1 Eylül 2016 Perşembe

Prof.Dr.Mustafa Altıntaş


YARARLI APTALLIK : 15 TEMMUZ 2016 BAŞKALDIRISI ÜZERİNE
I.                    GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturan felsefe, Atatürk tarafından, Cumhuriyetin birinci yaşında, Samsun-Çarşamba yolunun temellerinin atıldığı günün ertesinde, “Dünyada her şey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için, en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. Bilim ve fennin dışında yol gösterici aramak, aymazlık, bilisizlik, sapkınlıktır” diyerek ortaya konulmuştur. Cumhuriyetin geleceğini de “ düşüncesi, duyuncu ve bilimi özgür kuşaklarda” görmüştür.

Kuruluş felsefesinDEN giderek uzaklaşmanın ve bu felsefenin gereklerini yerine getirici kuşakları yetiştirici bilimsel ve laik  eğitim-öğretim sisteminden kopmanın bizi en son getirdiği nokta,”yararlı aptallar” olarak tanımlanabilecek ve “dinbazlığın tutsaklığına” düşürülmüş bir güruh tarafından girişilen kanlı darbe girişimi, kendisine yönelik olarak  yapıldığını ileri süren RTE tarafından  “Allahın lütfu” olarak nitelenen  kalkışma olmuştur. Bu  lütuf, RTE tarafından, hem geçmiş 15 yılı aklama, hem dünün ortaklarından kurtulma, hem de tüm kurumları ve kuralları düşünü gerçekleştirmeye dönük olarak yarara dönüştürmeye girişmiştir.

Şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” diye çıkılan yol, siyasal islamın (dinbazlığın) karanlık gölgesi altında yuvalanmış, siyasal iktidar tarafından desteklenmiş, sapkınlık içindeki bir imamın emrindeki kadroların kanlı saldırısına uğramıştır. Yazım, iki kısımdan oluşacaktır. Öncelikle yirminci yüzyılda gerçekleşen darbeler/muhtıraları, bildirileri üzerinden değerlendireceğim. Sonrasında ise, yirmibirinici yüzyılın ilk onaltı yılında girişilen darbeler/muhtıraları, yine bildiriler üzerinden değerlendirerek, her iki yüzyıldaki darbeleri, neden ve sonuçları ile karşılaştıracağım. Ve 15 Temmuz 2016’ya nasıl gelindiğini irdelerken, benzer sapkınlıkla enerjisini ve insanını boşa harcamaması için nelerin yapılması/yapılmaması gerektiği konusunda, siz okurlarımı düşünmeye çağıracağım.

II.                 YİRMİNCİ YÜZYILDAKİ DARBELER/MUHTIRALAR

Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumu sürecine kurumsal olarak baktığımızda, BMM’ni görürüz. Sonradan oluşturulacak düzenli ordu BMM’nin ordusu’dur ve Başkomutanlık bile BMM’nin manevi kişiliğine özgülenmiştir. Cumhuriyet sonrası yönelinmek istenilen çok partili süreç, 1950’lere kadar, siyasal muktedirler eliyle kesintiye uğratılmıştır. 1946’dan sonra yeniden başlayan çok partili parlamenter sistem, silahlı güçler eli ile, çeşitli kereler kesintiye uğratılmıştır. Bunlardan başarıyı olanlardan bazıları, 27 Mayıs 1960’da olduğu gibi, “emir-komuta zinciri dışında”, ötekiler ise, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 “emir-komuta zinciri içinde” gerçekleştirilmiştir. İster emir-komuta sistemi içinde, isterse dışında gerçekleştirilsin, ordunun yada askerin bu türden girişimlerde bulunmasında “kendisini siyasal rejimin koruyucusu ve kollayıcısı olarak görmesi anlayışı” başlıca etmen olmuştur.

Bu anlayışın temelinde, Cumhuriyetin kurucularının, kendileri ordudan önce BMM’ni oluşturmalarına karşın, asker olmaları ve ortaya koydukları siyasal düşünce ve Cumhuriyet rejiminin ancak asker tarafından korunabileceği düşüncesi bulunmaktadır. 27 Mayıs 1960’dan, 27 Nisan 2007 Post Modern Muhtıra’ya gelinceye kadar, toplumun “emir-komuta zinciri içindeki yada dışındaki darbelere” alkış tutuşu, sessiz kalışı, açık yada gizli onay göstermesi bu nedendendir. Post Modern Muhtırasına ,öncekilerin tersine hükümetlerin direnmesi ve halkın hükümet yanında yer tutması ile, 15 Temmuz 2016 girişimine,silaha karşı meydanlarda geçit vermemesi, TSK’nin Cumhuriyetin koruyucusu ve kollayıcısı olma özelliğinin yitirilmiş olduğunu, toplumsal bellekte bu özelliğinin etkisini yitirdiği anlamına da gelebilir. 2007’den sonra AKP-Gülen Cemaati Ortaklığı ile, TSK’ne yönelik yargı aracılığı ile yapılan saldırının, kurulan kumpasların bundaki etkisini de unutmamak gerekmektedir.

27 Mayıs 1960’dan başlayarak, onar yıllık aralarla askerin kendisini siyasal düzlemde anımsatmasında, sistemi yeniden anayasa ve öteki kimi araçlarla biçimlendirmesinde, TBMM’nin kurtuluş ve kuruluş sürecindeki işlevinden giderek uzaklaşması ve toplumsal saygınlığını yitirmesinin de önemli katkısı olmuştur.

Siyasal tarihimizde önemli kırılma noktası yada parlamenter sistemin kavşak noktalarını oluşturan askeri darbeler/müdaheleler, 15 Temmuz 2016’yı şimdilik bir yana bıraktığımızda; “askeri darbe”,”muhtıra”, “post modern muhtıra” olarak karşımıza çıkmaktadır. TDK sözlüğünde darbe ; “olarak ve bir ‘Post Modern Darbe’ olarak da karşımıza çıkmıştır. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre; darbe, “bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükümeti istifa ettirme yada rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme”; muhtıra; “herhangi bir şeyi hatırlatmak, uyarmak amacıyla yazılan yazı” olarak tanımlanmaktadır.”Post-modern muhtıra ise, sanal ortamda yapılan uyarı yada korkutma” olarak tanımlanabilir.

Bu tanımlar çerçevesinde hükümeti istifa ettirerek, yönetimi değiştirme açısından sonuç veren 27 Mayıs 1980, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997’i “ askeri darbe”; 27 Nisan 2007’i ise,başarısız bir “muhtıra” sınıflamasına sokabiliriz. 15 Temmuz 2016 girişimini, “emir-komuta zinciri dışında, başarısızlığı önceden belli bir kalkışma”olarak bunladan ayırmak gerekmektedir. Bunun yanı sıra, 15 Temmuz 2016 girişimini,öncekilerden ayıran temel bir fark ise, amaçlar açısından karşımıza çıkmaktadır. Bu farklılığı ortaya serebilmek için, her girişimin topluma duyurulmasını amaçlayan bildirgelere göz atmamız gerekmektedir.

1.      EMİR-KOMUTA ZİNCİRİ DIŞINDA GERÇEKLEŞTİRİLEN ASKERİ DARBE: 27 MAYIS 1960 

Çok partili rejim içinde emir-komuta zinciri içinde olmayan 37 alt rütbeli subay tarafından gerçekleştirilen 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin topluma, radyo ile açıklanan gerekçesi şudur:

Sevgili Vatandaşlar, Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır. Bu harekâta Silahlı Kuvvetlerimiz; partileri içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında, en kısa zamanda adil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi, hangi tarafa mensup olursa olsun, seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere girişmiş bulunmaktadır.

Girişilmiş olan bu teşebbüs, hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir. İdaremiz, hiç kimse hakkında şahsiyata müteallik tecavüzkâr bir fiile müsaade etmeyeceği gibi, edilmesine de asla müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup bulunursa bulunsun, her vatandaş; kanunlar ve hukuk prensipleri esaslarına göre muamele görecektir. Bütün vatandaşların, partilerin üstünde aynı milletin, aynı soydan gelmiş evlatları olduklarını hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı hürmetle ve anlayışla muamele etmeleri, ıstıraplarımızın dinmesi ve milli varlığımızın selameti için zaruri görülmektedir.

Kabineye mensup şahsiyetlerin, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sığınmalarını rica ederiz. Şahsi emniyetleri kanunun teminatı altındadır.

Müttefiklerimize, komşularımıza ve bütün dünyaya hitap ediyoruz. Gayemiz, Birleşmiş Milletler Anayasası'na ve insan hakları prensiplerine tamamen riayettir. Büyük Atatürk'ün 'Yurtta sulh, cihanda sulh' prensibi bayrağımızdır.

Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO'ya inanıyoruz ve bağlıyız. Düşüncemiz 'Yurtta sulh, cihanda sulh'tur."

