama, yakalama ve gözaltı işlemleri, bu çerçevede yürütülmeli; soruşturma aşamasında haklarında suç isnadında bulunulan kişilere, MASUMİYET KARİNESİNE aykırı şekilde "suçlu" gibi muamele edilmemelidir.
 
7.    Tutuklama, yargı kararı ile gerçekleşen istisnai bir işlemdir. Adalet Bakanı, yargı organlarını etkilemekten kaçınmalıdır.
 
8.    İşkence, kötü ve aşağılayıcı muamele, “İNSANLIK SUÇU” dur. Darbe girişimini izleyen gün basına yansıyan fotoğraflar, Anayasa'yı askıya almaya çalıştıkları iddia edilen kişilere Anayasa'nın 17'nci maddesine aykırı muamele edildiğini göstermiştir.
 
9.    Adil yargılama gereklerine titizlikle uyulmalıdır.
 
10.  Askeri hiyerarşik yapı gereği, darbe girişimine karışan askerlere kolektif işlem yapılmamalı; özelikle düşük rütbeli askerlere yönelik soruşturmalarda Anayasa'nın "KANUNSUZ EMİR" başlıklı md. 137/son’da işaret edilen istisnalar dikkate alınmalıdır.
 
11.  İnsan hakları hukuku gereği, “ÖLÜM CEZASI” geri getirilemez; getirilse dahi geçmişe dönük olarak uygulanamaz.
 
12.  Kitleler, sürekli şiddeti tahrik edici şekilde sokağa çağrılmamalı; kaba güç kullanımını özendirici nefret söyleminden kaçınılmalıdır. Sokakta suç işlenmesine izin verilmemeli. Suça karışanlar hakkında derhal ETKİLİ SORUŞTURMA başlatılmalı, hızlı, bağımsız ve etkili bir soruşturma sonucuna tespit edilen suçlulara karşı caydırıcı cezalar verilmelidir.
 
13.  Türkiye’nin uluslararası toplum önündeki HUKUK VE DEMOKRASİ sınavında başarılı olmasının ilk şartı, yasama, yürütme ve yargı organlarının, Anayasa’ya ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ile hukukun genel ilkelerine saygı konusunda görüş birliğinde olmasıdır.
 
14.  Anayasa'ya eylemli şekilde aykırı hareket edenler, Anayasal düzene karşı kalkışmalara zemin hazırlamaktadırlar: ANAYASA'YI ASKIYA ALMAYA ÇALIŞANLARA KARŞI ANAYASA'YA AYKIRI TEDBİRLERİN UYGULANMASI ÇELİŞKİDİR. ANAYASA YÜRÜRLÜKTEDİR! SUÇLA MÜCADELE, İNSAN HAKLARINA DAYANAN, DEMOKRATİK, LAİK, SOSYAL HUKUK DEVLETİNE UYGUN ŞEKİLDE GERÇEKLEŞTİRİLMELİDİR! Bu nedenle, darbeye karşı tavır ve eylemler, dini politikaya alet etmeyi meşru ve haklı kılamaz.
 
15.  SONUÇ OLARAK; darbeye ve darbeci yaklaşıma kesinlikle karşı olduğumuzu yinelerken; darbe girişimi bahane edilerek sivil ve seçilmiş makamların da darbe hukuku uygulamasına, Anayasa’nın ve özellikle İNSAN HAKLARI alanındaki bağlayıcı uluslararası yükümlülüklerimizin askıya alınmasına da karşı olduğumuzu,


KAMUOYUNA SAYGI İLE DUYURURUZ.

