21 Temmuz 2016 Perşembe

Değerli dost, gazeteci -yazar Doğan Akın,21.07.2016 günlü değerlendirmesi ile,hem olaganüstü hal hakkında Anayasa ve yasa hükümlerini vererek bilgilenmemizi ve hem de belleğimizi yenilememize olanak veriyor. Bilgilenmeniz amaçlı olarak bu değerlendirmeyi paylaşıyorum.



TSK içindeki cuntanın 15 Temmuz akşamı TBMM, MİT ve emniyet birimlerini bombalayarak, halkın üzerine ateş açarak, yüksek komuta kademesindeki orgeneralleri rehine alarak ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a suikast girişimi yaparak gerçekleştirdiği darbe girişiminin ardından gündeme gelen olağanüstü hâl rejimi, temel haklar konusunda önemli kısıtlamalar içeriyor.
Yasama organını önemli ölçüde devreden çıkaran kararname düzeninden haber alma hakkına, ifade ve yerleşme özgürlüğünden kamu çalışanlarını çalıştırma rejimine kadar köklü değişiklikler öngören ve demokratik hakları askıya alan olağanüstü hâl rejimi, AKP'nin 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelmesinin hemen ardından tamamen kaldırılmıştı.
Olağanüstü hâl rejiminin tarihi ile içeriğini soru ve cevaplarla ele alalım.
1- 1982 Anayasası'ndan önceki anayasalarda da olağanüstü hâl uygulaması var mıydı?
Vardı, ancak ayrı, çok özel bir rejim olarak düzenlenmemişti. Örneğin, 1961 Anayasası'nın 123. maddesi sadece "Olağanüstü hallerde vatandaşlar için konulabilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile bu hallerin ilanı, yürütülmesi ve kaldırılması ile ilgili usuller kanunla düzenlenir" hükmünü taşıyordu. 1961 Anayasası, ayrıca, 11. maddesindeki "Kanun, kamu yararı, genel ahlak, kamu düzeni, sosyal adalet ve milli güvenlik gibi sebeplerle de olsa, bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz" hükmüyle temel bir esas koymuş, hak ve özgürlüklerin özüne dokunma yasağı getirmişti.
2- Bugün olağanüstü hâl rejimi nerede düzenleniyor?
12 Eylül 1980'de darbe yapan askerlerin son biçimini verdiği 1982 Anayasası'nda ve yine darbe döneminde anayasa çerçevesinde çıkarılan yasada düzenleniyor.
Darbenin yapıldığı 12 Eylül 1980'den ilk seçimlerin yapılmasının ardından parlamentonun toplandığı 6 Aralık 1983 tarihine kadar geçen 39 aylık sürede Kenan Evren liderliğindeki darbeci generallerin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan 669 "yasa"dan biri de 25 Ekim 1983 tarihinde yürürlüğe giren 2935 sayılı Olağanüstü Hâl Kanunu'ydu. Milli Güvenlik Konseyi'nin yasama organı gibi çalıştığı bu 39 aylık sürede 669 "yasa"nın yanı sıra 139 tane de kanun hükmünde kararname çıkarıldı.

Aradan geçen sürede bazıları çeşitli değişiklikler geçirse de bugün yürürlükte olan Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'ndan Siyasi Partiler Kanunu'na kadar çok sayıda temel yasa, 12 Eylül generalleri döneminde yürürlüğe girmiş bulunuyor.