2.      EMİR KOMUTA ZİNCİRİ İÇİNDE MUHTIRA İLE GERÇEKLEŞTİRİLEN DARBE : 12 MART 1971

Hükümetin istifasına ve yeni bir hükümet kurulmasına neden olan ikinci askeri darbe ise, “12 Mart Muhtırası” aracılığı ile ve TSK’nin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilmiş ve ordu yönetime doğrudan el koymamıştır. Darbe öncesi parlamento,varolan siyasal partiler ve siyasal kadrolara dokunulmamıştır. Bu girişimin nedenlerini irdelemke yarar bulunmaktadır.

12 Mart 1971 girişimini hazırlayan temel etmenler; 1965’den sonraki dönemde ülkenin toplumsal ve siyasal düzeninde yaşanan hareketlilik ve alt-üst oluşlardır. Bu hareketlilikler, ordu kanadında da, kimi oluşumların başlangıcını oluşturmuştur. 27 Mayıs Darbesi içinde görev alan General C.Madanoğlu ve arkadaşları; “27 Mayıs Devriminin amacından saptığını, demokrasinin Türkiye gerçekleri ile uyuşmadığını savlayarak, Milli Demokratik Devrimi gerçekleştirmek” amaçlı bir planı 9 Mart 1971’de uygulamaya koymak için harekete geçmişlerdir. Ancak MİT ve Genelkurmay’ın girişimi öğrenmeleri, bu girişimin önlenmesini mümkün kılmıştır. Bundan üç gün sonra ise, G.Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının ortak imzası ile, siyasal tarihimizde “12 Mart Muhtırası” olarak adlandırılan bir bildiri, önce TRT’den duyurulmuş,sonrasında ise TBMM’nde okunarak üyelerin bilgisine sunulmuştur.

12 Mart Muhtırasının verilme gerekçesi; “ekonominin bozulması, paranın değerinin düşmesi, üniversitelerde başlayan öğrenci gösterileri, sendikaların grevleri sonucu üretimin düşmesi, Aleviler ile Sünniler arasında çatışmaların başlaması, İstanbul’da İsrail Başkonsolosunun sol bir örgüt tarafından kaçırılarak öldürülmesi benzeri” gerekçelere dayandırılmıştır: Meclis ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür. Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetleri’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir. Bu husus süratle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize…””

Muhtıranın TBMM’nde okunmasından sonra, Demirel Hükümeti istifa edilmiş, yeni bir hükümet kurulmuş, amaçları kökten darbe yapmak ve kalıcı olarak iktidarı amaçlayan beş general,bir amiral ve 356 albay ordudan tasfiye edilmiştir. Tasfiye amacının bir diğer nedeni, tasfiye edilen kadronun başarılı olması durumunda,tasfiye edecekleri tasfiye edecekleri ile, darbeyi amaçlayan ve son anda bunu gerçekleştiremeyenlerin, disiplin olarak denetlenmelerinin zor olmasının düşünülmesidir.

3.      EMİR KOMUTA ZİNCİRİ İÇİNDE DOĞRUDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN ASKERİ DARBE: 12 EYLÜL 1980

Yirminci yüzyıl içinde yer alan siyasal yaşamımızdaki darbelerin en kapsamlısı, en acımasızı, kurum ve kurallarını günümüze de taşıyan darbesi, emir-komuta zinciri içinde yapılmış olan 12 Eylül 1980 Darbesi’dir. Bu darbenin de gerekçesi, 12 Mart Muhtırası ile gerçekleştirilen darbe ile benzer gerekçeleri, sağ ve sol çatışması, siyasal,toplumsal ve ekonomik alanda yaşanan kararsızlıklardır, sistemin ve kurumların sorunların çözümünde yetersiz kalmasıdır.Bunun yansımalarını 12 Eylül 1980 Darbesi Bildirisinden izleyebiliriz:

Yüce Türk Milleti,
30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla sizlere radyo ve televizyondan hitap etmek imkanını bulmuş ve ayrılan kısıtlı süre içerisinde mümkün olduğu kadar, yurdumuzun içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durumu ile anarşik ve bölücü eylemleri; alınması gereken tedbirleri çok kısa olarak izah etmeye çalışmıştım. Yine çok iyi hatırlayacaksınız ki, iki yıldır her fırsattan istifade ile muhtelif defalar verdiğim beyanat ve radyo-televizyon konuşmalarımda da bu hayati önemi olan konuları dile getirmiştim.
Kalbi bu vatan ve millet için atan sağduyu sahibi vatandaşlarım kabul edeceklerdir ki; ülkemizin halen içinde bulunduğu hayati önemi haiz siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlar, devlet ve milletimizin bekasını tehdit eder boyutlara ulaşmış ve bu hal devletimizi, Cumhuriyet tarihinin en ağır buhranına sürüklemiştir.
Yine hepinizin bildiği gibi; anarşi, terör ve bölücülük, her gün 20 civarında vatandaşımızın hayatını söndürmektedir. Aynı dini ve milli değerleri paylaşan Türk Vatandaşları siyasi çıkarlar uğruna, çeşitli suni ayrılıklar yaratılmak suretiyle muhtelif kamplara bölünmüş ve birbirlerinin kanlarını çekinmeden akıtacak kadar gözleri döndürülerek, adeta birbirlerine düşman edilmişlerdir.
Atatürk ilkelerini esas alarak kurulan Cumhuriyetimizin bu duruma düşürülebileceğini, bundan 10 sene evvel tasavvur dahi etmek mümkün değildi.
Bugüne kadar iktidara gelen çeşitli hükümetlerin, her yıl artan bir hız ile yaygınlaşan ve dünya tarihinde sayısız örnekleri görülen özel harbin sızma ve çökertme harekatına karşı iç güvenliği sağlayacak kararları ve tedbirleri birinci öncelikle alacaklarını vadetmelerine rağmen; sonuç alacak teşebbüsleri, siyasi çıkar çatışmaları ve basit parti hesapları, kaprisler, hayaller, gerçek dışı talepler ve Türk Devleti'nin niteliklerine ters düşen gizli ve açık emeller arasında kaybolup gitmiştir.
Düşmanın amaç ve yöntemleri, anarşi, terör ve bölücülüğün ulaştığı düzey; özel hukuki tedbirlere, idari düzenlemelere, sosyal koşulların geliştirilmesine milli eğitim ve iş hayatının düzenlenmesine ihtiyaç göstermekteyken; milletin vekaletini taşıyan milletvekilleri ve senatörler Meclislerde aylardan beri, hiçbir sorumluluk duymadan yalnız parti menfaat ve disiplini uğruna bu olaylara seyirci kalabilmişlerdir. İktidarların başarı ümit ederek aldıkları her tedbir, muhalefetler tarafından kınanarak ve hatta memleket yararına da olsa baltalanmıştır. Milli birlik ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz dönemlerde bile kutuplaşmalar ve bölünmeler adeta teşvik edilmiş; yangını beraberce söndürmek yerine, üzerine benzin dökülerek memleket bilerek veya siyasi çıkarlar uğruna, sırf iktidara gelebilmek pahasına bir yangın yerine çevrilmek istenmiştir.
Ağızlarından düşürmedikleri hukuk devleti kavramı, bir kısım anayasal kuruluşlarca, devletin parçalanması pahasına da olsa yalnız kişilerin müdafaası olarak yorumlanmış, devletin ve milletin savunulması ise sahipsiz kalmıştır.
Anayasanın kuvvetler ayrılığı ilkesinin birlikte getirdiği sorumluluk, uygulamada kuvvetler çatışmasına dönüştürülmüştür.
Düşüncelerimiz, dinimiz üzerinde ve akla gelebilen her konuda dış ve iç kaynaklı bölücü ve yıkıcı faaliyetler bütün şiddetiyle sürdürülürken ne hazindir ki; bir kısım gerçeğe uymayan özerklik, dar görüşlü, sahibinden başkasının inanmadığı bilimsellik ve koşulları dikkate almayan salt hukuk savunucuları, yıkılacak devletin enkazı altında kalacaklarının, yok olup gideceklerinin idraki içinde olamadıkları görünümünü vermişlerdir. Bu acı hakikatleri görüp çare arayanların veya Türk Ulusunu uyaran ve milleti bütünleşmeye davet edenlerin ise seslerini duymak mümkün olamamıştır. (Bir kısım kıymetli Türk basınının bu konuda zaman zaman yaptıkları uyarıları burada şükranla belirtmek isterim.)
Siyasi partiler, bu kritik dönemde milletin özlemle beklediği önlemleri almak yerine; iç gerilimi devamlı olarak arttırarak, yıkıcı ve bölücü mihrakları büsbütün kışkırtarak, onlara cüret ve cesaret verecek beyan ve eylemleri ile adeta yarışırcasına seçim yatırımları için zemin yaratma yollarını tercih etmişlerdir.
İktidara gelen siyasi partiler, devlet teşkilatının bütün kademelerini kendi görüşleri doğrultusundaki kişilerle doldurarak, kamu görevlilerinin ve vatandaşlarımızın bir tarafa girerek kamplara bölünmesini zorunlu hale getirmişler, giderek anarşi ve bölücülüğü destekleyen kaynakların şekillenmesine ve kamu kuruluşlarında çalışanlarla, polis ve öğretmenlerin dahi birbirine düşman kamplara ayrılmalarına neden olan partizan tutum ve davranışlardan vazgeçmemişlerdir. Böylece tarafsız halkımız, devletten beklediklerini parti kapılarında aramaya mecbur bırakılarak devlet otoritesi yok olmaya, vatandaşların hak ve hukukunu korumak ve ona tarafsız hizmet götürmek yerine, devletin saygınlığı yavaş yavaş erimeğe mahkum olmuş ve dolayısıyla ülkemizde tam otorite boşluğu teşekkül etmiştir.
Bir kısım bedbahtlar Türk Milletinin bağımsızlığını, birlik ve beraberliğini temsil eden İstiklal Marşımıza, koyu taassup veya sapık ideolojik amaçlarla protesto maksadıyla oturarak veya İstiklal Marşı yerine Enternasyoneli söyleyerek açıkça saygısızlık gösterebilmişler ve buna doğrudan sorumlu kişiler tevil yoluna sapmak suretiyle savunmalarını yapabilmişlerdir.
Uzun zamandan beri bu fevkalade üzücü olayları yakından takip eden Türk Silahlı Kuvvetleri hatırlayacağınız gibi; milletin kendisine verdiği yetkileri kullanamayan ve bu korkunç gidişi acz içinde seyreden anayasal kuruluşların tümünü Cumhurbaşkanımız aracılığıyla uyararak, alınması gereken tedbirlere de yer vermek suretiyle büyük Türk Milletine karşı yüklendiği sorumluluğu dile getirmiştir. Aradan geçen 8 aylık süre içerisinde yaptığımız sayısız uyarmalara rağmen hemen hemen bu tedbirlerin hiç birine yasama ve yürütme organları ile diğer anayasal kuruluşlardan yeterli bir cevap alınamamış ve bu konuda müspet faaliyetleri de izlenememiştir. Bu uyarı mektubundan sonra bir kısım yasaları etkisiz hale getirerek çıkaran Meclislerimiz 22 Mart 1980 tarihinden beri siyasi çıkar hesapları ile çıkmaza sürüklenen Cumhurbaşkanlığı seçiminden dolayı içinde bulunduğumuz buhran ile mücadelede en kıymetli unsur olan zamanı fütursuzca harcamışlardır. Dünyanın hiçbir ülkesinde Cumhurbaşkanlığı makamı ve seçimi bu kadar hafife alınmamış ve bu kadar zaman boşa harcanmamıştır.
Asayiş ve ekonomik bunalıma çareler getirmesi ve kanunlar yapması beklenen yasama organlarımız, memleket üzerine çöken bu kabusa karşı kayıtsız kalmışlardır.
Anayasamız, Türk Vatandaşlarının dini inançlarından ötürü kınanamayacağını, açıkça belirtmiş olmasına rağmen, tek bir oyun peşinde koşan siyasi partilerimiz, yüce Atatürk’ün Cumhuriyeti Döneminde unutulmuş mezhep ayrılıklarını kışkırtmakta faydalar görerek Erzincan, Sivas, Kahramanmaraş, Tunceli ve Çorum illerinde siyasi çıkarlar uğruna vatandaşlarımızın birbirini katletmelerine neden olmuşlardır.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan ve kendini Türk Vatandaşı kabul eden herkesin tek bir vücut halinde Türk Milleti'ni oluşturduğu unutulmuş ve değişik mezheplere bağlı vatandaşlarımızın tam bir kardeşlik bağı ile kaynaşmalarını engellemek isteyen kışkırtıcılar siyasi destek görmüşlerdir.
Bir kısım anayasal kuruluşlar muhtelif etkiler altında anarşi, terör ve bölücülük karşısında tarafsız, adil ve ortak bir yol izlemek yerine, bizzat Anayasanın ihlali karşısında dahi sesiz kalmayı tercih etmişlerdir.
Bütün bu şartlara rağmen; hukuk devletinin temel ilkelerini savunmakla görevli anayasal kuruluşlarımız, devletin en üst kademesindeki anarşizmin yarattığı tehlikenin büyüklüğünü idrak edemediklerinden veya terör odaklarının tehdidinden çekindiklerinden, devletin temellerine konan dinamitle her an parçalanma tehlikesi karşısında olduğunu gözlerden kaçırmaya çalışmışlardır. Devlet çökertildiği zaman Anayasanın kanatları altına sığınan tüm hukuk kurumları ile özerk, bilim ve müessese ve derneklerinin bu enkaz altında yok olacağı unutulmuştur.
Son iki yıllık süre içinde terör 5.241 can almış, 14.152 kişinin yaralanmasına veya sakat kalmasına sebep olmuştur. İstiklal Harbinde, Sakarya Savaşındaki şehit miktarı 5.713, yaralı miktarımız 18.480’dir. Bu basit mukayese dahi Türkiye’de hiçbir insanlık duygusuna değer vermeyen bir örtülü harbin uygulandığını açıkça ortaya koymaktadır.