20 Temmuz 2016 Çarşamba

MİNE SÖĞÜT,CUMHURİYET,20.07.2016

Allah seni bilhassa okumuşların şerrinden korusun gerçekten. Okumuş ve okuduğunu doğru anlamış insan tehlikelidir. 
Gelip sana tarih boyunca kayda geçen tüm yaradılış efsanelerinden dem vurup tanrı olgusunun evrimi üzerine akılcı ve bilimsel felsefi nutuklar atabilir. 
Metafizik nedir, mantık nedir, rasyonel nedir irrasyonel nedir, didik didik edebilir. 
Ondan kork sahiden. 
Konuşmasına izin verir, dediklerini dinlersen şüpheyle tanışırsın. 
Nevrin döner, dünyan ayağının altından kayar gider. 
Okumuş sana tutar iki laf eder, varlığın anlamsızlaşır; boşluğa düşersin, orada bir başına bitersin. 
İlahi bir sorumluya havale ettiğin tüm meseleleri gökyüzünden indirir, o dar ve cılız omuzlarına öyle bir yıkar ki, kendi insanlığının altında ezilir gidersin. 
Sana insanın evriminden bir bahseder, şapkan uçar. 
DNA der, genetik bilim der, biyolojik çeşitlilik içinde insanın yeri şudur budur der, dengeni yitirirsin. 
“Hadi soyut meseleleri boş ver” der; “Sana biraz bugünden, somut meselelerden demokrasiden, hak ve özgürlüklerden, örgütlenmenin öneminden bahsedeyim” diye yükselir. 
Emek sömürüsünden girer; sendikal haklardan çıkar; kapitalizmin sana aklını nasıl yedirdiğini bir bir örnekler. 
Seyretmelere doyamadığın reklamlara, dizilere, haberlere, şovlara bir ton laf eder; 
Tükettiğinden çok üreten ve bu vesileyle bizzat yarattığı artı değer tarafından hızla değersizleşen insanın acizliğindeki hatalara parmak basar. 
Sen tut o parmağı o an dibinden kopar. 
Yoksa aklın şaşar, yoldan çıkarsın. 
Her şeyi sorgularsın. 
İçtiğin kansorejen kola, yediğin GDO’lu mısır falan hep boğazına dizilir. 
Seni önce hasta eden sonra da çok pahalı yöntemlerle tedavi eden sağlık sektörünün al takke ver külah dolaplarına bindirir, başını döndürür. 
Yeme” der “O pis şeyleri; televizyon seyretme, kendine güven, patronuna başını eğme, hakkını istemeyi bil, soru sor, kendini ifade et, diren”
“Kadın hakları” der, “İnsan hakları” hatta “Hayvan hakları” der. 
Seni şapşala döndürür o bilmişliğiyle. 
Hatta “Devlet ne ki” der. “Sana hizmet etmesi gerekirken başına bela kesiliyor. 
İşini göreceği yerde işini bitiriyor.” 
“Takma artık şu kalpazan devletleri” der. 
“Tüm devletler savaş ekonomisi diye kirli bir pazara kurmuş tezgâhını, halkları birbirine düşürüp kodamanların cebini doldurmaya yarıyorlar. Birbirleriyle işbirliği yapıp toprağın üstünü, altını hatta gökyüzünü ve uzayı bile kapışıyorlar”. 
Hızını alamaz, “Sınır ne ayol” der, sana.
Üçüncü cinslerden, dördüncü, beşinci cinslerden, cinsel özgürlüklerden falan bahseder. 
Aklını alır valla. Tercihlerinden şüpheye düşersin. 
Bırak” der güneşi “içeri girsin”
Okumuşun şerri fenadır, yamandır, şeytandır. 
Seni insanlığından utandırır, uykundan fena uyandırır. 
O yüzden şimdi al sopayı çık dışarı. 
Gördüğün ne kadar okumuş varsa saldır üstlerine. 
Hatta becerebilirsen sallandır birkaç tanesini meydanlarda. 
Bak bakalım geri kalan okumuşlar bir daha ağızlarını açabiliyorlar mı? 
Sana bilimden, felsefeden, zamanın ve mekânın sonsuzluğundan, değerlerin göreceliğinden, uygarlık tarihinden, ütopyalardan bahsedebiliyorlar mı? 
Hâlâ “Dünya tepsi gibi düz değil yuvarlaktır ve öküzün boynuzları üzerinde değil sonsuz boşlukta durmaktadır” diye inat edebiliyorlar mı? 
Okumuşun şerrinden kork! 
Ve onu gördüğün yerde taşla, tüfekle, küfürle, tehditle, elinde o an ne varsa, tüm gücünle sindir. 
Şiddet okumuşun panzehiridir. 
Muhtaç olduğun kudret; 
Sana her türlü ruhsatı tanıyan gözü dönmüş iktidarın korkunç niyetinde alenidir.

9 Haziran 2016 Perşembe

YÖK-YDK BAŞKANLIĞINA
BİLKENT / ANKARA

4 Mayıs 2016 günlü YÖK-YDK toplantısında temsilcisi olduğum Eğitim-Sen Üyesi Çukurova Üniversitesi FEF Arkoloji Bölümü öğretim üyelerinden Yrd.Doç.Dr.Serdar Girginer tarafından, kurumunca verilen disiplin cezasına ilişkin itirazı görüşülmüş ve dosyanın, soruşturmanın eksik ve yetersiz olması nedeni ile, ÇÜ Rektörlüğüne geri gönderilmesine karar verilmişti.

Görüşmenin tamamlanmasından sonra, karar özetini içeren tutanağın imzaya açılmasını ve imzamı da taşıyacak karar özetinin tarafıma verilmesini istemiştim. Ancak, YÖK-YDK Başkanı Sayın Saraç, bu istemimi ret etmiş ve karar özeti tutanağının tutulmayacağını ve tarafıma bir örneğinin verilmeyeceğini bildirmesi üzerine, toplantı salonundan ayrılmıştım.

Başkan Saraç, bu eylem ve kararına dayanak olarak, AYM’nin 2547 S.Yasanın 53/b maddesini iptal etmesinden ve bu iptal kararından sonra, bu maddeye dayalı olarak çıkartılan DY ile,disiplin amir ve kurullarının yoklukla sakatlandığına ilişkin idare mahkemeleri ile Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu kararları doğrultusunda yaptığım durum saptamasını gerekçe olarak göstermiştir. Bu yalnız benim savım değildir. Bakanlar Kurulu tarafından TBMM Başkanlığına,en sonu 20.05.2016 günlü sunulan Tasarının gerekçesinde de şu biçimde yer almaktadır: “…657 Sayılı Kanunun 1 nci maddesinin üçüncü fıkrasında özel kanunlarına atıfta bulunulan yükseköğretim personeline uygulanmakta olan ve 2547 sayılı Kanunun 53 üncü maddesine dayanılarak çıkarılmış bulunan 21.08.1982 tarihli ve 17789 sayılı RGde yayımlanan Yükseköğretim Kurumları Yönetici,Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliğinin AYM kararında belirtilen hususları düzenleyen hükümlerinin yasal dayanağı kalmadığından, konu hakkında yasal düzenleme yapılması zaruriyeti hasıl olmuştur…”   Başkan Saraç, “varlığını kabul etmediğiniz DY’nden kaynaklı istemde bulunamayacağımı” belirtmiştir.

Oysa Başkanlığınız, AYM’nin iptal kararından doğan boşluğun giderilmesi konusunda, TBMM’nin harekete geçmesi konusunda gereken girişimlerde bulunmadığı gibi, hukuk ve yasa dışılığı, yüksek yargı kararları ortada iken, sürdürerek, daha önce durdurduğu disiplin işlemlerini, bu kez de 657 S.Devlet Memurları Yasası’na dayandırmıştır.