Darbeden sonra ilk seçimlerin yapıldığı 6 Kasım 1983 seçimlerinden sonra geçen yaklaşık 33 yılda tek parti veya koalisyon ortağı olarak iktidardan geçmeyen ana siyasal eğilim kalmamasına rağmen darbe dönemi yasaları ayıklanmadı. Böylece hem 12 Eylül generallerinin yaptığı anayasa, hem de darbe döneminde çıkarılan yasalar, yer yer önemli değişiklikler yapılsa da, köklü bir yaklaşımla ele alınmadığı için, Türkiye'de siyasetin de benimsemiş göründüğü düzenlemeler oldu.
Darbe girişimi ve OHAL koşulları
3- Anayasada olağanüstü hâl uygulaması nasıl düzenleniyor?
Anayasa, olağanüstü hâl rejimini 119, 120 ve 121. maddelerinde iki düzlemde ele alınıyor. 119. maddede "Tabiî afet ve ağır ekonomik bunalım sebebiyle olağanüstü hal ilânı" düzenleniyor.
Bugün tartışılan olağanüstü hâl uygulaması ise, "Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması sebepleriyle olağanüstü hal ilânı" başlığını taşıyan 120. maddede tarif ediliyor. Olağanüstü hâl ilanını "MGK'nın görüşünü alarak Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu'nun yapabileceğini" hükme bağlayan anayasanın 120. maddesi şöyle:
"Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulu'nun da görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir."
4- Darbe girişimi, anayasanın 120. maddesindeki koşulları karşılıyor mu?
Hem evet, hem hayır. Evet, zira Türkiye tarihinde görülmemiş bir cunta şiddeti yaşandı; TBMM, emniyet birimleri, MİT ve halka uçaklardan, helikopterlerden, tanklardan, askeri personelden ateş açıldı; Cumhurbaşkan'nı hedef alan rehine alma/öldürme girişimi yapıldı, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları da rehine alınarak meşru düzene el konmak istendi.
5- Neden hayır?
Hayır, zira TSK'nın yüksek komuta kademesinin katılmadığı, halkın, Cumhurbaşkanı ve iktidarın yanı sıra muhalefetin ve medyanın da direndiği bu kanlı cunta girişimi süratle bastırıldı, silahlı kuvvetlerde binlerce askeri personel ile çok sayıda emniyet mensubu gözaltına alındı. Hükümetin ve Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklamalarına göre 17 Temmuz itibarıyla ülkenin bütününde tam ve mutlak kontrol sağlandı.
Hem kontrolün sağlanması, hem de anayasanın kendisinin olağanüstü hâl uygulamasını "hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine" bağlamış olması dikkate alındığında olağanüstü hâl ilanının temel/demokratik hakları askıya alarak Türkiye'yi zaman tüneline sokmak dışında bir işlevi olmayacak.
Bir başka deyişle; demokratik hakları askıya alacak bir olağanüstü hâl uygulaması, darbe girişimini demokratik güçleriyle bastıran Türkiye'nin tarihsel tavrına karşı tutarlı bir cevap olmayacak. Devlete sokağa çıkma kısıtlamalarından haberleşmeye el koyma imkânlarına uzanan bir dizi antidemokratik uygulama için yasal zemin sağlayan olağanüstü hâl uygulaması, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetin halka direnme çağrısı yaptığı medyadan ve darbeye direnen meydanlara uzanan çok geniş bir alanda ciddi kısıtlamalar getirecek.
Diğer yandan; yürütme organının -demokratik hakları askıya almak gibi özel bir niyet yoksa- olağanüstü hâl yetkilerine ihtiyacı bulunmadığını; cunta operasyonu kapsamında kamudaki binlerce personeli açığa alma ve yasal süreç başlatma icraatı da ortaya koyuyor. (Kamuda 50 bin kişiyi aşan ve süren tasfiye ayrı bir yazının konusu).
6- Olağanüstü hâl nasıl uygulanıyor?
Anayasanın "Olağanüstü hallerle ilgili düzenleme" başlığını taşıyan 121. maddesine göre, MGK'nın tavsiye kararını alan Bakanlar Kurulu Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanarak olağanüstü hâl ilanına karar verince, Resmi Gazete'de derhal yayının ardından parlamentonun onayına başvuruluyor.
121. madde uyarınca parlamento, hükümetin öngördüğü olağanüstü hâli kaldırabiliyor, süresini değiştirebiliyor ve hükümetin isteği üzerine her defasında dört ayı geçmemek üzere süreyi uzatabiliyor.
121. maddede, anayasanın 15. maddesindeki ilkeler doğrultusunda "temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usulleri"nin Olağanüstü Hal Kanunu'nda düzenleneceği hükme bağlanıyor.
Yine 121. maddede, "olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu'nun, olağanüstü hâlin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabileceği" hükme bağlanıyor. Aynı gün Resmi Gazete'de yayımlanan bu kararnameler yine aynı gün TBMM onayına sunuluyor.
KHK'larla ilgili dört temel sorun
7- Olağanüstü hâl uyarınca çıkarılan kararnameler neden yasama organını by-pass ve yetki gaspı tartışmalarına neden oluyor?
Dört temel nedeni var. Birincisi; anayasa hukukumuza 1961 Anayasası'nda 1971'de yapılan değişikliklerle giren kanun hükmünde kararnamelerde, yürütme organı işlemi olan "kararname" ile, yasama organı işlemi olan "kanun"un birbirine girmesi. Bu yönüyle kanun hükmünde kararnameler, niteliği itibarıyla daima tartışma yaratan düzenlemeler oldu. Yasa gücü tanınmış kararname yaklaşımı, doğal olarak yasama organının by-pass edildiği itirazlarına hedef oldu.
İkincisi; cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu'nun çıkardığı kanun hükmünde kararnamelerin içerdiği düzenlemeler parlamento onayına sunulsa da, parlamento komisyonları ve TBMM Genel Kurulu süreçlerinden geçmiyor, demokratik tartışma ve kamuoyu oluşumu süreçleri işlemiyor, parlamento iradesi sakatlanıyor.
Üçüncüsü; Anayasa Mahkemesi'nin görev ve yetkilerini düzenleyen anayasanın 148. maddesine göre; "olağanüstü hallerde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesi'nde dava açılamıyor."
Yani, olağanüstü hâl kararnamelerinde "anayasaya uygunluk denetimi" yapılamıyor. Bir başka deyişle; anayasa, olağanüstü hâl dönemlerinde hükümetin çıkaracağı kararnamelerin anayasaya aykırı olabileceğini zımnen öngörüyor.
