5 Ağustos 2016 Cuma

ÖNCESİ VE SONRASINDA 15 TEMMUZ KALKIŞMASI KONUSUNDAKİ DEĞERLENDİRME:

Askeri darbeden söz edenler, nedense askere darbeden hiç söz etmiyorlar. Oysa Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik 2008 yılından beri gerçekleştirilen darbeler, emperyalizmin Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması projesinin en önemli adımlarından birisidir. Bugün yaşananları bu çerçevede anlamak gerekir.
Askere yönelik birinci darbeyi Recep Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen birlikte gerçekleştirdiler. Kamuoyunda “Ergenekon”, “Balyoz” ve “Casusluk”  olarak bilinen sahte yargı süreçleriyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerine bağlı TSK komutanları ve askerleri tutuklandı ve yıllarca hapiste yattılar.
Askere yönelik ikinci darbeyi yine Erdoğan ve Gülen birlikte gerçekleştirdiler. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Gülen’in güdümündeki komutanlar kilit noktalara yerleştirildi. Bu süreç Erdoğan’dan önce başlamış olsa da, AKP döneminde, özellikle 2008-2011 yılları arasında hız kazandı.
15 TEMMUZ İLE BİRLİKTE ORTAYA ÇIKTI
Askere yönelik üçüncü darbe, 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle gerçekleşti. Bu darbenin kimler ve hangi odaklar tarafından gerçekleştirildiği hala yargı tarafından araştırılıyor olsa da, darbe girişiminin arkasında büyük ölçüde Fethullah Gülen’in güdümündeki odakların olduğu konusunda neredeyse bir görüş birliği oluşmuş durumda. Bu darbe girişimi, Erdoğan-Gülen arasında sonradan ortaya çıkan anlaşmazlıklar sonucunda Erdoğan’a karşı gerçekleştirilmiş olsa da, emir-komuta bütünlüğü ve hiyerarşik zincire aykırı olarak gerçekleşen bu girişim, aynı zamanda TSK’ya yönelik bir darbedir.
15 Temmuz darbe girişimi, eğer ortaya atılan iddialar gerçekse, Fethullah Gülen adlı emekli imamın, TSK’yı bile hangi boyutlarda ele geçirdiğinin göstergesidir. TSK içinde böyle bir örgütlenmenin var olduğu her zaman tahmin ediliyordu, ancak bu örgütlenmenin hangi boyutlarda olduğu tam olarak bilinmiyordu. 15 Temmuz ile birlikte bu da ortaya çıktı.
Askere yönelik dördüncü darbe de, ne yazık ki, Erdoğan tarafından dün gerçekleştirildi. Kanun Hükmünde Kararname ile Genelkurmay Başkanı’nın yetkileri kısıtlandı, Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri komutanlıkları Milli Savunma Bakanı’na ve Harp Akademileri, Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde kurulması öngörülen bir üniversiteye bağlandı; ayrıca askeri liselerin kapatılması kararı alındı. Ayrıca, Başbakan Binali Yıldırım’ın yaptığı açıklamaya göre, İmam Hatip mezunları için de Harp Akademileri’nin yolu açıldı!
Bu kararın hem Anayasa’ya hem de Olağanüstü Hal yasasına  aykırı olmasıyla, ayrıca bu kararın TBMM devre dışı bırakılarak alınmasıyla ilgili hukuksal sorunlar bir yana, TSK’nın iç işleyişi, birliği, bütünlüğü ve istikrarı açısından doğuracağı sorunlar da açıktır. Bunların bir kısmı medyada yer aldı, ayrıca Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ da, dün CNN Türk’te, “Tarafsız Bölge” programında yaptığı açıklamalarda, bu sorunları çok açık bir biçimde özetledi. Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım, İlker Başbuğ’un bu açıklamalarına mutlaka kulak vermeli ve bu vahim hatadan en kısa sürede dönmelidirler.
Bu uygulamaların TSK’yı güçlendirmeyeceği, aksine daha da zayıflatacağı çok açıktır. Yetkileri kısıtlanmış bir Genelkurmay Başkanı’nın TSK üzerinde bir otorite kuramayacağı çok açıktır. Bu durumda Milli Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı arasında yetki ve etki karmaşasının ve çatışmasının çıkması yüksek olasılıktır. Genelkurmay Başkanı, zaten Başbakan’a ve Bakanlar Kurulu’na bağlıyken ve ona karşı sorumluyken, Genelkurmay Başkanlığı’nın idare etmesi ve komuta etmesi gereken Kara, Hava ve Deniz kuvvetleri komutanlarının ayrı bir makama, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması kadar anlamsız bir şey olamaz.