Başkan Saraç, bu tüden bir davranış içine girerek, keyfiliğin, yasa ve hukuk tanımazlığın yeni bir örneğini sergilemiş ve suç işlemiştir. Bunun da nedeninin bilisizlik olduğu düşüncesindeyim. Çünkü, YÖK Genel Kurulu’nun, durdurduğu disiplin işlemlerinin yeniden başlatılması kararı, 657 S.DMY dayanmaktadır. Bu yasa ve bu Yasaya dayandırılan, 17.9.1982 gün ve  8/ 5336 Sayılı Bakanlar Kurulu tarafından kabul ve ilan edilen “  Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri Hakkında Yönetmelik”in, “Kurulların Görüşme Usulü” başlıklı 13.maddesinin son fıkrası “ karar özeti üyeler tarafından imzalanan bir tutanakla tespit edilir” buyurmaktadır.
Yani, yürürlükten kalkmış DY ve  yasal dayanağı kalmamış YÖK-YDK  gerçeğini ortaya koymak, üyelerimizin disiplin işlemlerinin görüşüldüğü ve Sendikamıza göre “korsan” bir kurulda zorunlu olarak yer almak durumunda kalmamız, Başkanlığın görevini yapmama ve bir hakkın  kullanılmasını engellemenin gerekçesi kılınamaz. Ayrıca, bu konuda YÖK-YDK, Mardin Artuklu Üniversitesi çalışanlarından olan Hüseyin Derintekin’in dosyasında da, karar özeti tutanağının düzenlenmemesini kötüye kullanarak, önerilen devlet memurluğundan çıkarma cezasını, temsilci olarak katıldığım oturumda, önce ret etmiş, arkasından ise, Hüseyin Derintekin’i, savunmanı ve sendika temsilcisi olarak benim bulunmadığım korsan bir ikinci toplantıda, önerilen devlet memurluğundan çıkarma cezasına dönüştürmüştür. Bu korsan ikinci toplantı ve alınan ikinci karar, yasa ve yönetmeliklere aykırı olduğu gibi, etik değerlere de aykırı olup, olması gereken güvenimizi yok etmiştir.
Sizi yeniden, görevinizi, kendi keşfettiğiniz yasa ve yönetmeliklere uygun davranışa çağırıyorum ve tarafıma 04.05.2016 günkü karar özet tutanağının imzaya açılarak, bir örneğinin tarafıma verilmesini istiyorum.
Kaygı ve üzüntülerimle. 05.05.2016                                                 Prof.Dr.Mustafa Altıntaş
                                                                                                             YÖK-YDK Üyesi
                                                                                                          Eğitim-Sen Temsilcisi

            Not:Bu başvuru Bilgi Edinme Hakkı Yasası uyarınca yapılmıştır.

17 Nisan 2016 Pazar

Köy Enstitüleri, yağma ve talan ekonomisi ile borç bataklığından kurtularak, üretim ekonomisine yönelme kararlılığı içine girmiş olan bir toplumun gereksinim duyduğu "fikri hür, irfanı hür ve vicdanı hür" genç kuşakları için kaçınılmaz bir eğitim sistemi kurumu idi. İkinci Dünya Paylaşım Savaşı sonrasında, yeniden dış borçlanma bataklığında yüzmeye çalışmayı seçen toplumun insangücü gereksiniami, düşünen ve aklını kullanan insangücü olmayıp, sorgulamadan kendisine dayatılanlara inanan kuşaklar olduğundaan, Köy Enstitülerinin kapatılması,yerine Kuran kursu ile İmam Okullarının oluşturulması, Kürenin Efendilerinin buyruklarından olmuştur. Türkiye,buna uymuş ve 50'li yıllardan başlayarak, kendi ekonomisini İMF ile Dünya Bankası memurları ile yürütür olurken, ulusal ordusu üzerindeki denetim ve kullanım hakkını bile, Küresel güce teslim etmiştir. Bunun ilk sonucu, Türkiye'nin "vekaleten" Kore Savşı'nda kendi çocuklarını, ABD uğruna kurban kılması olmuştur. Günümüzde de bu süreç sürmekte. Türkiye, ilk Körfez Savaşında vekalet savaşına, Özal eliyle girmek istemiş,bunu zamanın Başbakanı Akbulut ile istifa eden Genelkurmay Başkanı ile önlemiş, İkinci Körfez İşgali'nde ise, Türkiye yine, vekaleten rol almak istemiş,bu kez ise buna engel CHP ve toplumsal muhalefet engel olmuştur. GBOP Projesinde ise Türkiye, vekalet savaşının bataklığına sürüklenmiş, engel olma konusunda tüm kaleler düşürülmüştür. Şunu anımsatmak isterim. Günümüzde vekalet savaşını sürdüren siyasal erk, kendi ardılı olarak iki vekalet savaşı gönüllüsü olan Menderes ve Özal'ı önder olarak görmektedir. Türkiye, yeniden üretim ekonomisine geçip,yağma-talan ekonomisinden ve borçlanarak yaşama kolaycılığından vazgeçmek istiyorsa, yeniden fikri,vicdanı ve irfanı tutsak olmayan kuşakları yetiştirici bir eğitim sistemine ve yurtta ve dünyada barışın aktörlerinden birisi olma zorundadır. Köy Enstitüleri sistemini bir de bu noktadan düşünmekte yarar vardır diyorum.Kuranları, emek verenleri saygı ile anıyorum. Yıkanlar ise, kendi yıktıklarının altında kalmaktan kaçınamamışlardır.