Dördüncüsü; başlangıçta 6 ay, uzatmalarda 4'er ayla sınırlandırılarak "geçici" bir düzen olarak öngörülen olağanüstü hâl rejimi, Türkiye'nin tecrübesinde "kalıcı" oldu. 12 Eylül darbesinden sonra kısmen devam eden askeri sıkıyönetim uygulamalarını ikame etmek üzere 1987 yılında devreye sokulan olağanüstü hâl uygulamasının tamamen kaldırılması 2002 yılı sonunu buldu. 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AKP'nin ilk icraatı arasında, 1994 yılından itibaren kapsamındaki iller azaltılarak kademeli olarak daraltılan olağanüstü hâl uygulamasını 30 Kasım 2002'de tamamen kaldırmak da var. AKP iktidarının noktaladığı sırada olağanüstü hâl uygulaması sadece Diyarbakır ve Şırnak'ta uygulanıyordu.
Velhasıl 19 Temmuz 1987’den tamamen kaldırıldığı 30 Kasım 2002’ye dek Bakanlar Kurulu kararlarıyla dört ayda bir tam 46 kez uzatılan olağanüstü hâl rejiminde Türkiye uygulaması "geçici" olamadı.
8- Kanun hükmünde kararname, sadece olağanüstü hâllerde öngörülen bir düzenleme mi?
Hayır. Anayasanın 91. maddesi uyarınca, TBMM'nin bir "yetki kanunu" ile Bakanlar Kurulu'na kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebiliyor. Ancak aynı maddeye göre, OHAL kararnamelerinden farklı olarak bu fasıldaki kanun hükmünde kararnamelerle temel haklar, kişi hakları ve siyasi haklar alanında düzenleme yapılamıyor. Anayasa, parlamentonun çıkaracağı "yetki kanunu"nun bu KHK'ların amacını, kapsamını, ilkelerini ve süresini içermesi gerektiğini hükme bağlıyor. Olağanüstü hâl kararnamelerinden önemli diğer bir fark da, bu kararnamelerin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurulabilmesi.
OHAL Kanunu'ndaki olağanüstü yetkiler
9- Olağanüstü Hâl Kanunu'nda temel yaklaşım ne?
Emir-komuta zinciri içinde 12 Eylül 1980 darbesini yapan 5 orgeneralin 39 ay ülkeyi emirle yönettiği Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan 669 "yasa"dan biri olan 25 Ekim 1983 tarihli kanunda temel yaklaşım, "güvenlikçi" bir gerekçenin rotasında temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, askıya alınması. "Yürürlük" ve "Yürütme" ile kaldırılan maddeleri dâhil toplam 36 maddeden oluşan ve sonuncusu 2013 yılında olmak üzere defalarca değiştirilen, eklemeler/çıkarmalar yapılan kanun; "amaç", "kapsam" ve "olağanüstü hâl ilanı" bölümlerinde anayasanın yukarıda irdelediğimiz 119, 120 ve 121. maddelerine birebir paralel düzenlemeler içeriyor.
10- Kanuna göre, olağanüstü hâllerde kamu otoritesine hangi yetkiler öngörülüyor?
Kanun bu konuda iki boyutta düzenleme yapıyor. İlk boyutta, "doğal afet" ve "ekonomik" gelişmeler üzerine ilan edilenler de dâhil olmak üzere bütün olağanüstü hâllerde yapılabilecek düzenlemeler yer alıyor. Kanunun "Alınacak tedbirler" başlıklı 9. maddesine göre, bu genel yetkiler şöyle özetlenebilir:
- Gerek görülen bölgelerde yerleşim ve giriş-çıkış yasakları.
- Gerek görülen yerleşim yerlerini boşaltmak, başka yerlere nakletmek.
- Her derecede resmi ve özel eğitim-öğretime ara vermek, öğrenci yurtlarını geçici veya sürekli olarak kapatmak.
- Gazino, lokanta, birahane, meyhane, lokal, taverna, diskotek, bar, dansing, sinema, tiyatro ve benzeri eğlence yerleri ile kulüp vesair oyun salonlarını, otel, motel, kamping, tatil köyü ve benzeri konaklama tesislerini denetlemek ve bunların açılma ve kapanma zamanını tayin etmek, sınırlamak, gerektiğinde kapatmak ve bu yerleri olağanüstü halin icaplarına göre kullanmak.
- Olağanüstü hâl hizmetlerinin yürütülmesi ile görevli personelin yıllık izinlerini sınırlamak veya kaldırmak.
- Tüm haberleşme araç ve gereçlerinden yararlanmak ve gerektiğinde bu amaçla geçici olarak bunlara el koymak.
- Tehlike arz eden binaları yıkmak; sağlığı tehdit ettiği tespit olunan taşınır ve taşınmaz mallar ile sağlığa zararlı gıda maddelerini ve mahsullerini imha etmek.
- Halkın beslenmesi, ısınması, temizliği ve aydınlanması için gerekli gıda madde ve eşyalarla her türlü yakıtın, sağlığın korunmasında, tedavide ve tıpta kullanılan ilaç, kimyevi madde, alet ve diğer şeylerin, inşaat, sanayi, ulaşım ve tarımda kullanılan eşya ve maddelerin, kamu için gerekli diğer mal, eşya, araç, gereç ve her türlü maddelerin imali, satımı, dağıtımı, depolanması ve ticareti konularında gerekli tedbirleri almak, bu yerlere gerektiğinde el koymak, kontrol etmek ve bu malları satıştan kaçınan, saklayan, kaçıran, fazla fiyatla satan, imalatını durduran veya yavaşlatanlar hakkında fiilin işleniş şekli veya niteliği de dikkate alınarak işyerinin bulunduğu mahal için hayati önem taşımadığı takdirde işyerini kapatmak.
- Kara, deniz ve hava trafik düzenine ilişkin tedbirleri almak, ulaştırma araçlarının ilgili bölgeye giriş ve çıkışlarını kayıtlamak veya yasaklamak.
11- Kanun, şiddet olayları gerekçesiyle ilan edilen olağanüstü hâl durumlarında hangi ek yetkileri öngörüyor?
Kanunun "Şiddet Hareketlerinde Alınacak Tedbirler" başlığını taşıyan 3. Bölüm'ündeki "Tedbirler" alt başlıklı 10. maddesinde, yukarıda verdiğimiz 9. maddedekilere ek olarak aşağıdaki yetkiler öngörülüyor: Kanundaki sıralamayla aktaralım:
a) Sokağa çıkmayı sınırlamak veya yasaklamak.
b) Belli yerlerde veya belli saatlerde kişilerin dolaşmalarını ve toplanmalarını, araçların seyirlerini yasaklamak.
c) Kişilerin; üstünü, araçlarını, eşyalarını aratmak ve bulunacak suç eşyası ve delil niteliğinde olanlarına el koymak.
d) (Ülke genelinde ilan edilmemişse, D.A) Olağanüstü hal ilan edilen bölge sakinleri ile bu bölgeye hariçten girecek kişiler için kimlik belirleyici belge taşıma mecburiyeti koymak.
e) Gazete, dergi, broşür, kitap, el ve duvar ilanı ve benzerlerinin basılmasını, çoğaltılmasını, yayımlanmasını ve dağıtılmasını, bunlardan olağanüstü hal bölgesi dışında basılmış veya çoğaltılmış olanların bölgeye sokulmasını ve dağıtılmasını yasaklamak veya izne bağlamak; basılması ve neşri yasaklanan kitap, dergi, gazete, broşür, afiş ve benzeri matbuayı toplatmak