Sevgili Vatandaşlarım,

İşte bütün bunlar ve buna benzer sayılabilecek ve hepiniz tarafından yakinen bilinen daha birçok sebeplerden dolayı Türk Silahlı Kuvvetleri ülkenin ve milletin bütünlüğünü, milletin hak, hukuk ve hürriyetini korumak, can ve mal güvenliğini sağlayarak korkudan kurtarmak, refah ve mutluluğunu sağlamak, kanun ve nizam hakimiyetini, diğer bir deyimle devlet otoritesini tarafsız olarak yeniden tesis ve idame etmek gayesiyle devlet yönetimine el koymak zorunda kalmıştır. Bugünden itibaren yeni hükümet ve yasama organı kuruluncaya kadar muvakkat bir zaman için yasama ve yürütme yetkileri benim başkanlığımda, Kara, Deniz, Hava Kuvveti Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı’ndan oluşan Milli Güvenlik Konseyi tarafından kullanılacaktır.
Büyük Atatürk’ün deyimiyle "Ulusal kültürümüzü, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak yurdumuzu dünyanın en mamur ve en uygar araç ve kaynaklarına sahip kılmak" hedefine yönelik hızlı bir kalkınma döneminin en kısa zamanda gerçekleştirilmesi zaruretine inanıyoruz. Bu inancımızın gerçekleşmesi için yüce ulusumuzun, bağrından çıkardığı ve yurdumuzdaki kutuplaşmada hiçbir tarafı tutmayan, sadece Atatürk ilkeleri doğrultusunda yürüyen Türk Silahlı Kuvvetleri yönetimine güveneceğinden kuşkumuz yoktur. İçinde bulunduğumuz buhrandan çıkmamız için ulusça arzu edildiğine inandığımız, disiplinli ve her türlü tasarrufa ağırlık veren bir yaşam ve dayanışma ortamına girilmesini ve milletçe gücümüzün tümünü ortaya koyacak bir çalışma hızını bekliyor ve yüce Türk Milleti'ne güveniyoruz.
Vatandaşlarımızı kaderde, kıvançta ve tasada ortak bir bütün halinde milli şuur ve ülküler etrafında birleştirmenin iç barış ve huzurun sağlanmasında vazgeçilmez faktör olduğu düşüncesiyle, Atatürk Milliyetçiliğinden hız ve ilham almanın, politikada "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine bağlı kalmanın, milli mücadele ruhunun, millet egemenliğine Atatürk ilke ve devrimlerine olan bağlılığın tam şuurunu yerleştirmek ve geliştirmekle ülkemize yönelik tehditlerin ulusça göğüsleneceğine inanıyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti, NATO dahil tüm ittifak ve anlaşmalara bağlı kalarak, başta komşularımız olmak üzere bütün ülkelerle kar-şılıklı bağımsızlık ve saygı esasına dayalı, birbirlerinin iç işlerine karışmamak kaydıyla eşit şartlar altında ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkilerini geliştirme kararındadır.
Uluslararası sorunların barışçı yollarla çözümlenmesinden yana bir dış politika izlenmesine devam edilecektir.
Birçok tutum ve davranışlarıyla demokratik özgürlükçü parlamenter sisteme inancını defalarca kanıtlayan Türk Silahlı Kuvvetleri, en kısa zamanda Bakanlar Kurulu’nu kurarak, yürütme sorumluluğunu bu Kurula bırakacak ve hür demokratik parlamenter sistemin şimdi olduğu gibi dejenere edilmesine ve tıkanmasına mani olucu ve Türk toplumuna yaraşır bir Anayasa ve Seçim Kanunu ile Partiler Kanununu hazırlamayı ve bunlara paralel düzenlemeleri yapmayı müteakip insan hak ve hürriyetlerine saygılı, milli dayanışmayı ön plana alan, sosyal adaleti gerçekleştirecek, ferdin ve toplumun huzur, güven ve refahına önem veren özgürlükçü demokratik, laik ve sosyal hukuk kurallarına dayalı bir yönetime ülke idaresini devredecektir.
Sayılan bu hazırlıklar tamamlanıncaya kadar Yurdumuzda her türlü siyasi faaliyetler her kademede durdurulmuştur. Zorunlu olarak faaliyetleri durdurulan siyasi partilerin yeniden hazırlanacak Anayasadaki düzenlemelere ve yeni Seçim ve Partiler Kanununa göre zamanı, koşulları ilan edilecek seçimlerden yeterince önce faaliyete geçmesine müsaade edilecektir.
Parlamento üyeleri, siyasi faaliyetlerden dolayı suçlanmayacak ve yeni yönetime karşı suç teşkil edecek tutum ve davranışlarda bulunmadıkları sürece haklarında herhangi bir işlem yapılmayacaktır.
Ancak, kanunların suç kabul ettiği fiilleri vaktiyle işlediği saptanan parlamenterler hakkında gerekli kovuşturma yapılacaktır. Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partilerinin parti başkanları şimdilik can güvenliklerinin sağlanması amacı ile Silahlı Kuvvetlerin koruma ve gözetiminde belirli yerlerde ikamete tabi tutulmuşlardır. Durum müsait olunca serbest bırakılacaklardır.
Memlekette idarenin tam bir tarafsızlık içinde vatandaşın hizmetine koşması sağlanacaktır. Devlet hizmetinde bulunanların siyasi etkiler dışında çalışmaları kanun hakimiyeti altına alınacaktır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu şu anda devletin yanında tarafsız ve adil hizmet görecek yöneticiler, eski zamanın siyasi davranışlarına yönelmedikçe hizmet ve görevlerine devam edeceklerdir.
Kanun ve nizam hakimiyetini sağlamada tecrübeli ve yetenekli kişilerden oluşan mahkemelerin süratle ve doğru kararlar vermelerini ve bunları korkusuzca uygulayabilmelerini sağlayacak yasal ve idari tedbirler alınacaktır.
Memleketin ekonomik koşullarını kendi gücümüzle iyileştirmek için her alanda elden gelen gayret sarfedilecektir. Çalışkan ve vatanperver Türk işçisinin mevcut ekonomik koşullar çerçevesinde her türlü hakları korunacaktır.
Ancak temiz Türk işçisini sömüren, onları kendi ideolojik görüşleri istikametinde kullanmak için her türlü baskı oyunlarına başvuran, işçinin hakkı yerine kendi menfaatlerini ön planda tutan bazı ağaların bu faaliyetlerine asla müsaade edilmeyecektir.
Tüm işverenlerin iş barışının koşullarını sağlayacak esaslardan ayrılmadan üretimin arttırılması ve ihracata yönelik gayretlerin gelişmesine yardımcı olmaları için her türlü tedbir alınacaktır.
Köylünün, milletimizin efendisi olduğu inancını, kuvveden fii-len çıkarmak için tarım alanında üretimi artıracak bir tarım seferberliği ve fiyat politikası ile gerekli diğer önlemlerin alınmasına, bilhassa önem verilecektir. Türk köylüsünün tarlasından ayrılıp şehir-lere göç etmesini zorlayan ekonomik ve sosyal nedenlere çare aranacaktır.
Eğitim ve öğretimde Atatürk Milliyetçiliğini yeniden yurdun en ücra köşelerine kadar yaygınlaştıracak tedbirler en kısa zamanda alınacaktır.
Yarının teminatı olan evlatlarımızın Atatürk ilkeleri yerine yabancı ideolojilerle yetişerek sonunda birer anarşist olmasını önleyecek tedbirler alınacaktır. Bu maksatla hepimizin tek tek saygıyla andığımız öğretmenlerimizin Der’li, Bir’li derneklere üye olarak bölünmelerine müsaade edilmeyecektir. Her düzeyde öğrencinin amacı Atatürk ilkeleri ve milliyetçiliği ile pekişmiş ve üretime yönelik bilgi ve becerisini kazanmak olacaktır.
En kıdemsiz erinden, en üst komutanına kadar Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tüm personeli, bu amaçlara ulaşmada devletin iç ve dış tehditlere karşı kollayıcı ve koruyucu gücü olarak siyasetin dışında kalacaktır.
Aziz Yurttaşlarım;

Bir defa daha belirtiyorum ki; Silahlı Kuvvetler aziz Türk Milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi (azalmaya) azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak, kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır.
Komutan, subay, astsubay ve erler olarak hepimiz vatan ve. milletin refah ve mutluluğu uğruna her şeyimizi, bu arada hayatımızı dahi seve seve feda etmeye hazırız. Memlekette her zaman bulunabilen ve özellikle son zamanlarda çoğalan kötü niyetli birçok kişi ve kuruluşlar sizlere yalanlar düzerek, bunun aksini söyleyebilecekler ve menfi propagandalara başvurabileceklerdir. Bunlara asla inanmayınız. Bütün uygulamalar milletin gözü önünde yapılacaktır.
Kıymetli Vatandaşlarım;
Her zaman milletiyle bir bütün ve Türk milletinin emrinde olan Türk Silahlı Kuvvetlerine ve yeni yönetime karşı yapılacak her türlü direniş, gösteri ve tutum anında en sert şekilde kırılarak cezalandırılacaktır.
Yurtta kan dökülmemesi için bütün vatandaşlarımın tahriklere kapılmaksızın sükunet içinde yayınlanacak bildiriler doğrultusunda hareket etmelerini ve ikinci bir bildiriye kadar sokağa çıkmamalarını rica ederim.
Vatandaşlarımın birbirlerinin hak ve hukukuna saygılı olmalarını, sevgi içinde kırgınlıklarını unutmalarını, hepimizin bu mübarek topraklar üzerinde aynı haklara sahip bir Türk vatandaşı olduğumuzun idraki içerisinde olarak yeni yönetime yardımcı olmalarını vatanperverlik ve asil karakterlerinden bekler, mutlu ve aydınlık yarınlar dilerim."
4.      MGK KARARI İLE,PARLAMENTO-İÇİ GİRİŞİMLE HÜKÜMET DEĞİŞİMİ: 28 ŞUBAT 1997

Yirminci yüzyıl içerisinde, parlamento-içinde, Anayasal kurumlardan olan MGK kararına dayalı olarak gerçekleşen son hükümet değişimi ise, “28 Şubat Kararları” olarak adlandırılmaktadır. Bu kararların gerekçesi ise, şu biçimde dile getirilmektedir:

"1- MGK, 28 Şubat 1997 günü sayın Cumhurbaşkanı başkanlığında, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Kuvvet Komutanları, Jandarma Genel Komutanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sektereterliği'nin iştirakleri ile aylık olağan toplantısını yapmıştır.

2-Kurulun bu toplantısında, esasları ve nitelikleri Anayasa'da belirlenmiş Atatürk milliyetçiliğine bağlı demokratik, laik ve sosyal hukuk devletimizin ve cumhuriyet rejimimizi yıkmak, onun yerine bir siyasal yeni düzen kurmak amacıyla yürütülen yıkıcı faaliyetler ve yapılan beyanlar ile bunların oluşturduğu tehdit ve tehlikeler gözden geçirilerek değerlendirilmiştir."


 -Görüş birliğine varılan hususlar


Toplantıda görüş birliliğine varılan hususlar şöyle:


"a- Ülkemizde şeriat hukukuna dayalı bir İslam cumhuriyeti kurmayı hedefleyen grupların, Anayasa'nın tanımladığı demokratik laik ve sosyal hukuk devletimize karşı çok yünlü bir tehdit oluşturduğu,


b- Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı aşırı dinci grupların laik ve anti laik ayrımı ile demokratik laik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendikleri,


c-Türkiye'de laikliğin sadece rejimin değil, aynı zamanda demokrasinin ve toplum huzurunun da teminatı ve bir yaşam tarzı olduğu,


d- Devletin yapısal özünü oluşturan sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri anlayışından vazgeçilemeyeceği, yasalar gözardı edilerek yapılan çağdışı uygulamaların takipsiz kalmasının hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacağı."