KENDİ ELEMANLARINI KENDİLERİ YETİŞTİREMEZ HALE GELECEKLER
Benzer bir biçimde, Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri’ne bağlı Harp Akademileri’nin de Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması, kuvvet komutanlıklarıyla, o komutanlıklar ve ona bağlı birimler için yetiştirilen askerlerin bağlantısını tamamıyla kopartacaktır. Başka bir deyişle, Kara, Hava ve Deniz kuvvetleri kendi elemanlarını kendileri yetiştiremez hale geleceklerdir.
İmam Hatip mezunlarının Harp Akademileri’ne girmesinin yolunun açılması ise tam bir skandal ve rezalettir. Bu, TSK’nın, AKP eliyle, İslamcıların ve dincilerin eline geçmesinin yolunu açmaktan başka bir şey değildir. Bir yandan TSK’dan Fethullah Gülen’in İslamcılarını çıkartıp, öte yandan TSK’ya Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin İslamcılarını sokmak, sorunun çözümü olmadığı gibi, Anayasa’ya aykırı olan anti-laik yapılanmanın TSK içine de çörekleneceğinin ve TSK’nın da kendi içinde bölünmeye devam edeceğinin habercisidir. AKP iktidara geldikten sonra,  İmam Hatip okullarının sayısını yaklaşık dört kat arttırmıştır. Bu, Türkiye’deki camiilerin imam gereksinimini karşılamak için değil, eğitim sistemini dincileştirmek için gerçekleştirilmiş bir hamledir. Bugün İmam Hatip okullarının ve buradan mezun olanların sayısı, camiilerdeki imam ihtiyacının çok ötesindedir.
Kısacası, tüm bu uygulamalar, bir yandan TSK’nın siyasallaşması ve AKP’leşmesi sonucuna, bir yandan da, TSK’nın daha fazla bölünmesine ve parçalanmasına yol açacaktır.
Ayrıca, getirilmeye çalışılan yapı tamamıyla güvensizlik üzerine kurulu bir yapıdır ve böyle bir yapıyla hiçbir sivil seçilmiş iktidar, bu kadar büyük bir orduyu yönetemez. Genelkurmay Başkanı’nın yetkilerini Milli Savunma Bakanı’na bağlamak Genelkurmay Başkanı’na bir güvensizliğin, Harp Akademileri’ni de Milli Savunma Bakanlığı’na bağlamak, Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri komutanlarına yönelik bir güvensizliğin göstergeleridir. Bir ülkenin ulusal ve uluslararası güvenliğini sağlamak konusunda bu kadar kilit öneme sahip bir kuruma yönelik böylesine büyük bir güvensizlik, o ülkenin sonunu hazırlamaktan başka bir işe yaramaz.
15 Temmuz darbe girişiminde, Genelkurmay Başkanı ile Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri komutanları halk tarafından seçilmiş olan hükümete sahip çıktıkları ve darbeye karşı koydukları halde, hatta darbenin mağduru oldukları halde, şimdi Erdoğan ve AKP tarafından güvenilmez kişilermiş gibi muamele görüyorlar. Üstelik sadece onların şahsı  değil, kurumun ve makamın kendisi de güvenilmez bir kurum ve makam muamelesi görüyor.
Erdoğan’nın ve AKP’nin şu anda yapması gereken, TSK içindeki Fethullah Gülen örgütlenmesini ortadan kaldırmaktır. Kurumun içindeki makamların yetkilerini ortadan kaldırmak ve TSK’yı daha da zayıf hale düşürmek değildir.
15 Temmuz darbe girişimi, Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın bir girişimi olmadığı halde, hatta onlar darbenin mağduru oldukları halde, onlara bağlı emir-komuta zinciri ihlal edildiği halde, yetkileri kısıtlanan onlar oluyor! Bu nasıl bir mantık?! Bu nasıl orantısız bir tepki ve önlem?!