f) Söz, yazı, resim, film, plak, ses ve görüntü bantlarını ve sesle yapılan her türlü yayımı denetlemek, gerektiğinde kayıtlamak veya yasaklamak.
g) Hassasiyet taşıyan kamuya veya kişilere ait kuruluşlara ve bankalara, kendi iç güvenliklerini sağlamak için özel koruma tedbirleri aldırmak veya bunların artırılmasını istemek.

h) Her nevi sahne oyunlarını ve gösterilen filmleri denetlemek, gerektiğinde durdurmak veya yasaklamak.

ı) Ruhsatlı da olsa her nevi silah ve mermilerin taşınmasını veya naklini yasaklamak.

j) Her türlü cephaneler, bombalar, tahrip maddeleri, patlayıcı maddeler, radyoaktif maddeler veya yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı eczalar veya diğer her türlü zehirler ve boğucu gazlar veya benzeri maddelerin bulundurulmasını, hazırlanmasını, yapılmasını veya naklini izne bağlamak veya yasaklamak ve bunlar ile bunların hazırlanmasına veya yapılmasına yarayan eşya, alet veya araçların teslimini istemek veya toplatmak.
k) Kamu düzeni veya kamu güvenini bozabileceği kanısını uyandıran kişi ve toplulukların bölgeye girişini yasaklamak, bölge dışına çıkarmak veya bölge içerisinde belirli yerlere girmesini veya yerleşmesini yasaklamak.

l) Bölge dahilinde güvenliklerinin sağlanması gerekli görülen tesis veya teşekküllerin bulunduğu alanlara giriş ve çıkışı düzenlemek, kayıtlamak veya yasaklamak.

m) Kapalı ve açık yerlerde yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerini yasaklamak, ertelemek, izne bağlamak veya toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapılacağı yer ve zamanı tayin, tespit ve tahsis etmek, izne bağladığı her türlü toplantıyı izletmek, gözetim altında tutmak veya gerekiyorsa dağıtmak.
n) İşçinin isteği, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller, sağlık sebepleri, normal emeklilik ve belirli süresinin bitişi nedeniyle hizmet aktinin sona ermesi veya feshi dışında kalan hallerde işçi çıkartmalarını işverenin de durumunu dikkate alarak üç aylık bir süreyi aşmamak kaydıyla izne bağlamak veya ertelemek.
o) Dernek faaliyetlerini; her dernek hakkında ayrı karar almak ve üç ayı geçmemek kaydıyla durdurmak.
p) Anayasanın 121'inci maddesine göre, olağanüstü halin ilanına veya devamına sebep olan hallerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları ve mücavir yurt bölgeleri üzerinde cereyan etmesi ve eylemcilerin eylemlerini müteakip komşu ülke topraklarına sığındıklarının tespit edilmesi durumunda, ilgili komşu ülke ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında varılacak mutabakat çerçevesinde, valinin talebi üzerine ilgili komutan, eylemcileri ele geçirmek veya tesirsiz hâle getirmek maksadı ile, her defasında Genelkurmay Başkanlığı kanalı ile hükümetin müsaadesi tahtında, ihtiyaca göre, Kara, Hava veya Deniz kuvvetleri unsurları ile mahdut hedefli sınır ötesi harekât planlayıp icra etmek.
Sansür ve sürgün tecrübesi
12- Kanunda sayılan yetkiler için nasıl bir değerlendirme yapılabilir?
Olağanüstü hâl uygulamaları, 1980'lerin ikinci yarısı ile 1990'lar'da "SS-Sansür ve sürgün kararnameleri" ifadesiyle de tarihe geçti. Anayasa çerçevesinde hazırlanıp ayrıntılandırılan Olağanüstü Hal Kanunu; yerleşme, seyahat ve basın özgürlüğünü yok edecek, Türkiye'yi "hukuk devleti"nden daha da uzaklaştıracak bir içerik taşıyor. Yasada sahne dünyasından derneklerin kapatılmasına, toplantı ve gösteri özgürlüğünün tamamen yok edilmesinden izin verilen gösterilerin devletçe takibe alınmasına ve devlet adına el koymalara uzanan olağanüstü yetkiler sıralanıyor.
Kanunun 9. maddesinde belirtilen "tüm haberleşme araç ve gereçlerinden yararlanmak ve gerektiğinde bu amaçla geçici olarak bunlara el koymak" yetkisi ile 10. maddedeki "gazete, dergi, broşür, kitap, el ve duvar ilanı ve benzerlerinin basılmasını, çoğaltılmasını, yayımlanmasını ve dağıtılmasını, bunlardan olağanüstü hal bölgesi dışında basılmış veya çoğaltılmış olanların bölgeye sokulmasını ve dağıtılmasını yasaklamak veya izne bağlamak; basılması ve neşri yasaklanan kitap, dergi, gazete, broşür, afiş ve benzeri matbuayı toplatmak; söz, yazı, resim, film, plak, ses ve görüntü bantlarını ve sesle yapılan her türlü yayımı denetlemek, gerektiğinde kayıtlamak veya yasaklamak" yetkilerinin basın-yayın ve ifade özgürlüğünü tamamen yok edebilecek hükümler olduğu açık. Söz konusu düzenlemelerin Twitter ve Facebook başta olmak üzere sosyal medyayı hedef alan sınırlamalar yolunda kullanılması ihtimalini de ekleyelim.
13- Olağanüstü hâl düzeninde gözaltı süreleri uzayacak mı?
Evet! Kanunun "Gözaltında bulundurma süresinin uzatılması" başlıklı maddesi 1992 yılında kaldırıldı. Ancak "Kişi Hürriyeti ve Güvenliği" başlığını taşıyan anayasanın 19. maddesi gözaltı sürelerini (toplu suçlarda) en fazla dört gün olarak tespit ettikten sonra "Bu süreler olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilir" hükmünü öngörüyor. Anayasanın bu hükmü uyarınca, olağanüstü hâl sürecindeki gözaltılar konusunda iç hukukta bir sınır bulunmuyor!