-Hükümete tavsiye


Toplantıda alınan kararlar şöyle:


"a- Türkiye'de şeriat hukukuna dayalı bir İslam cumhuriyeti kurmayı amaçlayan aşırı dinci grupların, demokratik laik ve sosyal hukuk devleti olan cumhuriyetimize karşı oldukları, çok yönlü tehdidin önlenmesi amacıyla EK A'daki tedbirleri kısa, orta ve uzun vade içerisinde alınmasının Cumhuriyet Hükümetine tavsiye edilmesi,


b- 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu'nun 9. maddesine uygun olarak MGK Genel Sektereterliği tarafından; ekte belirtilen tedbirlere ilişkin Bakanlar Kurulu kararları ile Bakanlar Kurulu kararı haline getirilmeyen uygulamaların sonuçları hakkında belli süreler içerisinde Başbakan, Cumhurbaşkanı ve MGK'ya bilgi verilmesi."

Millî Güvenlik Kurulu'nun 28 Şubat 1997 tarih ve 406 Sayılı Kararına Ek-A (rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere karşı alınması gereken tedbirler)
1-Anayasamızda cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın 4'üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.
2-Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Milli Eğitim Bakanlığı'na devri sağlanmalıdır.
3-Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle cumhuriyet, Atatürk, vatan ve millet sevgisi, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından:
a-8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı.
b-Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği Kuran kurslarının Milli Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
4-Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık, aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, milli eğitim kuruluşlarımız, Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.
5-Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihtiyaç varsa, bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı'nca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.
6-Mevcudiyetleri 677 sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.
7-İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askeri Şura kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri'nden (TSK) ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK'yi dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.
8- İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri veya yasadışı örgütlerle irtibatları nedeniyle TSK'dan ilişkileri kesilen personelin diğer kamu kurum ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkan verilmemelidir.
9- TSK'ya aşırı dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler; diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır.
10-Bu maddenin tam metnini Turkiye'nin uluslararası ilişkilerini ilgilendirdiği için yayınlayamıyoruz.
11-Aşırı dinci kesimin Türkiye'de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetler yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.
12-T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasası ve bilhassa Belediyeler Yasası'na aykırı olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalıdır.
13-Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan ve Türkiye'yi çağdışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.
14-Çeşitli nedenlerle verilen, kısa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli, bu konuda kısıtlamalar getirilmeli, özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir.
15-Kurban derilerinin, mali kaynak sağlamayı amaçlayan ve denetimden uzak rejim aleyhtari örgüt ve kuruluşlar tarafından toplanmasına mani olunmalı, kanunla verilmiş yetki dışında kurban derisi toplattırılmamalıdır.
16-Özel üniforma giydirilmiş korumalar ve buna neden olan sorumlular hakkında yasal işlemler ivedilikle sonuçlandırılmalı ve bu tür yasadışı uygulamaların ulaşabileceği vahim boyutlar dikkate alınarak, yasa ile öngörülmemiş bütün özel korumalar kaldırılmalıdır.
17-Ülke sorunlarının çözümünü "Millet kavramı yerine ümmet kavramı" bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan ve bölücü terör örgütüne de aynı bazda yaklaşarak onları cesaretlendiren girişimler yasal ve idari yollardan önlenmelidir.
18-Büyük Kurtarıcı Atatürk'e karşı yapılan saygısızlıklar ve Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki 5816 sayılı kanununistismar edilmesine fırsat verilmemelidir.

(Sürecek)
ÖZGÜR MUMCU; AHMAK DEĞİLİZ



İsmail Kahraman’ı bilirsiniz. Meclis Başkanımız. Eski ve namlı İslamcılardan. Anayasadan laikliğin çıkmasını istiyor. Dindar bir anayasa arzuluyor. Muhtemelen yaşı ilerlediğinden sabırsız. Şu ahir-i ömründe İslamcı bir anayasa görmek istiyor. Haksız da sayılmaz. Milli Türk Talebe Derneği başkanlığından, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nden bu yana beslediği hayal hiç bu kadar yakın olmamıştı. Devletin neredeyse her makamında eski arkadaşları ve talebeleri var. 
Soğuk Savaş’ın ABD desteğiyle kurulmuş antikomünist derneklerinden yetişmiş biri. Haliyle zihni de Soğuk Savaş’ın o senelerinde şekillenmiş. Kimliğini dönemin Amerikan çıkarlarını İslamcılığıyla birleştirmesine borçlu. Amerikan 6. Filosu’nu kıble belleyip namaza duranlar gibi. 16 Şubat 1969’da, Taksim’de Kanlı Pazar’da. 
Amerikan emperyalizmini protesto etmek için sokaklara dökülmüş silahsız gençlere polis nezaretinde bıçak ve sopalarla saldıranlar gibi. Öylesine yerli ve milli. 
Amerikan firkateynlerinin küçük miçosu. Amerikan çıkarları için kurulmuş derneklerin gediklisi. Hakiki bir devlet İslamcısı. 
Che Guevara’yı görünce kendinden geçmesi bu sebeple. Beyninin önemli bir kısmı hâlâ Soğuk Savaş’ta yaşıyor. O vakit Amerikan menşeili broşürlerde Che Guevara hakkında okuduklarını bugün papağan gibi tekrarlaması bu sebeple. Şartlı refleks. Latin Amerikalı devrimciyi görünce zannediyor ki efendisi hâlâ tehlikede. O günler geçti geçmesine, ama ne yapsın, bir defa bütün kariyerini ve zihin yapısını o günlerde nemalandıklarına borçlu. 
Ne dedi geçen gün? 
“Bolivya’da, Küba’da, Güney Amerika’da faaliyette bulunan bir eşkıya benim liseli gencimin yakasında, göğsünde olamaz. Olmamalı.” 
O gömlekleri giyenlerin göğüslerinde bir eşkıya resmi taşımak istemedikleri belli. Che Guevara’yı eşkıya olarak görmedikleri de. Şayet göğsünde bir eşkıya resmi taşımak isteyenler olursa kimin en devletlisinden eşkıya olduğu da ortada. 
Ne demişti Kanlı Pazar’dan evvel MTTB Başkanı genç İsmail Kahraman:“Komünizme zemin hazırlayanlara yeter ve dur deme zamanı gelip geçmektedir.” 
Netice, Taksim Meydanı’nda antiemperyalist öğrencilere saldıran ve iki kişiyi öldürüp yüzlerce kişiyi yaralayan eşkıya güruhu. Onları koruyup kollayan polis ve İçişleri Bakanı. 
İsmail Kahraman. Peki, İsmail, kimin kahramanı? 
İsmail, Soğuk Savaş zamanı Amerikan emperyalizminin kahramanı. İsmail, bugün kimin kahramanı?
Yerli ve milli maskesi takan devlet İslamcıları, petro- dolar bekçileri, Amerikan firkateyn miçoları. 
Soğuk Savaş zamanı ABD bayrağının gölgesinde serpilen MTTB, Komünizmle Mücadele Derneği, Rabıta yetiştirmeleri bugün “yerli ve milli” edebiyatı yapmakta. 
Ahmak değiliz ki inanalım.

30 Ağustos 2016 Salı

 HALFON VE DOSTLUĞUMUZ/KARDEŞLİĞİMİZ

HALFON, YAŞAMIMDA İZİ OLAN VE  SÜREGİDEN OKUL ARKADAŞLARIMDAN BİRİSİ. GAZİANTEP’TE BAŞLADIĞIM EĞİTİM-ÖĞRETİM SÜRECİMİN, ORTAÖĞRENİM AYAĞINDA,ORTAOKUL 1.SINIFINDA BİR ARAYA GELDİK VE TÜM ORTAÖRENİM SÜRECİNİ BİRLİKTE YAŞADIK VE BAŞARDIK. HALFON’UN OKUL NUMARASI 338, BENİM İSE 341 İDİ. AYNI SIRAYI PAYLAŞIR, DERSLERDE VE SINAVLARDA TATLI BİR YARIŞMA İÇİNDE OLURDUK. BENİM CİDDİYE ÇALAN BİR YÜZÜM, HALFON’UN İSE HER ZAMAN GÜLEN BİR GÖRÜNTÜSÜ VARDI.

DOSTLUĞUMUZ/KARDEŞLİĞİMİZ, LİSEDEN SONRA, BENİM ANKARA’DA YERLEŞMEMDEN SONRA DA SÜRDÜ. BEN AKADEMİK MESLEĞİ SEÇMİŞ, HALFON İSE,BABA MESLEĞİ TİCARET YAŞAMINA ATILMIŞTI. VE YAŞAMINI ELİZA İLE BİRLEŞTİRMİŞTİ. ÜLKEMİZİN ALT-ÜST OLDUĞU 1970’Lİ YILLARDA YAŞANAN ANARJİ, HALFON VE AİLESİNİ ÖNCE İSTANBUL’A SAVURDU, SONRASINDA İSE, ONLARIN ÜLKEMİZDEN KOPARAK İSRAİL’E GÖÇ ETMESİ SONUCUNU DOĞURDU. BU ARADA ÇOLUK-ÇOÇUĞA KATIŞTILAR.