BAŞBUĞ’DAN ÇOK ÖNEMLİ AÇIKLAMALAR
TSK içindeki Fethullah Gülen örgütlenmesinin nasıl gerçekleştiğini İlker Başbuğ dün açıkladı. “Önce bu teşhisi koymak, ondan sonra ona göre tedavi yöntemi uygulamak gerekir” dedi. İlker Başbuğ özetle şunların üzerinde durdu:
1) TSK içinde Personel Alımı, Adli Müşavirlik ve İstihbarat birimlerinin Fethullah Gülen cemaatinden temizlenmesi gerekir. Çünkü TSK içinde genel bir temizlik yapılabilmesi için öncelikle buraların temizlenmesi lazım. TSK içinde bu denetimi yapmak ve kimin kim olduğunu araştırmak ve belirlemek yetkisine sahip birimler bunlardır.
2) MİT’in, MİT ile TSK arasındaki bağlantının geliştirilmesi doğrultusunda yeniden yapılandırılması, MİT’in sadece sivil yöneticilerden oluşmaması, ayrıca MİT’in de Fethullah Gülen cemaatinden temizlenmesi gerekir. Çünkü askerlerin TSK dışındaki hareketlerini ancak MİT takip edebilir. TSK istihbarat birimlerinin bu konuda bir yetkisi yoktur.
Bu bağlamda, İlker Başbuğ çok önemli bir bilgi de verdi ve kendisinin Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde, TSK’dan atılan askerlerin MİT tarafından kendilerine iletilen raporlara dayandırılarak atıldığını ve Fethullah Gülen cemaatine üye olan TSK üyeleriyle ilgili kendilerine MİT tarafından hiçbir raporun iletilmediğini açıkladı. Başbuğ, MİT’ten sürekli, Gülen’e rakip olan “Kurdoğlu cemaatiyle” ilgili raporların geldiğini bildirdi.
Başbuğ’un bu sözlerinden çıkan sonuç şudur: Sadece TSK içinde değil, MİT içinde de ciddi bir Fethullah Gülen örgütlenmesi mevcuttur.
Yapılması gereken bunlarken, TSK’nın yıllardır Fethullah Gülen ile Recep Tayyip Erdoğan arasında bir şamar oğlanına dönmüş olması ve sürekli darbe yemesi kabul edilebilir bir şey değildir. TSK’nın iç yapısı, birliği ve bütünlüğü ters yüz edilerek, Fethullah Gülen’e karşı mücadele verilemez, ayrıca TSK’yı zayıflatmak isteyen emperyalizmin eline de altın tepsi içinde bir koz verilir. Fethullah Gülen’in ve Recep Tayyip Erdoğan’ın din fetişizmi ve din takıntısı, yani laiklik ilkesini benimsemiş dindarlığın yerini, laiklik karşıtı İslamcılığın ve dinciliğin almış olması, Türkiye’yi bir felakete sürüklemeye devam etmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Avrupa Birliği’nin, bağımsız, uygar ve laik bir Türkiye için mücadele veren Mustafa Kemal Atatürk’ün değerini anlamadığı ve/veya anlamak istemediği kesin. Bu onların utancı ve ayıbıdır. Ama, başta iktidar partisi AKP olmak üzere, Türkiye içindeki siyasi partiler de Atatürk’ün değerini anlamamakta ısrar ederlerse ve eski hastalıklarını sürdürmeye devam ederlerse, Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılını bile kutlayamaz hale gelir.

Örsan K. Öymen

4 Ağustos 2016 Perşembe

Demokratik,laik ve sosyal hukuk devletine gönül vermişler, komünistler,sosyalistler ve aklı başında olan,aklını başkalarına tapulamayanlar tarafından uzunca bir zamandır seslendirilen, işaret edilen ve karşı çıkılan suçlular ve ortakları, bir yandan darbeyi "Allahın lütfu" diye kutsarken öte yandan da, işledikleri nedeni ile "rabbim de, milletim de bizi affetsin" diye yalvarmaktalar, ancak af çağrısı yaptıkları suçlarını işledikleri görev yerlerini de bırakmamaktadırlar. Ben af yetkimi kullanmıyorum ve bunların öncelikle bulundukları görev yerlerini bırakmalarını, ve hukukun üstünlüğünün gözetileceği Cumhuriyetin yargıçları tarafından yargılanmalarını istiyorum. Suç ortakları arasında üleşim kavgası nedeni ile, 15 Temmuz kalkışmasında canlarını yitirmiş insanlarımız ise, af haklarını kullanacak durumda da değiller. Merak ettiğim, her akşam demokrasi meydanına taşınan yığınların, darbe yapmaya kalkışanlara yardım ve yataklık ettiklerini itiraf edenlere yönelik desteklerinin nasıl devam edeceğidir. Affedilecekler arasına tanrıları onları da alır mı? Dünün darbe severleri, günümüzün darbe-savarları(!), önümüzdeki günlerde hangi sıfatla sokaklara salınacaklardır?Asıl cin ve cinlik, bu güruhların gözlerini bağlamak, akıllarını tutsak etmek değil mi?Anlaşılıyor ki cin ve cincilik çok yaygın bir siyaset ve ticaret bezirganlığına bürünmüş. 04.08.2016