14- Kanun, haklara ilişkin sınırlamalar dışında kısıtlamalar da öngörüyor mu?
Evet. "Mahalli idarelere ait yetkiler" başlıklı 27. maddede, yeniden kurulması hâlinde olağanüstü hâl bölge valiliğinin ya da il valilerinin, "mahalli idare organlarınca alınacak kararların uygulanmasını kendi onaylarına bağlayabileceklerini" hükme bağlıyor.
15- Olağanüstü hâl yöneticilerinin karar ve işlemlerinin yargısal denetiminde sınırlama var mı?
Var. Kanunun 33. maddesinde, içişleri bakanı ve valilere tanınan yetkilerin kullanılması ile ilgili idari işlemlere karşı idari yargıda açılacak davalarda "yürütmenin durdurulması kararı" verilemeyeceği hükme bağlanıyor.
Evet durum bu.
Ne dersiniz; demokratik güçleriyle, halkıyla, siyasetiyle, medyasıyla darbe girişimini bastırmış bir Türkiye, darbecilerin inşa ettiği bir sıkı-yönetimi hak ediyor mu?..
ÜNİVERSİTEDEN BAKIŞ
Prof.Dr.Mustafa Altıntaş

KADROLAŞMAYI VE MUHALEFETİ DE BECEREMEYEN KILIÇDAROĞLU’NUN CHP’Sİ

Geçen haftaki yazımdan bu yana, Türkiye’ye yönelik IŞİD kökenli saldırılar sürmekte. Önce İstanbul-Sultanahmet’te gerçekleştirilen canlı bomba ve arkasından Kilis’e yönelik roket saldırısı, yerli-yabancı tanımadan can almayı sürdürüyor.Düşmanlaştırdığınız kankanıza yönelik olarak vekalet verdiklerinizin desteğin, Eylül 2001’de ABD örneğinde olduğu gibi, size yönelmesi,üstü örtülmesi gereken bir suçun çaresizliğini bizlere yaşatmakta. Tam bu sırada,”Barış İçin Akademisyenler”in “suç ortağı olmamak için yaptıkları barışa çağrı bildirisi”, özellikle 12 Eylül 2010’daki Anayasa değişikliği sonrasında muktedirlerin azgınlaşan “düşman yaratarak” toplumu kendi çevresinde konsolide etmenin ve İŞİD saldırılarını gündemden düşürmenin fırsatına dönüştürüldü. Barış İçin Akademisyenler’e yönelik olarak başlatılan “cadı avı”, IŞİD saldırılarının  karartılmasına yetmemiş olacak ki, CHP Genel Başkanı’nın 35inci Kurultay konuşmasındaki kimi değerlendirme ve saptamalar, bu kez Kılıçdaroğlu üzerinden, hem savcılık ve hem de RTE tarafından, “yeni bir düşman” yaratılmasına aracı olarak coşkuyla(!) karşılandı. Kişisel çıkar, ikbal ve istikbaliniz ile kin ve intikam duygularınız eksenli olarak yarattığınız her düşman ve dostun, bumerang gibi kendinizi vuracağını akıldan çıkartmamanın büyük yararı vardır. Hele kumarı, analarının kuzularının kanları ve canları ile onların kefenleri üzerinden yapma hovardalığının toplumsal faturasının ağırlığı giderek artmaktadır.Bundan sakınmanın ve tez elden kişisel/grupsal ikbal ve istikbal ile, kin ve intikam duygularının frenlenmesinde, gem vurulmasında buyuk ve tarihsel bir gereklilik bulunmaktadır.Gelelim, geçen hafta sonu,35nci Olagan Kurultay’ını yapan Y-CHP üzerindeki, bu haftaya ertelediğim değerlendirmeye.

Çok partili sisteme geçtikten sonra, ender ve kısa süreli bulunduğu iktidarda muktedir ve kalıcı olamayan CHP, Kılıçdaroğlu ve ekibi eli ile, muhalefeti bile becerememe konumuna itelenmiş bulunmaktadır. Sergilenen beceriksizliği, daha gerilere gitmeksizin 7 Haziran 2015’de yapılan seçim sonrasındaki gelişmeler ile örneklemek isterim. 2012 seçimlerinden sonra, TBMM Başkanını sürekli olarak tek başına belirleyen, AKP,7 Haziran 2015 seçiminde bu olanağı yitirmiş, muhalefet 13 yıl sonra,kendi içinden, bir Başkan belirleme fırsatını ele geçirmişti. Y-CHP/Kılıçdaroğlu ana muhalefet olmanın gerektirdiği bu süreci yönetememiş, TBMM Başkanlığını, yeniden AKP’ne armağan etmiştir. Kılıçdaroğlu ve ekibi, ortak bir hükümet oluşturma konusunda da üzerine düşen görevi yapamamış, kendisine verilmeyen başbakanlık görevini, yine basın aracılığı ile Bahçeli’ye armağan etmiş ve ancak ret yanıtını almıştır. Kılıçdaroğlu ve ekibi, hükümet kurmamakla görevli AKP ekibi ile, birbirlerini keşfediş görüşmeleri ile, kamuoyunu oyalamayı başarmışlar(!) ve RTE’nun tuzağına düşerek, muhalefetin kazandığı seçimi yinelemesine katkıda bulunmuştur. Daha da kötüsü, Kılıçdaroğlu ve ekibi, Anayasal görevi ve hakkı olan “Seçim Hükümeti”nde yer almayı da ret ederek, alanı tümü ile AKP’ye terk etmiştir. Ve AKP’nin tek başına iktidara gelmesinin taşlarını döşemiştir. “Çatışmasızlık” döneminde sürdürülen çözüm sürecini, trafik polisliğine soyunarak, TBMM’ne yöneltme söyleminin ötesine geçememiştir.

Devşirilmiş kadrosu ile “karmaşık takım” görüntüsü veren Y-CHP, 7 Haziran seçim sonrasını yönetememesi,Kasım seçimleri sonrasındaki yeniden üstlendiği ana muhalefet sorumluluğunu da üstlenemeyeceğine ilişkin kimi ip uçları vermeye başladı. Bu savımı kanıtlayıcı örnekleri, parti içi çekişme yada söylem çeşitliliğinden örneklemeyeceğim. Bunlar için örneklerimi, Kılıçdaroğlu’nun iki değerlendirmesi ve AKP’den ihraç edilecek kurucularından Yakış’tan örnekleyeceğim.