12 Nisan 2016 Salı

ÜNİVERSİTEDEN BAKIŞ
Prof.Dr.Mustafa Altıntaş
YÖK’NUN KORSANLIĞI (2)

Aynı zamanda, varlığını “YOK” konumuna düşmüş olan Disiplin Yönetmeliğinden alan  YÖK – YDK olarak da görev yapan Genel Kurulu, bu yasal boşluk nedeni ile, üniversiteleri tarafından disiplin dosyaları, ”…bu aşamada ilgi teklifiniz hakkında herhangi bir karar alınamayacağından, ilgiliye ait soruşturma dosyası…Üniversitenize iade edilmektedir” gerekçesi ile geri gönderilmeye başlanmıştır.

Hukuksal ve yasal boşluk sürmesi nedeni ile geri çevrilen disiplin dosyaları, “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” nin yarattığı deprem ve bu deprem sonrası Cumhurbaşkanı tarafından pimi çekilen linç bombası, disiplin işlemlerinin bu kez de, Genel Kurul Kararı ile yürürlüğe sokulmasını dayatmıştır.

YÖK Genel Sekreteri imzası ile üniversitelere dağıtılan ve 12.11.2015 günlü YÖK Genel Kurulu tarafından alınan “2547 Sayılı Kanuna Tabi Personele Uygulanacak Disiplin Hükümleri” ni içeren  metin, boşluğu gidermek amaçlı olarak şu buyruğu içermektedir : “…657 Sayılı Devlet Memurları  Kanunu’nun 1. Maddesinin 3. Fıkrasında  özel kanunlarına atıfta bulunulan yükseköğretim personeline uygulanmakta olan 2547 Sayılı YÖKnun 53. maddesine dayanılarak çıkarılmış bulunan…Disiplin Yönetmeliği’nin  AYM  kararında belirtilen “hangi fiillere hangi disiplin cezasının uygulanacağı, bu bentte  sayılan kişilerin disiplin işlemleri ve disiplin amirlerinin yetkileri, devlet memurlarına uygulanan usul ve esaslar da göz önüne  alınmak suretiyle Yükseköğretim Kurulu’nca düzenlenir hususları düzenleyen hükümlerin yasal dayanağı kalmadığından” denilerek, “yasal temelin değiştirilmesi” ne yönelinerek, üniversite çalışanları 2547 Sayılı Yasadan, 657 Sayılı Devlet Memurları Yasasına aktarılmıştır.

Kendisini yasama organı yada yargı yerine ikame eden YÖK Genel Kurulu, bununla da yetinmemiş, 657 ve 2547 Sayılı Yasalarda yer almayan  usul kuralları yerine, ortadan kalkan DY’nin usule ilişkin hükümlerinin uygulanması “fetvasını” üretiyor. Bir hüküm daha kuruyor YÖK. Yüksek yargı tarafından iptal edilen  cezalar yerine, bu kez de 657 Sayılı Yasaya göre disiplin işlemi yapılması buyrulmaktadır.

YÖK, Anayasa Mahkemesinin Kararı sonrası doğan boşluğun giderilmesi konusunda parlamentoyu zamanında ve gecikmeden devreye sokma girişimlerinde bulunma yerine, onbir ay kulağının üzerine yatıyor. Bu sürede, hukuk ve yasa dışı olarak “korsan YÖK-YDK” olarak varlığını sürdürüyor. Onbir ay sonra ise bu kez “melez” bir disiplin mevzuatı yaratıyor. Tek bir örnek ile yetineceğim. Sığınılmak istenilen 657 Sayılı Yasanın 126 ncı maddesinde, “…Devlet memurluğundan çıkarma cezası amirlerin bu yoldaki isteği üzerine, memurunbağlı bulunduğu kurumun yüksek disiplin kurulu kararı ile verilir” hükmü bulunmaktadır. Burada yüksek disiplin kurulu, “memurun bağlı bulunduğu kurumun”  olarak tanımlanmaktadır. YÖK-YDK meşruiyetini, yasadan değil, kaynağı, iptal edilen 53/b maddesi olan DY’nden almaktadır. 2547 Sayılı Yasanın, ne Yükseköğretim Kurulu’nun görevlerini düzenleyen 7 nci maddesinde,ne de 53/a da, YÖK-YDK ile ilgili tek bir düzenleme bulunmamaktadır.YÖK-YDK’nun meşruiyetini 657 S.Yasanın 126 ncı maddesine dayandırması da mümkün değildir. Çünkü, üniversiteler YÖK’e bağlı kurumlar,şubeler değildir. Üniversiteler kamu tüzel kişiliğine sahip melez-özerk kuruluşlardır. Yani YÖK-YDK, bütün bu hukuk ve yasa kuralları ortada iken, 31 Mart 2016’da korsan yargılamasını sürdürmeye yeniden başlamıştır. Bu boşluğun ve korsanlığın giderilmesi konusunda TBMM’ne taşınan yasa tasarısı konusunu ise,izleyen yazımda dile getirmeye çalışacağım. 14.04.2016