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Şentürk Hocam, ben ilk soluk almaya başladıktan bu yana öğrenci, akademik mesleğe katılım yılı olan 1969'dan bu yana da öğretmenim. Sanırım bu özelliğimi de, akıl sağlığım yerinde oldukça, son soluğumu verinceye kadar da sürdüreceğim. Her zaman için öğüt verilmeye de, doğrularımın yeniden sorgulamama neden olan katkılara da açığım.Bunda küçümsenilecek yada övgülenecek bir yan da göremiyorum. Ne benim,ne de sizin birbirimize anlatamayacak davamız yoktur. Ankara'ya geldiğinizde konuğum olursanız bundan mutluluk duyarım ve birikiminizden yararlanma olanağını da yakalamış olurum.Tek sindiremediğim ise, koalaycılık ve slogancılık, yerli-yersiz "vtan,millet,Sakarya nutuklarının" atılmasıdır. Ben, hoşuma gidecek,ancak işime yaramayacak övgüler yerine, hoşuma gitmeyecek ama işime yarayacak söylemlerden tad alırım. ADD'nin kurucularından,ilk genel başkan yardımcılarından ve Sevgili Aksoy Hoca'nın aramızdan kopartılmasından sonra ilk genel başkan vekilliğini üstlenmiş biri olarak da, Atatürk bezirganlığı yapılmasından da hiç mi hiç hazzetmem.Size iyi günler dilerim.Belki bir fırsat bulduğumda Van'da da görüşme umutlarımla.30.07.2016
 Sevgili Şentürk Hoca, yaşadığınız olay içinde ben olsaydım,güvenlik güçlerine koşturmaz, böyle bir çıkış yapan kimseyi anlamaya çalışır,payilaşımınızın sonunda yaptığınız çağrıyı, öncelikle onunla paylaşırdım. Çocuğu da yanıma çağırır, bu türden çıkışlardan ürkmemesi gerektiğini anlatmaya çalışırdım. Eee, Türkiye günümüzde, fikri,vcdanı,irfanı özgür bireyler yetiştirmeyi gerisinde bıraktı. Kindar ve dindar kuşaklar yetiştirme,resmi politika. FG Hareketi, altın nesil yetiştirmek istiyordu. Alanda çarpışanlar kindar ve dindar kuşaklar yetiştirmeyi kendileri için erek görenler ile, kendi altın nesillerinin konumlarını yitirmek istemeyenlerdir.Yeniden fikri,vicdanı ve irfanı özgür kuşaklar yetiştirmeyi birincil görev olarak almalıyız. Ancak çevremizdeki akademiya ile bunu ne kadar başarabiliriz,bunu bilmiyorum.Esenlik dileklerimle.
SEVGİLİ FEYSBUK ARKADAŞLARIM...
Çoğunuzun bildiği gibi 17 yıldır Van'da yaşıyorum...Sanıyorum pekçok arkadaşımdan daha fazla güzel ülkeme reva görülenlere doğrudan tanık oluyorum.
FETÖ'nün bu topraklar üzerine kurguladığı ve hepimizin nihayet bir iyice anladığı korkunç planlarının Yüzüncü Yıl Üniversitesi'ndeki ilk denemesini ve geride ne acılar bıraktığını -doğrudan içinde yaşamış biri olarak- sizlerle daha önce paylaşmıştım. Öte yandan bölgenin özel durumu hepimizce malûm...başka türlü ne acılar yaşatıldı ve yaşatılmakta analarının kınalı kuzularına...
...
Bu akşam arkadaşlarımla kente gittik, birşeyler yemek için...biraz da moral olsun diye...tam masadan kalkmak üzereyken bir araçtan 13-14 yaşlarında elinde Türk Bayrağı sallayan bir çocuğa hemen önümüzden geçen bir adamın ''burası kürdistan o... çocuğu'' diye haykırmasını duyduk. Önce yok olamaz, bu cüret, bu küstahlık...yanlış duymuş olmalıyız dedik birbirimize bakarak; ama işittiğimiz doğruydu...yakındaki güvenlik görevlilerine durumu hemen bildirdik ama o çoktan uçup gitmişti...