Kılıçdaroğlu,yeni yıl nedeni ile yazdığı yazısında, ülkenin bir bölgesinde cephe-sokak savaşı derinleşir, IŞİD saldırıları giderek tırmanırken, sanki Türkiye’de yaşamıyormuş, uzaydan Ankara’ya inmiş bir garip yaratık  gibi “Türkiye’nin üzerindeki kara bulutlar dağılacak” diyerek, Polyannacılık sergileyebilmektedir. Muhalefeti bile başaramayacağının bir başka örneği ise, 30 Aralık’ta Başbakan ile yaptığı görüşmede öne çıkanı “12 Eylül’ün izleri silinecek”diye sunmasıdır. Ufkun ötesini görerek bugünün sorunlarını çözümlemek uğraşı vermesi gerekenlerin, üzerinden 36 yıl geçmiş 1980’nin 12 Eylül ile hesaplaşmayı öne çıkarması ve günümüzün ve geleceğimizin sorunlarını, 36 yıl önceki darbeye havale etmek kolaycılığı ve hayali batağına gömüldüğünü göstermektedir. Oysa ki, günümüzde yaşanan siyasal ve rejim bunalımının kökeninde 1980’nden daha çok, 2010 12 Eylülü’nün var olduğunu görme körlüğüne düştüğünün kanıtlarından birisidir.23üncü dönemde sahnelenen anayasayı değiştirme oyunundan, 7 Haziran sonrası “hükümet nasıl kurulmaz”  tiyatrosundan sonra, varolan Anayasayı, yasaları, etik değerleri, ettikleri yemini bile büyük zevk ve iştahla ayaklarının altına alanlarla, “ özürlükçü demokrasi anayasasını” başaracağını umarak yola çıkmak, öncelikle CHP tabanının aklı ile alay etmenin ötesinde bir anlam taşımamaktadır. Asgari demokratlık, kendinize yöneltilmesini istemediklerinizin, başkalarına yapılmasına karşı çıkmayı gerektirirken, CHP Yönetimi, demokrasinin onsuz olunmazı olan siyasal partilerden HDP’nin gayrimeşru konuma düşürülmesine sessizce onay vermektedir. Anamuhalefet Partisi görev ve sorumluluğunu üstlenen CHP Başkanı, laiklik konusunda da, AKP Hükümetlerinde Dışişleri Bakanlığı yapmış kurucusu  Yakış kadar bile duyarlılık gösterememekte, din kurallarının ana rahminden başlayarak, mezara kadar olan tüm alanlarını kapsar boyuta erişmesine de seyircilik etmektedir. Son söz olarak, iktidarları muhalefet yaratır. Bu nedenle, iktidarın olumsuzluklarından, yarattığı toplumsal, siyasal ve ekonomik zararlardan, onu iktidarda sürekli kılan CHP liderliğinin de büyük sorumluluğu bulunmaktadır.21.01.2016
İçinde yer aldığım "ÖNCE DEMOKRASİ GİRİŞİMİ" adı altında toplanan 237 insan tarafından,19,07.2016  günü yayımlanan  "Darbe Girişimini Lanetliyoruz; Anayasa Kurumlarını Hukuk Devletinin Gereklerine Saygıya Çağırıyoruz"başlıklı bildiri: 

1.    Askeri darbe girişimini açık ve kesin bir dille lanetliyoruz.
 
2.    Darbe girişimi nedeniyle yaşamını yitirenleri saygı ile anarken, yakınlarının derin acısını paylaşıyoruz.
 
3.    Türkiye’de bundan böyle askeri darbe girişiminin yapılamaması için gerekli önlemler acilen alınmalıdır. Anayasa’nın 98’inci maddesi uyarınca hemen bir ARAŞTIRMA KOMİSYONU kurulmalı, etkili bir araştırma sonucunda ulaşılan sonuçlar kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Görevde ihmalde bulunanlar istifa etmeli, sorumluluk mekanizmaları çalıştırılmalıdır.
 
4.    Alınacak tüm önlemler, HUKUK DEVLETİ eksenine dayanmalıdır.
 
5.    Darbe girişiminin engellenmesi ardından yaptırım mekanizması, Anayasa’nın ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin amir hükümlerine saygı gözetilerek işletilmelidir.
 
6.    Arama, yakalama ve gözaltı işlemleri, bu çerçevede yürütülmeli; soruşturma aşamasında haklarında suç isnadında bulunulan kişilere, MASUMİYET KARİNESİNE aykırı şekilde "suçlu" gibi muamele edilmemelidir.
 
7.    Tutuklama, yargı kararı ile gerçekleşen istisnai bir işlemdir. Adalet Bakanı, yargı organlarını etkilemekten kaçınmalıdır.
 
8.    İşkence, kötü ve aşağılayıcı muamele, “İNSANLIK SUÇU” dur. Darbe girişimini izleyen gün basına yansıyan fotoğraflar, Anayasa'yı askıya almaya çalıştıkları iddia edilen kişilere Anayasa'nın 17'nci maddesine aykırı muamele edildiğini göstermiştir.
 
9.    Adil yargılama gereklerine titizlikle uyulmalıdır.
 
10.  Askeri hiyerarşik yapı gereği, darbe girişimine karışan askerlere kolektif işlem yapılmamalı; özelikle düşük rütbeli askerlere yönelik soruşturmalarda Anayasa'nın "KANUNSUZ EMİR" başlıklı md. 137/son’da işaret edilen istisnalar dikkate alınmalıdır.
 
11.  İnsan hakları hukuku gereği, “ÖLÜM CEZASI” geri getirilemez; getirilse dahi geçmişe dönük olarak uygulanamaz.
 
12.  Kitleler, sürekli şiddeti tahrik edici şekilde sokağa çağrılmamalı; kaba güç kullanımını özendirici nefret söyleminden kaçınılmalıdır. Sokakta suç işlenmesine izin verilmemeli. Suça karışanlar hakkında derhal ETKİLİ SORUŞTURMA başlatılmalı, hızlı, bağımsız ve etkili bir soruşturma sonucuna tespit edilen suçlulara karşı caydırıcı cezalar verilmelidir.
 