2547 SAYILI YÜKSEKÖĞRETİM YASASI’NIN 53 ÜNCÜ MADDESİ İLE İLGİLİ DÜZENLEME TASARISI HAKKINDA AÇIKLAMA

1.      21.03.2016  günlü Bakanlar Kurulu tarafından  TBMM Başkanlığı’na sunulmasına karar verilen “Tebligat Kanunu ile Bazı Kanun ve KHKlerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” nın asıl amacı; 2547 Sayılı Yükseköğretim Yasası’nın, AYM ‘nin 14.01.2015 günlü, E.2014/100, K.2015/6 sayılı kararı ile iptal edilen 53/b  fıkrasının ikinci cümlesinin neden olduğu boşluğu gidermektir. AYM Kararı, 1982’den bu yana süregelen 33 yıllık bir hukuksuzluğu ortadan kaldırarak, YÖK’nun zorbalıkla uyguladığı “hangi fiillere, hangi disiplin cezasının uygulanacağı, sayılan kişileri disiplin işlemleri ve disiplin amirlerinin yetkileri “ nin Yönetmelikle belirlenmesini yetki gaspı olarak mahkum etmiştir. Hükümet bu Tasarı ile, bu boşluğu doldurmanın yanı sıra, akademiya dünyasını ve yükseköğretim alanındaki çalışanları, baskılamak ve sindirmek, boyun eğdirmek, biat ettirmek fırsatı olarak kullanmak istemektedir.

2.      Tasarının Genel Gerekçesinde 53 üncü maddedeki düzenlemenin amacı; “yükseköğretim personeline uygulanan disiplin suç ve cezaları, disiplin cezası vermeye yetkili amir ve kurullar, disiplin soruşturmasının temel ilkeleri, savunma hakkı, görevden uzaklaştırma ve itiraz başta olmak üzere, disiplin işlemleri düzenleme altına alınmıştır” biçiminde ortaya konulmaktadır.

3.      12 Eylül Faşist Darbenin baş hedeflerinden birisi de, yükseköğretim kurumlarının emir-komuta sistemine sokulması olmuştur. 1981’den bu yana geçen 35 yıllık bir “yasa” özelliğini taşıyan 2547 Sayılı Yükseköğretim Yasası, tüm siyasal partiler  ve bu arada 2002’den bu yana yürütme erkini elinde tutan AKP tarafından “değiştirilmesi, tarihin çöplüğüne atılması gereken” yasaların ön  sıralarında yer alırken, günümüze kadar egemenliğini sürdürme ve yeni baskılama araçları ile güçlendirilen bir yasa özelliğini taşımaktadır.

4.      Anayasa, yasa ve yüksek yargı kararlarına göre yasa ile düzenlenmesi gereken bir alan olan “yükseköğretim kurumları yönetici, öğretim elemanı ve memurları disiplin suç ve cezaları ile disiplin işlemleri alanı”nın, AYM’nin 14.01.2015 günlü kararı ile, 34 yıllık zorbalıktan ve keyfiliğinden kurtarılmasının  fırsata dönüştürülerek, akademiya dünyasının özgürleştirilmesi, yönetime ve denetime katılımın özendirilmesi, bilimsel alanın serbestleştirilmesi umulur ve beklenirken, önümüze getirilen bu yasa tasarızı ile, tam tersine, varolan soluklanma alanlarının da tümü ile ortadan kaldırıldığı gerçeği ile yüzyüzeyiz.

5.      Akademiya dünyasının “suç üretim merkezi” olarak algılanması ve bu merkezin “baskılanması” gereğinin kanıtını oluşturan düzenleme, 21.08.1982’den bu yana yürürlükte tutulan ve AYM, Danıştay ve İdare Mahkemeleri kararlarının bunu “yasa dışı/hukuk dışı” olarak ilan etmesi ortada iken sürdürülen “Yükseköğretim Kurumları Yönetici,Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin  Yönetmeliği”nde görülmektedir. 1999 ve 2014’de iki kez kimi maddeleri değiştirilen,kaldırılan DY’nde, Yönetmeliğin baskılamak istediği akademiya dünyasının işleyebileceği suç sayısı “65”, akademiya çalışanlarına uygulanacak ceza sayısı, adli suç ve cezaları bir yana bırakırsak, “5” olarak yer alırken, yasa ile getirilmek istenilen suç adedi “70”, ceza sayısı ise “6”  ya çıkartılmış bulunmaktadır. Gönderme yapılan ve göz önüne alınması önerilen DMY(657)’de yaptırıma konu kılınan suç sayısı 53, ceza sayısı ise 5’dir. Baskılama ve sindirme iştahasının gemi azıya almasını, yalnızca suç ve ceza sayısı ile açıklama yetersiz kalır. Bunun belirginleşmesini disiplin amir ve kurulları ile disiplin işlemlerindeki kimi düzenlemelerde görebilmemiz mümkündür:

a)      SÜPER SAVCI VE YARGIÇ İLE KURUL OLUŞTURULMASI: Tasarının getirdiği en önemli değişiklik YÖK Başkanı ile YÖK-YDK’nu “SÜPER SAVCI VE YARGIÇ” konumuna getirmiş olmasıdır.53 üncü maddeye (Ç) fıkrası olarak eklenen € bendi, kimi suçlarda YÖK Başkanı ile  YÖK-YDK’nu hem savcı ve hem de yargıç kılmaktadır. Bu düzenleme, YÖK Başkanı ile YÖK-YDK( YÖK Genel Kurulu) nun, Yasada sayılan birim disiplin soruşturmaların, YÖK Başkanı ve YÖK üyeleri ile bunların iplerini ellerinde tutan efendilerinin keyiflerine göre sonuçlanmamasının önlemi böylece alınmak istenmektedir.

2547 Sayılı Yasanın Üçüncü Bölümünün  başlığı “Üst Kuruluşlar: Yükseköğretim Kurulu”’dur.  Bu bölümün altında yer alan 6 ncı madde YÖK Başkanının sorumluluğunu ; “Yasa ve yönetmelik hükümleriyle, YÖK Genel Kurul ve Yürütme Kurulu kararlarının uygulanması” olarak tanımlarken, görev ve yetkilerini “Kurulu temsil etme ve seçimi Kurula verilen akademik personelin ve öteki kişilerin atamalarını yapmak” olarak sınırlamıştır. Yasanın, “Yükseköğretim Kurulunun Görevleri” başlıklı 7 inci maddesinin (l) fıkrası “rektörlerin disiplin işlerini kovuşturmak ve karara bağlamak” olarak belirlemektedir.