Benim güzel ülkem...ne çok sorunla aynı anda boğuşmak zorunda kalan...
O an çok öfkeliydim...o an, siz sevgili arkadaşlarıma ben de bir çağrı yapma gereksinimi duydum...hem de hemen...
Gün; hangi görüşten, hangi inançtan olursak olalım darbesiz, barış ve huzur içinde, birbirimizin haklarına ve düşüncelerine saygılı olmayı birlikte becerebildiğimiz yarınlara özlemi haykırma günüdür. Bir diğerini ötekileştirmeyi, bir diğerine laf çakma yarışını bir kenara koyarak...sağduyuyu elden bırakmadan...becerebilmeliyiz...evet bunu yapabilmeliyiz... hepimiz ülkesine sevdası olan...
Zühre-Van
29.07.2016
 
Zuhre Senturk
30 Temmuz, 01:27
 
Sevgili hocam, eleştirinizi yapmanız gereken son kişi olmalıydım aslında...yazımda da belirttim, siz de çok iyi biliyorsunuz; çevrenizdeki akademisyenlerin sırça saraylarında oturmayı sürdürdükleri 17 yıldır ben tam da sözünü ettiğiniz gerekçelerle doğunun doğusundaki bir bölgede yaşamı seçtim...o saraylarda ben de pekala oturup, oturduğum yerden söylemlerimi sürdürebilirdim. 17 yılda derslerine girdiğim-girmediğim yüzlerce gençle olan diyaloğumu belli ki hiç bilmiyorsunuz...oysa zaman zaman bu platformda da paylaşmıştım...gerçekler ve yaşananlar sizin oralardan görüldüğü gibi değil...''sizin yerinizde ben olsaydım'' demişsiniz...niçin olmadınız ya da niçin olmuyorsunuz sevgili hocam?...
Bu yanıt, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof.Dr.Zühre Şentürk'e, verdiği yanıt üzerine gönderilmiştir.Bu yazışmaya neden olan paylaşımları altta izleyebilirsiniz. 30.07.2016

Sevgili Şentürk,sanırım düşüncelerimi açıklamada yetersiz kaldım.Ben, teker teker sivrisineklerle uğraşma yerine, sivrisineklerin üremesine neden olan bataklığın kurutulmasını öne çıkartmaya çalışmak istemiştim. Bunun da yönteminin, fikri,vicdanı ve irfanı özgür kuşaklar yetiştirmeyi ereklememiz, aklın ve bilincin özgürleşmesi demek olan laikliğin yeniden, Cumhuriyetin ekseni kılınması olması gerektiğini, demek ki yeterle ölçüde dile getirememişim. İnançlara saygılı bir laiklikten söz etmiyorum, laikliğe saygılı, onu temel alan inanç özgürlüğünden söz ediyorum.Yani siyasetten, hukuktan,eğitimden,ekonomik yaşamdan,ahlaktan elini uzak tutan bir inanç özgürlüğünden yanayım. Artık herkese, eğitim ve hukuk sistemimizi laik kurallardan uzaklaştırırsak, kurtuluşumuzun olmayacağını anlatmalıyız. Size, ciddiye almamdan ve emeğinize duyduğum saygıdan ötürü yanıt verme gereğini duydum.Ben, yaptığınız çağrınızı ve anlatımlarınızdaki, bana göre yanlışlıkları bir kez daha gözden geçiresiniz diye öne çıkarttım. Alıntılıyorum "O an çok öfkeliydim...o an, siz sevgili arkadaşlarıma ben de bir çağrı yapma gereksinimi duydum...hem de hemen...