13.  Türkiye’nin uluslararası toplum önündeki HUKUK VE DEMOKRASİ sınavında başarılı olmasının ilk şartı, yasama, yürütme ve yargı organlarının, Anayasa’ya ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ile hukukun genel ilkelerine saygı konusunda görüş birliğinde olmasıdır.
 
14.  Anayasa'ya eylemli şekilde aykırı hareket edenler, Anayasal düzene karşı kalkışmalara zemin hazırlamaktadırlar: ANAYASA'YI ASKIYA ALMAYA ÇALIŞANLARA KARŞI ANAYASA'YA AYKIRI TEDBİRLERİN UYGULANMASI ÇELİŞKİDİR. ANAYASA YÜRÜRLÜKTEDİR! SUÇLA MÜCADELE, İNSAN HAKLARINA DAYANAN, DEMOKRATİK, LAİK, SOSYAL HUKUK DEVLETİNE UYGUN ŞEKİLDE GERÇEKLEŞTİRİLMELİDİR! Bu nedenle, darbeye karşı tavır ve eylemler, dini politikaya alet etmeyi meşru ve haklı kılamaz.
 
15.  SONUÇ OLARAK; darbeye ve darbeci yaklaşıma kesinlikle karşı olduğumuzu yinelerken; darbe girişimi bahane edilerek sivil ve seçilmiş makamların da darbe hukuku uygulamasına, Anayasa’nın ve özellikle İNSAN HAKLARI alanındaki bağlayıcı uluslararası yükümlülüklerimizin askıya alınmasına da karşı olduğumuzu,


KAMUOYUNA SAYGI İLE DUYURURUZ.

20 Temmuz 2016 Çarşamba

MİNE SÖĞÜT,CUMHURİYET,20.07.2016

Allah seni bilhassa okumuşların şerrinden korusun gerçekten. Okumuş ve okuduğunu doğru anlamış insan tehlikelidir. 
Gelip sana tarih boyunca kayda geçen tüm yaradılış efsanelerinden dem vurup tanrı olgusunun evrimi üzerine akılcı ve bilimsel felsefi nutuklar atabilir. 
Metafizik nedir, mantık nedir, rasyonel nedir irrasyonel nedir, didik didik edebilir. 
Ondan kork sahiden. 
Konuşmasına izin verir, dediklerini dinlersen şüpheyle tanışırsın. 
Nevrin döner, dünyan ayağının altından kayar gider. 
Okumuş sana tutar iki laf eder, varlığın anlamsızlaşır; boşluğa düşersin, orada bir başına bitersin. 
İlahi bir sorumluya havale ettiğin tüm meseleleri gökyüzünden indirir, o dar ve cılız omuzlarına öyle bir yıkar ki, kendi insanlığının altında ezilir gidersin. 
Sana insanın evriminden bir bahseder, şapkan uçar. 
DNA der, genetik bilim der, biyolojik çeşitlilik içinde insanın yeri şudur budur der, dengeni yitirirsin. 
“Hadi soyut meseleleri boş ver” der; “Sana biraz bugünden, somut meselelerden demokrasiden, hak ve özgürlüklerden, örgütlenmenin öneminden bahsedeyim” diye yükselir. 
Emek sömürüsünden girer; sendikal haklardan çıkar; kapitalizmin sana aklını nasıl yedirdiğini bir bir örnekler. 
Seyretmelere doyamadığın reklamlara, dizilere, haberlere, şovlara bir ton laf eder; 
Tükettiğinden çok üreten ve bu vesileyle bizzat yarattığı artı değer tarafından hızla değersizleşen insanın acizliğindeki hatalara parmak basar. 
Sen tut o parmağı o an dibinden kopar. 
Yoksa aklın şaşar, yoldan çıkarsın. 
Her şeyi sorgularsın. 
İçtiğin kansorejen kola, yediğin GDO’lu mısır falan hep boğazına dizilir. 
Seni önce hasta eden sonra da çok pahalı yöntemlerle tedavi eden sağlık sektörünün al takke ver külah dolaplarına bindirir, başını döndürür. 
Yeme” der “O pis şeyleri; televizyon seyretme, kendine güven, patronuna başını eğme, hakkını istemeyi bil, soru sor, kendini ifade et, diren”
“Kadın hakları” der, “İnsan hakları” hatta “Hayvan hakları” der. 
Seni şapşala döndürür o bilmişliğiyle. 
Hatta “Devlet ne ki” der. “Sana hizmet etmesi gerekirken başına bela kesiliyor. 
İşini göreceği yerde işini bitiriyor.” 
“Takma artık şu kalpazan devletleri” der. 
“Tüm devletler savaş ekonomisi diye kirli bir pazara kurmuş tezgâhını, halkları birbirine düşürüp kodamanların cebini doldurmaya yarıyorlar. Birbirleriyle işbirliği yapıp toprağın üstünü, altını hatta gökyüzünü ve uzayı bile kapışıyorlar”. 
Hızını alamaz, “Sınır ne ayol” der, sana.
Üçüncü cinslerden, dördüncü, beşinci cinslerden, cinsel özgürlüklerden falan bahseder. 
Aklını alır valla. Tercihlerinden şüpheye düşersin. 
Bırak” der güneşi “içeri girsin”
Okumuşun şerri fenadır, yamandır, şeytandır. 
Seni insanlığından utandırır, uykundan fena uyandırır. 
O yüzden şimdi al sopayı çık dışarı. 
Gördüğün ne kadar okumuş varsa saldır üstlerine. 
Hatta becerebilirsen sallandır birkaç tanesini meydanlarda. 
Bak bakalım geri kalan okumuşlar bir daha ağızlarını açabiliyorlar mı? 
Sana bilimden, felsefeden, zamanın ve mekânın sonsuzluğundan, değerlerin göreceliğinden, uygarlık tarihinden, ütopyalardan bahsedebiliyorlar mı? 
Hâlâ “Dünya tepsi gibi düz değil yuvarlaktır ve öküzün boynuzları üzerinde değil sonsuz boşlukta durmaktadır” diye inat edebiliyorlar mı? 
Okumuşun şerrinden kork! 
Ve onu gördüğün yerde taşla, tüfekle, küfürle, tehditle, elinde o an ne varsa, tüm gücünle sindir. 
Şiddet okumuşun panzehiridir. 
Muhtaç olduğun kudret; 
Sana her türlü ruhsatı tanıyan gözü dönmüş iktidarın korkunç niyetinde alenidir.