Yasanın “Disiplin ve Ceza İşleri” başlıklı Dokuzuncu Bölüm altında “Genel Esaslar” başlığı ile yer alan 53/a maddesi ise, YÖK Başkanını,yalnızca “Yükseköğretim Kurulu
ile üniversite rektörlerinin disiplin amiri” olarak tanımlamaktadır.

Bütün bu yasa maddeleri göz önünü alındığında; YÖK Başkanının “tüm üniversite yönetici,  öğretim elemanları ve diğer personelinin BAŞ DİSİPLİN AMİRİ” görev yapmasının yasal dayanağı,  bulunmamaktadır.  YÖK Genel Kurulu’nun “Yüksek Disiplin Kurulu” olarak görev görmesi de, AYM tarafından 53/b maddesinin ikinci tümcesinin iptalinden sonra mümkün değildir.

Yasa Tasarısı, 35 yıldır sürdürülen ve 14.1.2015 günlü AYM iptal kararı ile doğan boşluğun, güçlendirilerek sürdürülmesini amaçlamaktadır.

b)      DİSİPLİN HUKUKU KAPSAMINA VAKIF YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI YÖNETİCİ, ÖĞRETİM ELEMANLARI İLE ÇALIŞANLARININ DA ALINMASI;

Vakıf Üniversiteleri, 2547 S.Yasanın 2 ile 18 nci  “Ek Madde”leri ile düzenlenmiştir. Ek Madde 2 Vakıfların, “kazanç amacına yönelik şartıyla ve MALİ VE İDARİ HUSUSLAR DIŞINDA, akademik çalışmalar, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden bu Kanunda (2547 S.) gösterilen esaslara uymak kaydıyla…yükseköğretim kurumları…kurabilir…” hükmünü içermektedir. Vakıf yükseköğretim kurumu tüzel kişiliğini temsil eden Mütevelli Heyet, bağlı olduğu Vakıf Yönetim Organı tarafından belirlenmektedir(Ek Madde 5).Anayasanın 130 uncu maddesinin son bendi de bu yöndedir. “Vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumları, malî ve idarî konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tâbidir” . YANİ ANAYASANIN VE  AYNI İÇERİKLİ 2547 S.YASASININ EK MADDE 2 ORTADA İKEN, VAKIF YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARININ YÖNETİM SERBESTİSİNİN, ÖZERKLİĞİNİN ORTADAN KALDIRILMASI SONUCUNU DOĞURACAK DÜZENLEMELERİ YAPMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR.
                                          
Mütevelli Heyet; “yükseköğretim kurumunda görevlendirilecek yöneticiler ve öğretim elemanları ile diğer personelin SÖZLEŞMELERİNİ YAPAR, ATANMALARI VE GÖREVDEN ALINMALARINI ONAYLAR…,AYRICA VAKIFCA HAZIRLANAN YÖNETMELİK HÜKÜMLERİNE GÖRE DİĞER GÖREVLERİ YÜRÜTÜR”(Ek Madde 5).

Yukarıda alıntılanan maddelere göre;

1.      VYÖK, mali ve idari yönden bağımsız kuruluşlardır ve YÖK bu alanda yetki sahibi değildir.
2.      Bu kurumlarda çalışanlar 2914 S. Yükseköğretim Personel Yasası’na tabi olmayıp, özel hukuk kurallarına bağlı çalışanlardır. Mütevelli heyet tarafından belirlenen sözleşmeler ile atanmakta ve yine sözleşme kurallarına yada İş Yasasına bağlı olarak görevlerine son verilmektedir.


Anayasanın Kamu Hizmeti Görevlileriyle İlgili Hükümler başlığı altında yer alan MA128 inci maddesi; “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür. Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. (Ek cümle: 12.9.2010— 5982/12 md.) Ancak, malî ve sosyal haklara ilişkin toplu sözleşme hükümleri saklıdır. Üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul ve esasları, kanunla özel olarak düzenlenir” biçiminde düzenlenmiştir. Bu kapsama girmeyen ve çalışma güvencesi bulunmayan vakıf yükseköğretim kurumları çalışanlarının, kamu personelinin tabi tutulduğu disiplin hukukuna uyarlanması, mümkün bulunmamaktadır.

3.      Bunlar kamu görevlisi olmadıklarından, “Kamu Çalışanları Sendikaları”na değil, isterlerse işçi sendikalarına üye olabilmektedir. Bu nedende bunlar hakkında “maaş kesme”,“kademe ilerlemesinin durdurulması” ile “kamu görevinden çıkarma” cezalarına muhatap olmaları mümkün değildir. Yine, Mütevelli Heyet tarafından sözleşmelerine bağlı olarak çalışanların zorlamalı olarak “ücretten kesme”, “birden fazla ücretten kesme” cezalarının uygulanma olanağı da bulunmamaktadır.