HALFON İLE YENİDEN BULUŞMAMIZ, 2006’DA GERÇEKLEŞTİ.İSTANBUL’DAN TELEFON ETTİ VE BİZ ONLARI YENİŞAKRAN’DA KONUK ETTİK. BU ARADA SAĞLIĞINI YİTİRMİŞ, ANÜS KANSERİNE KARŞI SAVAŞIM VERİYORDU. DAHA SONRA  BİRİ İSTANBUL’DA, ÖTEKİSİ TEL-AVİV VE KUDÜS’TE OLMAK ÜZERE BİRLİKTE OLDUK. VE 2012 YILININ 30 AĞUSTOS GÜNÜ YAŞAMA VEDA ETTİĞİNİ,BİZİ ÖKSÜZ BIRAKTIĞINI, SON NEFESİNE KADAR KENDİSİNİN SEVGİLİSİ OLMA BECERİSİNİ GÖSTERMİŞ OLAN YAŞAM YOLDAŞI ELİZA HABER VERDİ. BU HABER,BİZİ CAN EVİMİZDEN VURDU.EVİMİZDEN BİR CENAZE ÇIKMIŞ GİBİ OLDUK.

SEVGİLİ HALFON KARDEŞİM,

ARAMIZDAN AYRILIŞININ ÜZERİNDEN 4 YIL GEÇTİ. SEVGİLİ YAŞAM YOLDAŞIN ELİZA, ÇOCUKLARINIZ, TORUNLARINIZLA BİRLİKTE, SENİ YAŞATMAK, SENİN YOKLUĞUNU GİDERMEK İÇİN ÇIRPINIP DURUYOR. O,SENİN BİZE EMANET ETTİĞİN BİR KARDEŞİMİZ. ÇOCUKLARINIZ BİZLERİN DE ÇOCUKLARI. RAHAT UYU. SENİN YOKLUĞUNU, SENİ ANARAK, YAŞATARAK GİDERMEYE ÇALIŞIYORUZ.

KARDEŞİN ZERGÜN-MUSTAFA

29 Ağustos 2016 Pazartesi

30 AĞUSTOS VE BULDUK İLE ALTINTAŞ AİLELERİNİN MUTLU GÜNLERİNDEN BİRİ

BUGÜN 30 AĞUSTOS. BİZLER İÇİ, BULDUK VE ALTINTAŞ AİLELERİ İÇİN SEVİNÇLİ BİR GÜN. BULDUKLAR, İKİNCİ ÇOCUKLARI ZERGÜN UTKU’NUN DÜNYA SOFRASINA BAĞDAŞ KURMASININ MUTLULUĞUNU YAŞIYORLARDI. BULDUK AİLESİNİN HER 30 AĞUSTOS’TA KUTLADIĞI BU MUTLULUĞA,  ALTINTAŞ AİLESİ DE, 30 YIL SONRA,1 KASIM 1980’DE, BENİM İLE ZERGÜN UTKU’NUN YAŞAMLARINI BİRLİKTE SÜRDÜRMEK KONUSUNDAKİ İLK ADIMI ATTIKLARI NİŞANLARI İLE KATILMAYA BAŞLADI. HER İKİ AİLE İÇİN BÜTÜNLEŞİK BİR MUTLULUK 36 YILDIR SÜRMEKTE.

MUTLU GÜNLERİMİZİ BİRLİKTE YAŞAYARAK ÇOĞALTTIĞIMIZ, ÜZÜNTÜLÜ GÜNLERİMİZİ BİRLİKTE PAYLAŞARAK GİDERMEYE ÇALIŞTIĞIMIZ BU 36 YILLIK BİRLİKTEĞİLİMİZİN EN GÜZEL ARMAĞANI, OĞLUMUZ DOĞUŞ MURAT OLDU. OĞLUMUZ DOĞUŞ MURAT ÖNCE GELİNİMİZ MARİE CECİLE,SONRASINDA İSE İKİ PRENSES VE BİR  PRENS ARMAĞAN EDEREK ZENGİNLİĞİMİZE ZENGİNLİK KATTILAR.

YAŞAM YOLDAŞIM, SEVGİLİM ZERGÜN UTKU’NUN DOĞUM GÜNÜNÜ, ESKİMEDEN ESKİTTİĞİ YILLARA BİRİNİ DAHA EKLEDİĞİNDEN ÖTÜRÜ KUTLUYORUM VE İYİ Kİ DOĞDUN DİYORUM. VE BİRLİKTE, ÇOCUKLARIMIZLA,TORUNLARIMIZLA, YAKINLARIMIZLA YILLARI, ESKİMEDEN GERİMİZDE BIRAKACAĞIMIZ SAĞLIKLI,MUTLU YILLAR DİLİYORUM.

BU GÜNDE, BİZLERİN DÜNYAYA GELMEMİZİN BAŞ AKTÖRLERİ OLAN AYHAN-MUAMMER BULDUK İLE EMİNE-MURTAZA ALTINTAŞ’I SEVGİLERİMLE ANIYORUM VE ONLARI SELAMLIYORUM.30.08.2016