9 Haziran 2016 Perşembe

YÖK-YDK BAŞKANLIĞINA
BİLKENT / ANKARA

4 Mayıs 2016 günlü YÖK-YDK toplantısında temsilcisi olduğum Eğitim-Sen Üyesi Çukurova Üniversitesi FEF Arkoloji Bölümü öğretim üyelerinden Yrd.Doç.Dr.Serdar Girginer tarafından, kurumunca verilen disiplin cezasına ilişkin itirazı görüşülmüş ve dosyanın, soruşturmanın eksik ve yetersiz olması nedeni ile, ÇÜ Rektörlüğüne geri gönderilmesine karar verilmişti.

Görüşmenin tamamlanmasından sonra, karar özetini içeren tutanağın imzaya açılmasını ve imzamı da taşıyacak karar özetinin tarafıma verilmesini istemiştim. Ancak, YÖK-YDK Başkanı Sayın Saraç, bu istemimi ret etmiş ve karar özeti tutanağının tutulmayacağını ve tarafıma bir örneğinin verilmeyeceğini bildirmesi üzerine, toplantı salonundan ayrılmıştım.

Başkan Saraç, bu eylem ve kararına dayanak olarak, AYM’nin 2547 S.Yasanın 53/b maddesini iptal etmesinden ve bu iptal kararından sonra, bu maddeye dayalı olarak çıkartılan DY ile,disiplin amir ve kurullarının yoklukla sakatlandığına ilişkin idare mahkemeleri ile Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu kararları doğrultusunda yaptığım durum saptamasını gerekçe olarak göstermiştir. Bu yalnız benim savım değildir. Bakanlar Kurulu tarafından TBMM Başkanlığına,en sonu 20.05.2016 günlü sunulan Tasarının gerekçesinde de şu biçimde yer almaktadır: “…657 Sayılı Kanunun 1 nci maddesinin üçüncü fıkrasında özel kanunlarına atıfta bulunulan yükseköğretim personeline uygulanmakta olan ve 2547 sayılı Kanunun 53 üncü maddesine dayanılarak çıkarılmış bulunan 21.08.1982 tarihli ve 17789 sayılı RGde yayımlanan Yükseköğretim Kurumları Yönetici,Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliğinin AYM kararında belirtilen hususları düzenleyen hükümlerinin yasal dayanağı kalmadığından, konu hakkında yasal düzenleme yapılması zaruriyeti hasıl olmuştur…”   Başkan Saraç, “varlığını kabul etmediğiniz DY’nden kaynaklı istemde bulunamayacağımı” belirtmiştir.

Oysa Başkanlığınız, AYM’nin iptal kararından doğan boşluğun giderilmesi konusunda, TBMM’nin harekete geçmesi konusunda gereken girişimlerde bulunmadığı gibi, hukuk ve yasa dışılığı, yüksek yargı kararları ortada iken, sürdürerek, daha önce durdurduğu disiplin işlemlerini, bu kez de 657 S.Devlet Memurları Yasası’na dayandırmıştır.

Başkan Saraç, bu tüden bir davranış içine girerek, keyfiliğin, yasa ve hukuk tanımazlığın yeni bir örneğini sergilemiş ve suç işlemiştir. Bunun da nedeninin bilisizlik olduğu düşüncesindeyim. Çünkü, YÖK Genel Kurulu’nun, durdurduğu disiplin işlemlerinin yeniden başlatılması kararı, 657 S.DMY dayanmaktadır. Bu yasa ve bu Yasaya dayandırılan, 17.9.1982 gün ve  8/ 5336 Sayılı Bakanlar Kurulu tarafından kabul ve ilan edilen “  Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri Hakkında Yönetmelik”in, “Kurulların Görüşme Usulü” başlıklı 13.maddesinin son fıkrası “ karar özeti üyeler tarafından imzalanan bir tutanakla tespit edilir” buyurmaktadır.
Yani, yürürlükten kalkmış DY ve  yasal dayanağı kalmamış YÖK-YDK  gerçeğini ortaya koymak, üyelerimizin disiplin işlemlerinin görüşüldüğü ve Sendikamıza göre “korsan” bir kurulda zorunlu olarak yer almak durumunda kalmamız, Başkanlığın görevini yapmama ve bir hakkın  kullanılmasını engellemenin gerekçesi kılınamaz. Ayrıca, bu konuda YÖK-YDK, Mardin Artuklu Üniversitesi çalışanlarından olan Hüseyin Derintekin’in dosyasında da, karar özeti tutanağının düzenlenmemesini kötüye kullanarak, önerilen devlet memurluğundan çıkarma cezasını, temsilci olarak katıldığım oturumda, önce ret etmiş, arkasından ise, Hüseyin Derintekin’i, savunmanı ve sendika temsilcisi olarak benim bulunmadığım korsan bir ikinci toplantıda, önerilen devlet memurluğundan çıkarma cezasına dönüştürmüştür. Bu korsan ikinci toplantı ve alınan ikinci karar, yasa ve yönetmeliklere aykırı olduğu gibi, etik değerlere de aykırı olup, olması gereken güvenimizi yok etmiştir.
Sizi yeniden, görevinizi, kendi keşfettiğiniz yasa ve yönetmeliklere uygun davranışa çağırıyorum ve tarafıma 04.05.2016 günkü karar özet tutanağının imzaya açılarak, bir örneğinin tarafıma verilmesini istiyorum.
Kaygı ve üzüntülerimle. 05.05.2016                                                 Prof.Dr.Mustafa Altıntaş
                                                                                                             YÖK-YDK Üyesi
                                                                                                          Eğitim-Sen Temsilcisi

            Not:Bu başvuru Bilgi Edinme Hakkı Yasası uyarınca yapılmıştır.