TASARI İLE; VAKIF YÜKSEKÖĞRETİM KURUM ÇALIŞANLARININ, ÖZELLİKLE, “SÜPER SAVCI VE YARGIÇ KILINMAK İSTENİLEN YÖK BAŞKANI İLE ENGİZİSYON MAHKEMESİ BİÇİMİNE BÜRÜNDÜRÜLEN YÖK-YDK “ ZULMÜNÜN ONLAR AÇISINDAN DA YARATILMASI AMAÇLANMAKTADIR. ÖZEL HUKUK KURALLARINA GÖRE ÇALIŞANLARIN, KAMU YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI ÇALIŞANLARI İLE AYNI DİSİPLİN VE CEZA İŞLEMLERİNE TABİ KILINMASI, VAKIF YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARININ İDARİ BAĞIMSIZLIĞINI ORTADAN KALDIRMAKTADIR.

c)      DİSİPLİN  KURULUNDA VE YÖK-YDK UNDA YER ALAN SENDİKA TEMSİLCİLERİNİN, OYA KATILMA HAKKINDAN YOKSUN KILINARAK İŞLEVSİZ KILINMAK İSTENMESİ:

Tasarı ile 2547 S.Yasaya eklenmek istenilen 53/E maddesinin  son bendi  “Hakkında disiplin cezası teklif edilen ilgilinin üyesi olduğu sendika temsilcisi, ilgiliye ilişkin ceza teklifinin veya itirazının görüşüldüğü disiplin kuruluna, üyesini temsil etmek üzere katılabilir” denildikten sonra, bu katılımı, “sendika temsilcisinin disiplin kurullarında OY HAKKI BULUNMAZ” diyerek anlamsız kılmaktadır. ÇÜNKÜ OY HAKKI BULUNMAYAN KİMSENİN, KATILMADIĞI KARAR HAKKINDA KARŞIOY GEREKÇESİNİ KARARA EKLETMESİ DE SÖZ KONUSU OLMAYACAKTIR.

Bakanlar Kurulu’nun 17.9.1982 gün ve 8/5336 numaralı  Kararı ile  çıkartılmış bulunan  “DİSİPLİN KURULLARI VE DİSİPLİN AMİRLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” in bu konudaki düzenlemesini buraya aktarıyorum :Ek fıkra: 4/7/2005 – 2005/9138) Hakkında disiplin soruşturması yürütülen Devlet memurunun üyesi olduğu sendikanın temsilcisi de bu maddede belirtilen disiplin ve yüksek disiplin kurullarında yer alır. Her bir disiplin ve yüksek disiplin kurulunda görevlendirilen temsilci ilgili sendika tarafından önceden bildirilir. Bu şekilde üyesi çift sayıya ulaşan kurullarda oyların eşitliği halinde başkanın bulunduğu tarafın kararına itibar edilir.

25.6.2001 gün ve 4688 sayılı “KAMU GÖREVLİLERİ SENDİKALARI VE TOPLU SÖZLEŞME YASASI” nın “Faaliyetler, Yasaklar ve Yönetime Katılma” Başlıklı Dördüncü Kısım altındaki “Faaliyetler ve Yasaklar Sendika ve Konfederasyonların Yetki ve Faaliyetleri” başlıklı Birinci Bölüm altında yar alan 19.uncu maddesi ; (Değişik birinci fıkra: 4/4/2012-6289/14 md.) Kamu görevlileri sendikaları ile konfederasyonlar, bu Kanundaki hükümler çerçevesinde, toplu sözleşme görüşmelerinde taraf olmaya yetkilidir. Sendika ve konfederasyonlar kuruluş amaçları doğrultusunda toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeterek aşağıdaki faaliyetlerde bulunabilirler: (2) a) (Değişik: 4/4/2012-6289/14 md.) Genel olarak kamu personelinin hak ve ödevleri, çalışma koşulları, yükümlülükleri, iş güvenlikleri ile sağlık koşullarının geliştirilmesi konularında görüş bildirmek ve toplu sözleşmenin uygulanmasını izlemek üzere yapılacak çalışmalara temsilciler göndermek. b) Devlet personel mevzuatında kamu görevlilerinin temsilini öngören çeşitli kurullara temsilci göndermek…f) Üyelerin idare ile ilgili doğacak ihtilaflarında, ortak hak ve menfaatlerinin izlenmesinde veya hukukî yardım gerekliliğinin ortaya çıkması durumunda üyelerini veya mirasçılarını, her düzeyde ve derecedeki yönetim ve yargı organları önünde temsil etmek veya ettirmek, dava açmak ve bu nedenle açılan davalarda taraf olmak” hakkına sahiptirler.

Yine, Haziran 2012 gün ve 28310 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun 29.5.2012 karar tarihli ve 2012/1 sayılı kararının “Yükseköğretim Kurumları Disiplin Kurullarında Sendika Temsilcisinin Bulunması” başlıklı 20.maddesinde, hakkında disiplin soruşturması yürütülen kamu görevlisinin üyesi olduğu sendikanın temsilcisinin, yükseköğretim kurumları disiplin kurulları ile yüksek disiplin kurullarında yer alacağı kurala bağlanmıştır. Anayasa’nın “Toplu İş Sözleşmesi ve Toplu Sözleşme Hakkı” başlıklı 53.maddesinde ise Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararlarının kesin ve toplu sözleşme hükmünde olduğu belirtilmiştir.

Yukarıda ayrıntıları verilen Anayasa, yasa ve Bakanlar Kurulu Kararına dayalı Yönetmelikler bir arada incelendiğinde, disiplin kurullarına katılan sendika temsilcisi, söz ve karar sahibi olarak, oylamaya katılmaktan yoksun kılınmaları mümkün değildir.

d)      ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN UCU AÇIK KILINMASI: Varolan DY’nin19 uncu maddesi, disiplin soruşturmasının başlatılması yetkisini; kamu görevinden çıkarma cezası dışındaki cezaları gerektiren disiplin suçlarının soruşturulması yetkisini, soruşturmaya yetkili amirin öğrenilmesinden başlayarak “bir ay”; kamu görevinden çıkarma cezasını gerektiren suçlar için de “altı ay” olarak ve bütün disiplin suçları için ceza verme yetkisini de “iki yıl” ile sınırlarken, Tasarının 53/C maddesi ile bu süreler, bütün suçlar için soruşturma yetkisini “altı ay”a çıkartmakta, ceza verme yetkisini, üniversite öğretim mesleğinden çıkarma ceza yetkisini “altı yıla” genişletmektedir.