19 Ağustos 2016 Cuma

BABANA RAHMET
Prof. Dr. Ali Demirsoy

       Ali Demirsoy’un “Anılar, Öyküler ve Fıkralarla Anadolu” kitabından bir fıkra alıntısı ile başlamak istiyorum.
Babana rahmet ne iyi adammış…
       Eskiden hemen hemen her kasabada birkaç metre beze ya da dişlerindeki altın kaplamaya tamah edip ölü soyan birisi bulunurmuş. Kasabanın birinde yine böyle bir adam yaşarmış. Kasabalıların tümü akşam sabah “şu herif ölülerimizi bile rahat bırakmıyor; geberse de kurtulsak“diye bu adama beddua ederlermiş. Gel zaman git zaman adam ölmüş. Bilindiği gibi eskiden meslekler bir çeşit kalıtım gibi babadan oğula geçerdi. Bu nedenle genellikle lakaplar ve daha sonra soyadları, kasapgiller, kuyumcugiller, çobangiller, ayakkabıcıgiller gibi konmuştur.
       Böylece oğul, babanın kendilerine göre alışılmış, çevreye göre nefret edilen mesleğini devralır. Kasabanın ölülerini o taciz etmeye başlar.
       Kasabada bir ölü gömülünce ve birkaç gün içinde birileri mezardaki anormalliği fark eder etmez:
       - “Ey ahali ölümüz yine soyulmuş” diye bağırır ve halkı mezarlığa toplarmış.    Kasaba halkı çoluk çocuk, kadın erkek, sakat, sağlam, yaşlı genç, canhıraş bir şekilde mezarlığa koşarak, açılmış mezarın başında toplanır ve duruma göre küfür ve beddua ile karışık tepkilerini gösterirlermiş. Ancak yeni peydah olan mezar kazıcı işe başladıktan sonra, kasabalılar yine canhıraş şekilde mezarlığa koşuyorlarmış; ancak bu sefer, açılmış mezarı ve ölünün üzerindeki birkaç metre patiskanın çalındığını görünce hep bir ağızdan:
       - Babana rahmet ne iyi adammış da değerini bilememişiz.
       Çünkü yeni türeyen mezar soyucu, ölüleri soyduktan sonra götlerine bir de kazık çakmaya başlamış[1].
       Ben son yönetimin dış ve iç siyasetini, cumhuriyete bakışını ve dini siyasete sokuşunu hiç beğenmiyor bir kurtuluş için ışık arıyordum. Benim gibi Atatürk İlkelerini temel alan cumhuriyet çocukları bunalmıştı. Ne zaman bir araya gelsek din simsarlığı yapan geçmiş yönetimlerden ve özellikle bugünkü yönetimden yakınıyorduk. Kötüye gidişi görüyor, yazıyor, uyarıyorduk (en azından benim bu konuda onlarca yazım var); ancak elimizden bir şey de gelmiyordu. Çünkü muhataplarımız Nuh diyor Peygamber demiyordu. Diyelim ki benim gibi dünya görüşü bakımından uyuşmayan bilim adamlarını, yazarları, düşünürleri dikkate almadınız, iyi de aynı kulvarda koştuğunuz cemaatlerin önde gelen kişilerinin itiraflarına neden kulak vermediniz?
       Yanılmıyorsam bu yüzyılın ilk yıllarında Ulusal TV’de ekranda bir gün bir adam göründü, alt yazıda Fetullah Gülen’in sağ kolu ve cemaatin ikinci adamı Nurettin Veren diye yazıyordu. Adam konuşmaya başladı, iskemlenin üzerinde donmuş kalmıştım. Söyledikleri yenilir yutulur şeyler değildi. En aptal insanın bile tüylerini diken diken edecek şeylerdi. İçimden böyle bir aptal ülke, aptal istihbarat, aptal yönetim, aptal insanlar topluluğu olamaz; bu adamın “olsa olsa” birilerine belli ki garezi var; bu nedenle sayıp döküyor, sövüyor. Soluk almadan sonuna kadar dinledim; bir süre daha iskemlede donmuş durumda oturdum. Ancak ülkemizin geleceği açısından bu adamın anlattıklarının “abartılı ya da yalan bile olsa” Türkiye’nin güvenliğinden sorumlu kurumlarca kayda geçmesi ve bilinmesi gerekeceğini düşünerek uyarı ya da şikâyet babından Emniyet Genel Müdürlüğüne yazılmasını milli bir görev bildim ve daktilonun başına geçerek yazmaya başladım. “Emniyet Genel Müdürlüğü/Ankara” yazmıştım ki eşim başıma dikilerek bana “ne yazıyorsun” diye sordu. Durumu anlattım, bana: Biz yeni evlendik, şu anda iki küçük çocuğumuz var; başına bir hal gelirse bunları kim yetiştirecek? Bu yazıyı benim hatırama, ne olur, yazma dedi. Öyle kaldım…
       Eşine menendine dünya tarihinde rastlanılamayacak, başlangıcı, gelişmesi, serpilmesi, ilişkileri, amaçları, yöntemleri; yönetimlerle, iş dünyası ve basınla ilişkileri açısından okullarda okutulacak bir kalkışma yaşadık; kalkışma olsa da eskilere rahmet okutacak bir çeşit darbe daha yedik. Öbür darbeler içerik bakımından bu kalkışmanın yanında cücük kalır. Son bir aydır olanları izlerken ve dinlerken dilimiz damağımız kurudu. Beğenmediğimiz yönetimimize rahmet okumaya başladık. Baba gidiyor oğul geliyordu. Babaya razı olmuş; ona rahmet okumaya başlamıştık.
       Akıllı adamlar için her beladan çıkarılacak bir ders vardır. Bu cümleyi yinelemek istiyorum “akıllı adamlar için”. Ancak ne dendiğini anlamak için yine de bir akıl gerekiyor. Akıllı adamlar için 15 Temmuz belasından (darbe girişiminden) çıkarılacak ders nedir?
       Nasıl oluyor da en zeki öğrencilerin alındığı, en sıkı Atatürkçülük ve Kemalizm eğitiminin verildiği, en iyi kalitede temel bilimlerin okutulduğu, her türlü olanağın sunulduğu, dini eğitimin sınırlı olarak verildiği ya da verilmediği askeri lise, harbiye ve harp akademilerinden mezun olup yüksek rütbelere ulaşan subaylar, korumakla yükümlü oldukları bu ülkenin askeri sırlarını, savaş planlarını, komutanlarının en gizli konuşmalarını kayda alıp ilköğretimi bile olmayan bir imama ‘abiye’ verdiklerinin akıbetini bile sormadan teslim ediyorlar? Bu, bir kişi değil iki kişi değil yüzlerce general, albay, binbaşı, yüzbaşı. Hepsine bir servet harcanmış, fiziki ve zihni gücü bakımından yetenekli, milli duygularla doldurulduğu düşünülen bu kadar pilot, neden gözünü kırpmadan bu ülkenin en temel yerlerine bomba yağdırdı? Belli ki iyi organize olsaydılar, binlerce insanın kellesi bu gün yerinde olmayacak, cumhuriyetin kurumları yerle bir edilecekti; hem de kimler tarafından “akşam sabah bu cumhuriyetin ve demokrasinin üzerine yemin eden” bu yetişmiş insanlar tarafından. Dedik ya beladan ders alma akıl işidir. Demek ki İran’dan ve Humeyni’den yeterince ders almamışız. Cemaatten medet umanların acıklı sonlarını yıllarca izledik. Nerede o kafa…
       Darbeye kalkışan bütün bu yetişmiş insanlar, doğru dürüst bir eğitimi olmayan, gücünü sadece saçma sapan dini söylemlerden alan; tükürüğünü, tırnağını, kirli çamaşırlarını, bilmem neyinin kıllarını, elbisesini, üzerine tükürdüğü ya da üflediği bir dolarları kutsal emanet olarak bu yetişmiş insanların koynunda taşıtan bir meczuptan emir almışlar.
       Bu olayın sosyolojik ve psikolojik analizini hem bu ülkenin, hem İslam coğrafyasının, hem de dini rehber yapmış ülkelerin geleceği açısından ayrıntılı bir şekilde yapmamız gerekiyor. Dogmayla bir yere gidemeyeceğimizi Mısır eşekleri bile öğrendi. Ben kendi açımdan “katılsanız da katılmasanız da” bir analiz yaptım ve bu güne kadar yazdıklarımın ve konuştuklarımın doğru olduğuna iyice emin oldum.
       Aslında geçmişimizde önemli sonuçlar çıkarabileceğimiz örnekler bulunmaktadır. Ancak doğru sandığını yanlış üzerine oturtmuş insanlar bunu beceremiyor. Ben bir örnek vereyim, darbeyle ilgili olmasın, herkesin basında okuduğu olsun ve sonuca hukuksal olarak ulaşılamamış (netleşmemiş) olsa bile herkesin duyduğu örnekler olsun: Cumhurbaşkanlarımızdan İsmet İnönü, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk, Ahmet Necdet Sezer; başbakanlarımızdan Bülent Ecevit’in “bildiğim kadarıyla” başlarının secdeye değdiğini gören ve görüntüleyen olmadı. Bu onların kişisel tercihidir; bir şey söylemeye “laik bir yönetimde” hakkımız olamaz. Ancak görev süreleri boyunca hatta daha öncesinde ya da sonrasında haklarında basında yolsuzluk, rüşvet, devlet parasını zimmetlerine geçirme, yetkiyi çıkar için kullanma ile ilgili tek bir cümle yazılmadı; yasal bir girişimde bulunulmadı. Ancak din simsarlığını siyaset aracı olarak gören bunca üst düzey yöneticisinin, kendisinin, eşinin, çoluğunun çocuğunun zimmet, rüşvet, yetkiyle çıkar edinme ithamlarının siyaseten aklanmış olsalar bile hukuken aklanmamış olmalarını ve bu kişilerin dini eğitimi kreşe kadar indirilme çabalarını “bilim adamlarımızın, din bilginlerinin, namuslu siyasetçilerin ve tabii ki halkımızın” nasıl karşıladıklarını doğrusu bilmek isterim. Dünyada da din simsarlarının soygun, rüşvet ve yolsuzlukları, siyaset tarihinin en çirkin sayfalarını oluşturmaktadır.
       Bağımsız benzer örneklerden ortak bir yargı çıkarmak “namuslu ve akıllı” insanların ortak özelliğidir. Siz bir defa inanma ile yola çıkıp; merak, kuşku ve gözlemi bir tarafa bırakmış iseniz ve olaylardan ders ve sonuç çıkaramıyorsanız, her türlü melanetle burun burunasınız demektir; kalkışma ve terör de bunların yan ürünüdür. İşte bu nedenlerle bu coğrafyanın geleceğini aydınlık göremiyorum. Dilerim yanılıyorum.