Gün; hangi görüşten, hangi inançtan olursak olalım darbesiz, barış ve huzur içinde, birbirimizin haklarına ve düşüncelerine saygılı olmayı birlikte becerebildiğimiz yarınlara özlemi haykırma günüdür. Bir diğerini ötekileştirmeyi, bir diğerine laf çakma yarışını bir kenara koyarak...sağduyuyu elden bırakmadan...becerebilmeliyiz...evet bunu yapabilmeliyiz... hepimiz ülkesine sevdası olan.". Bilim insanına ve hatta herkese düşen görev, öncelikle duygularının,öfkelerinin tutsağı olmamasıdır. Öfke yerine,öfkelendiklerimizi anlamaya çalışmalı, onunla diyaloğu geliştirmemiz gerekmektedir. Bilim insanına, muhbirlik-günümüzde çoğaldılar- hiç mi hiç yakışmaz.Güvenlik güçlerine sığınma yerine, yanlışına tanıklık ettiğimiz kimseyi de, davranışını sorgulama konumuna çaba göstermeliyiz. Ve ben,çağrınızın ilk muhatabının o küçük çoçuğa küfür eden kimse olması gerektiğini düşünüyorum. Gelelim,yanıtınızda, doğrudan bana,benim üzerimden akademiya dünyasına yaptığınız serzenişe.Ben,güneydoğuluyum. Yani,sizin görev nedeni ile bulunduğunuz bölgenin insanlarındanım. Sizin, o bölgede çalışmayı,yaşamayı seçme gerekçenize saygı duyuyor ve alkışlıyorum.Ben de, 1969'da mesleğe Adana'da başladım, sonra Muğla'da görev yaptım,12 Eylül'da 1402'lik olarak yöneticilikten uzaklaştırıldım,tutuklandım.Daha sonra,tutukluluk halimin kaldırılmasından sonra Ankara'ya döndüm. 1990'lu yılların sonuna doğru Sivas'ta dekanlık görevi üstlendim. Ve yurdun dönt bir köşesinde,bilgi ve birikimimi, meslektaşlarımla, gençlerle,yurttaşlarla paylaştım.Bu nedenle sizin yaptıklarınızın,çabalarınızın cahili değilim. Ancak, bütün bunları yaparken de, bunları kimilerine fatura etmeyi de hiç aklıma getirmedim. İnançlarım, toplumun hizmetkarı olmamın gereği idi,tüm yaptıklarım. Bu nedenle kiemseden övgü de beklemedim ve beklememekteyim. Ve gelelim "sırça köşkte" oturmaya. Ve bana,"siz neden benim yerimde olmadınız,olmuyorsunuz" biçimindeki seslenişinize. Bir kez anımsatayım. Coğrafi bölgelere bağlı sırça köşkler yok. Yani ülkenin Sivas'ın doğusunda olmanın, sırça köşk yerine, çivili koltuklarda otuma anlamına geldiği, batısında görev yapmanın ise "sırça köşkte oturma" anlamına geldiği görüşünüze katılamıyorum. Ülkenin neresinde görev yaparsanız yapınız, YÖK sisteminin ceberrutluğundan, YÖK ve rektör teröründen yakanızı kurtaramamakta olduğumuzun en yakın tanıklarındanım. Ayrıca,ben, o dönemde Öğretim Üyeleri Derneği başkanı olarak da, önceki rektörlerinizden Yücel Bey'in yaşadığı baskılama sürecinde, yanında yer aldığımızı belirtmemin ötesinde,gerek duyulduğunda göreve de,öğretim üyeleri olarak hazır olduğumuzu bildirmiştim. Ses ve çağrıya muhatap olamadık. Çünkü, yöneticiler ve öğretim kadrosu, dışarıdan kimselerin gelmesini istemediklerini, Sivas'ta dekan iken tanıklık ettim. Bunu o zaman test etmek amaçlı olarak, ironiyi gözler önüne sermek için, yazıya da dökerek,Doğu'daki yükseköğretim kurumlarına,öğretim üyesi eksikliklerini giderme konusunda göreve hazır olduğumuzu bildiren yazılar yazdık. Kimseden yanıt bile alamadık. Van'da da bu oldu, Çemişkezek'te de.Size önerim,yanıtızın en sonunda yer alan "ilgili konunun ayrıntılarını ise izin verin burada anlatmayayım...güzelim Van yine akıllarda güzel kalsın..." düşüncenizden hemen vazgeçin ve bunları akademiya dünyası ile paylaşın ki, sırça köşkte oturduklarını varsaydıklarınız da kendi yaşadıklarını, vermek istedikleri ellerin havada kaldığını size bildirsinler. Yukarıda da belirttiğim gibi, öfke,kızgınlık bize yakışmaz. Anlamamız,anlatmamız gerekmektedir başkalarının doğrularını,kendi doğrularımızı. Yazımı,yanıtınız ile öfkelenmeden okursanız, sanırım yanlış anlamanın da önüne geçersiniz. Bu batıdakilerin emek vermediği anlamına gelmez..Esenlik dileklerimle, ülkemin topraklarından Doğu'dakine verdiğiniz emekleriniz için de teşekkür ederim.