Burada yasa tasarısı sunucusunun özensizliğini ele veren bir saptamada bulunmak isterim. Maddenin üçüncü fıkrasında “Bilimsel bir eserin akademik atama ve terfilerde kullanılması yada kısmen veya tamamen yeniden yayımlanması halinde ikinci fıkrada belirtilen zamanaşımı süreleri(6 yıl) yeniden işlemeye başlar ”denilmektedir. Böylece bilimsel bir eser yada yayım yapmanın sürekli disiplin işlemine konu kılınması,sanırım ki, dünyanın da, evrenin de hiçbir yerinde, süregiden suça dönüştürülmesi akla ziyan olarak değerlendirilir.

Anayasal güvence altında görev yapan öğretim elemanları, zamanaşımı açısından, ucu açık hale getirilerek, sürekli disiplin baskısı altına alınmak istenirken, böyle bir güvenceden yoksun ve 657 S.Yasaya bağlı olarak çalışanlar için oluşturulan zamanaşımı daha ehveni şerdir. 657 S.Yasanın 127 inci maddesini buraya aktarıyorum:(Değişik: 12/5/1982 - 2670/33 md.)Bu Kanunun 125 inci maddesinde sayılan fiil ve halleri işleyenler hakkında, bu fiil ve hallerin işlendiğinin öğrenildiği tarihten itibaren;
1) Uyarma, kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında bir ay içinde disiplin soruşturmasına,
                   2) Memurluktan çıkarma cezasında altı ay içinde disiplin kovuşturmasına,

         Başlanmadığı takdirde disiplin cezası verme yetkisi zamanaşımına uğrar.

Disiplin cezasını gerektiren fiil ve hallerin işlendiği tarihten itibaren nihayet iki yıl içinde disiplin cezası verilmediği takdirde ceza verme yetkisi zamanaşımına uğrar”.

Bir başka çarpıklık ve yargı kararlarını dolanmak, 53/C maddesinin dördüncü fıkrasında yasalaştırılmak istenmektedir. Madde düzenlemesi ; “ disiplin cezasının yargı kararıyla iptal edilmesi halinde, kararın idareye ulaştığı tarihten itibaren kalan zamanaşımı
(2 - 6 yıl yada sürekli) süresi içerisinde, zamanaşımı süresinin dolması veya üç aydan daha az süre kalması halinde, en geç üç ay içerisinde, karar gerekçesi dikkate alınarak yeniden disiplin cezası tesis edilebilir” denilmektedir. Yani, yargı sizi aklasa ve verilen disiplin cezasını hukuka ve yasaya uyarlı görmese ve mahkum etse bile, disiplin amirinin, süper savcı-yargıç YÖK Başkanı ile YÖK-YDK’dan yakanızı kurtarmanızın önü kapatılmak, yargı kararı uygulanamaz kılınmaktadır. İşin ilginç yanı, Tasarının, bir önceki fıkrada belirlediği soruşturma yetkisi ile ceza verme yetkisinin sınırları, dördüncü fıkra ile ortadan kaldırılmaktadır.

Zamanaşımı, şüpheliler hakkında disiplin silahının sürekli kılınmamasını ve eğer  gerçekte bir disiplin cezasına konu suç işlenmiş ise, bunun tez elden soruşturularak,gerçeğin en kısa zamanda ortaya çıkartılmasını sağlamaktır. Bu nedenle işin savsaklanmaması ve çalışanlar üzerinde demoklasin kılıcı gibi sallandırılmaması amacını taşır. Tasarı ile getirilmek istenilen düzenleme bunun tam tersini gerçekleştirmek amacına yönelik olup, akademiya dünyasının biatının sürekliliğine dönüktür.


SONUÇ VE ÖNERİLER:

1.       TASARI GERİ ÇEKİLMELİ, 4688 SAYILI  “KAMU GÖREVLİLERİ SENDİKALARI VE TOPLU SÖZLEŞME YASASI” VE “KAMU GÖREVLİLERİ HAKEM KARARLARI” UYARINCA, 53 ÜNCÜ MADDENİN YENİDEN YAZILIMI, TARAFLARIN, SENDİKA, MESLEK ODALARI VE YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARINDAKİ ÖĞRETİM ELEMANLARI DERNEKLERİNİN TEMSİLCİLERİNİN KATILIMI İLE GERÇEKLEŞTİRİLMELİDİR.
2.       12 EYLÜL 1980’NİN BASKICI, YILDIRICI VE TASFİYE ANLAYIŞINI DAHA DA PEKİŞTİREN BU TASARI GERİ ÇEKİLMELİDİR.
3.       YASAKÇI VE CEZALANDIRICI YAKLAŞIM YERİNE “ORTAK ÇALIŞMA VE ÜRETME ORTAMININ” GELİŞTİRİLMESİ YAKLAŞIMI BASKIN OLMALIDIR.

EĞİTİM-SEN OLARAK BİZLER, BU YOLDAKİ ARAYIŞLARA DESTEK VERMEYE HAZIR OLDUĞUMUZU BİLDİRİRİZ.

Prof.Dr.Mustafa Altıntaş