Kafa kesme ile sorunlar çözülseydi Ortadoğu ve Müslüman ülkeler cennet olurdu. Çözüm, beynin en derin yerlerine genç yaşta yerleştirilmiş dogmayı söküp atabilmedir. Bu kalkışmanın en büyük yararı, yöneticilerimizin, uyanıp, gerçeği görerek, acilen makas değiştirmeleri olacaktır. Umutlu musun diye sorarsanız: İnsanlık tarihinde dogmasını bırakıp, doğru yolu bulmuş çok az insan ve yönetim bilinmektedir. Bu yola girmiş olanlar kusurlarına ve akılsızlıklarına her zaman başka bir sorumlu bulurlar. Sorumlu oldukları ayan beyan olan durumlarda da “kandırıldık” diye işin içinden sıyrılmaya kalkışırlar. Batı dünyasında bakanların küçük bir olumsuzlukta kendilerini kusurlu sayarak istifa etmeleri oryantal mantıktan arınmalarından kaynaklanır. Siyasetin bazı kurumlara girmesinin doğuracağı sakınca anlaşıldı mı? Darbe girişimi bize ders oldu mu? Bir örnek vererek bu paragrafı bağlayalım: 12 Temmuz 2016 tarihinde rektörlük seçimleri yapıldı, Atatürk Üniversitesinde adayın biri 366 oy almış; bir diğeri de 124 oy alarak dördüncü olmuş; kim atandı dersiniz, defalarca Milli Görüşçü olduğunu açıklayan 124 oy alan kişi. Orduya, üniversiteye, yargıya siyaseti sokarsanız sonuçları sadece ama sadece sizin çarpık emellerinize yarar. Üniversite öğretim üyeleri bu aşağılanmaya ne tepki verdi diye merak etmeyiniz; onlar 1980 yılından bu yana her türlü aşağılanmaya alıştılar.
       Bu kadar iyi eğitilmiş insanlar nasıl oluyor da eğitimi bile olmayan bir meczubun “sorgusuz sualsiz” peşine takılmışlar? Deve değiller ki eşeğin peşinden gitsinler. Yanlış bir sonuca varmamak için dünyada benzerlerine bir göz atalım. 1960’lı yıllarda Amerika’da çocuklarına küçük yaşta katı din eğitimi veren bir tarikatın mensupları, bir göç nedeniyle kendi içlerinde anlaşamadılar. Hâlbuki ki bu tarikatın ergin üyelerinin hemen hepsi en iyi yerlerde eğitim görmüşlerdi; ancak çocukluk çağlarında yoğun bir din eğitimi de almışlardı. Cemaat lideri Tanrıdan buyruk aldığını ve Tanrının onların ölümünü beklediğini buyurmuş. Ne oldu? 990 kişi siyanür içerek çoluk çocuk, kadın erkek intihar etti. Tarih, özellikle çocukluk çağında dini eğitim alanların daha sonra dini liderlerinin emri ile intihar ettiklerinin, kendi canlarına kıydıklarının, diğer insanları çoluk çocuk demeden katlettiklerinin, ellerindeki mal varlıklarını, hatta karılarını ve kızlarını hiç duraksamadan liderlerine bağışladıklarına ilişkin sayısız örnek vardır. Katolik kilisesinde, Cizvitlerde, Yahudilerin belirli mezheplerinde akıl almaz örnekler vardır. Osmanlı ve İslam tarihi, mezheplerin, cemaatlerin isyanları ve katliamları ile yazılmıştır.
       Hadi askerler emir almaya alışmıştır; bu sefer komutandan değil de dini liderinden buyruk almışlardır diyelim. İyi de bunca rektör, dekan, öğretim üyesi (bu sonunculara kim ki unvanı verdi ise onların da…), bürokrat, iş adamı, milyonlarca vatandaş bu meczubun Allah’la konuştuğuna, Mehdi olduğuna, yıkandığı suyun bile şifalı olduğuna nasıl inandı?
Benim en önemli çıkarsamama gelince:
       Bir takım soytarı çıkıp “Kemalistler geçmişte baskı yaptığı için bu cemaatler bu kadar kindar, dindar ve kararlı oldular” diyor. İyi de bu başkaldırış Kemalist bir yönetime karşı yapılmadı ki; hatta Kemalistleri her fırsatta aşağılayan bir yönetime karşı yapıldı; 2002 yılından bu yana cemaatlere kırmızı halı döşeyen bir yönetim iş başındaydı. Bu yönetim İslami yaşama “demokrasi ve insan hakları velvelesi ile” adım adım kararlılıkla ve son derece kurnaz bir şekilde yanaşıyordu. Bir liderimizin dediği gibi “demokrasi bir amaç değil; araçtır; zamanı geldiğinde bu tranvaydan inilecektir” taahhüdünü niye unuttuk ki; geminin limana yanaşmasına çok az zaman kalmıştı. Yönetimin ve cemaatlerin amacı “hem de dindar ve kindar” bir nesil yetiştirerek İslami bir idare kurmak değil miydi? Fırsat ayağınıza gelmişken niye tepmeye kalkıştınız? Yüzyıllık amacınızın gerçekleşmesi için her türlü ortam oluşturulmuştu. Kimin yaptığı önemli olamazdı; sonuçta amaç şeriat devleti kurmaktı. Niye olmadı?
       Ancak dincilerin derdi hiçbir zaman dini, akılcı bir yola sokup, insanları doğru düşünüp yorumlamaya yönelik olmadı, hiçbir devirde de olmadı. Onların derdi küçük çocukları ağlarına düşürüp beyinlerini formatlayarak kendi melanetlerine yandaş yetiştirmektir. Bu ülkede kim ki dini genç yaşta eğitime sokup, ya da dini eğitimi olabildiğince genç yaşlara indirme çabası göstermişse bir çıkar hesabı vardır ve sadece bu ülkenin değil insanlığın düşmanıdır. Dünya genelinde gördüğünüzü anlamaya çalışın. Kim ki din eğitimini yaygın eğitimden çıkardı ve dogmayı gençliğinden uzak tuttu ise, bu dünyanın efendisi oldu. Bunu yapamayanlar ise terörist, darbeci, soyguncu, yalancı, tecavüzcü, hırsız ve işbirlikçi yetiştirdi.
       Genç yaşta beyinlerin dogma ile doldurulması “kabul etmeseniz de bunun adı inanmadır” körü körüne itaati, biatı getirir. Kuşku, sorgulama ve yargılama (bunlar hiçbir dinin kabul edeceği hususlar değildir), doğru düşünmeyi, doğru akıl yürütmeyi, neden sonuç ilişkisini, duygudaşlığı, yaratıcılığı ve en önemlisi öğrendiği, duyduğu, gördüğü her şeyi neden sonuç ilişkisi ile değerlendirebilmesidir.
       Din eğitimi verilen bir yerde akıl yürütme öğretilemez. Genç yaşlardaki din (doğru verilse öyle olmaz safsatasını bir tarafa bırakın; kendinizi kandırmadan vazgeçin) eğitimi, doğru düşünmeyi ve akıl yürütmeyi önler. Bu nedenle, kim ki okullara yoğun din eğitimi sokuyorsa ve bu eğitimi küçük yaşlara çekiyorsa bilin ki bu ülkeye ihanet içindedir. Yoğun din eğitimi verilip de dünyada barışı, kardeşliği bilimsel atılımı, huzuru, yalancılığı, dolandırıcılığı, soysuzluğu önlemiş bir tek örneğiniz var mı? Nasıl oluyor da dünyada din eğitiminin yoğun verildiği coğrafyalar ile, yobazlık, hırsızlık, dolandırıcılık; yalanın, kavganın, tecavüzün, her türlü melanetin yoğun olduğu haritalar üst üste çakışıyor. Kör müsünüz?
       Darbeyi savuşturduk, geleceğimiz aydınlandı diye ben kişisel olarak sevinemiyorum. Çünkü şu anda yönetimin anlayışı, cemaat tutkusu, din anlayışı ve eğitimdeki ihanet derecesinde yönlendirmeler başka cemaatlerin ve darbecilerin zeminini hazırlayacaktır. Bu toplumun çocuklarını, ölçülebilir, sayılabilir, tartılabilir, tekrarlanabilir bilgilerle formatlayın ve dünyanın her yerinde geçerli olan bilgiler yükleyin. Çocuklarımıza yazık oluyor. Dünya milletlerinin bizim bu halimize ve İslam dünyasına nasıl baktığının farkında mısınız?
       Bu kalkışmanın hazırlanması belli ki bugünün işi değil, itirafçıların söylediklerine bakılırsa, ağızlarından din, Allah, peygamber, kuran sözlerini eksik etmeyen, kürsülerde din simsarlığı yapan geçmiş tüm siyasiler ve en çok da ”istediklerini veren; toz kondurmayan” bu son yönetimdir. Kalkışma için cepheye sürülenler belli ki derslerini alacaklar. Ancak bu güne kadar sinsi bir şekilde bu aşağılık cemaate çanak tutanlar ne olacak? Devlet yönetiminde kandırıldık lafı kandırmak için söylenir. Kişi kandırılabilir; devlet kandırılamaz. Çünkü elinde istihbaratı; danışacağı insanlar ve haber almak-izlemek için her türlü araç gereç ve yasal yetkisi vardır. Cemaatin bu meczubuna “artık özledik, seni bekliyoruz; ülkene dön” diyen siyasi erkân hala sırıtarak ekran ekran geziyor. Belli ki körü körüne inanma, utanma duygusunu da siliyor…
       Ölü soyucu siyaset ülkemizde her dönemde şu ya da bu şekilde oldu. Lanetledik geçtik. Şu andaki yönetime destek olma ve rahmet okuma aklımın köşesinden bile geçmezdi; bunun bir kâbus olduğunu düşünürdüm. Ancak 15 Temmuz darbecilerini gördükten sonra bu yönetime rahmet okuyorum.
Prof. Dr. Ali Demirsoy
18.08.2006

Değerli Arkadaşım
15 Haziran kalkışmasından çıkarılan önemli dersler bulunmaktadır. Ancak en önemlisinin anlaşıldığına ilişkin ciddi kuşkular bulunmaktadır. Yönetimlerin dünya görüşü, katı dogmatik yönlendirme ve eğitimdeki inadına din operasyonu, çocuklarımızın da gelecekte bu melanetleri farklı şekillerde yaşayacağını göstermektedir.




[1] Özel not: Eski politikacılara ve şu andaki yönetime çok kızıyordum; ancak 15 Temmuz kalkışmasından sonra (yaptıkları yardımlar hariç) o kadar kızmıyorum. Eğer bu darbe başarılı olsaydı, geçmişlere rahmet okutacaklardı. Ancak bu kafa ve dünya anlayışı bizde olduğu sürece yenilerini üretmeye devam edeceğiz.