15 Ocak 2017 Pazar



Sevgili facebook dostlarım,pazarınızın aydınlık ve mutlu geçmesini diliyorum. Değerli meslektaşım ve dostum Doğaperest Prof.Demirsoy'u sizle buluşturmuştum. Şimdiler,Emevi Camisinde namaz kılmaya niyetlenenlerin durdukları yerde dururken,kendi kuzularını övgüledikleri şehitlik ödülünden uzak tutarken, analarının kuzularının ve tek umutlarının cenaze namazlarının birbiri peşinden kılınmasının nedenlerini açıklayan yazısını sizlerle paylaşıyorum. Bu yazı, musalla taşında sahtecilik sergileyerek bir de olmayan haklarımızı helal etme yüzsüzlüğü yerine, onlardan bağışlanmamız gerektiğini bizlere anlatmakta. Yararlanacağınız umudu ile.
EMEVİ CAMİSİNDE CUMA (ASLINDA HALİFELİK) NAMAZI KILACAKTIK, ŞİMDİ AKŞAM SABAH CENAZE NAMAZI KILIYORUZ
Prof. Dr. Ali Demirsoy
Halep özellikle Şam İslam tarihinde çok önemli yere sahip şehirlerdir. Hz. Muhammed’den sonra çekişmeli ve sürtüşmeli de olsa dört halife devri yaşandı. Ancak Müslümanlığın geniş coğrafyalara kök salması ve siyasileşmesi Şam’da Muaviye’nin kendini halife ilan etmesiyle başlar. Bütün kökten dinlerde görülen yapılanma ve davranış Müslümanlığa Emeviler döneminde girdi. Cihadın ve mal edinmenin kutsandığı; dinin her yönüyle siyasete alet edildiği bir dönem başladı. Bu dünya görüşü, özellikle Sünni idarelerde günümüze kadar yönetimlerde bütün unsurları ile şu ya da bu şekilde devam etti.
Bu tip idarelerde yönetimin akıldışı uygulamalarına da siyasi destek bulunabilmesi için halkın yönlendirilmesi ve aklının çelinmesi gerekirdi. Ancak bunun mescit denen küçük mekânlarda yapamazlardı. Bu nedenle kalabalık halkın görkemli mekânlarda toplanıp, hitabetle, hutbeyle ve bilinen ve bilinmeyen birçok yöntemle güdülmesi gerekiyordu. Böylece görkemli ve etkileyici görünüşe sahip cami yapımı başladı. Aslında bu gütme işini daha önce Hıristiyanlar bulmuş ve çok etkileyici kilise ve katedraller yaparak kendi mensuplarını yüzyıllar boyunca koyun gibi gütmüşlerdi. Onlarca Haçlı Seferi sözüm ona bu mabetlerde başlatılmıştı. Avrupa’yı canından bezdiren ne varsa buralarda tezgâhlanmıştı.
Sonunda önce Suriye’de, daha sonra Mısır ve Endülüs’te ve sonunda Osmanlı’da görkemli cami yapımı başlamıştı. İslamiyet’in çıktığı topraklarda ise bu dönemlerde mescit ve birkaç basit cami vardı. Çünkü buralarda henüz kan alınacak damar oluşmamıştı.
Dini isyanların ve kalkışmaların birçoğu bu camilerde başlatılıyordu. Halkın güdümlenmesi hep buralarda yapıldı, yapılıyor. Avrupa farkına varıp frene bastığı için kilise yapımı sınırlandı. Bugün neredeyse 100 milyon nüfuslu zengin Almanya’da 6.000 küsur kilise varken; 80 milyonluk Türkiye’de bu rakamın 100.000’ini aşkın olması üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir husustur.
Hiçbir yönetim bu denli güçlü bir propaganda aracını elde edemez hem de “Tanrı adına” yapıldığını söyleyerek. Geçmişte bu tip bir devlet yönetiminde en kutsal, güçlü, dokunulmaz, kararları kesin ve tartışılmaz olan bir de makam vardı. Bunun bizdeki adı halifelik, Hıristiyanlıkta papalıktı. Öyle bir makam ki, peygamber adına hatta üstü kapalı olarak Tanrı adına hüküm verebiliyor; yorum getirebiliyordu. Dünya uzun süre böyle bir dönemi kan ve gözyaşı ile yaşadı.Fransa bu nedenle devriminde bir günde 10.000 papazı giyotine gönderildi. Sovyetler devriminde de yaklaşık 70 yıl tapınaklar neredeyse tümüyle kapatıldı.
Son zamanlarda insanlarımız farkında olmadan garip bir şeye de tanık oluyorlar. Din adına terörün ve cinayetlerin her türlüsünü işleyen IŞID caniler çetesi, her girdiği yerde camileri “peygamber döneminde cami yoktu, yapılanlar propaganda ve fitne için yapılmıştır; aslında camiler put devrine dönüştür” gerekçesiyle yıktılar. Hatta İstanbul Müslümanlar tarafından fethedilmemiştir; kendilerinin fethederek oradaki camileri de yıkacaklarını “Hz. Muhammed’in İstanbul’u fethedenlerin kutsanacağı beyanına kendilerinin mazhar olacağını” beyan etmişlerdir.
Halife gibi Emevi camisinde namaz kılmayı hayal edenler, ne yazık ki daha sonraki yıllarda turist olarak gitseler de Yezit zamanındaki camiyi bulamayacaklar. Çünkü "Cephetu'n-Nusrâ = Nusra örgütü", yani "Zafer Cephesi" adını taşıyan, bir ara bizim kankamız olan bir başka teröristörgütEmevî Camisinde karargâh kurup, fitneyi oradan yaymaya başlayınca, çıkan çatışmalarda top ve ağır silahlarla caminin minaresi de dâhilbirçok yeri yıkıldı.
Eskiye özen ve özlem ne yazık ki son 15 yılda tekrar depreşti. Birileri, adına ne derseniz deyin, arkasında bir çeşit halifelik gücü bulunan, tarihsel anlamda peygamber hatta Tanrı adına söz söyleme yetkisini elinde bulunduran bir konum (statü) arayışına başladı. Sanki cihat ruhu coşmuştu; ağızdan çıkan sözü kulaklar duymaz olmuştu. Ülkenin en yetkili yöneticisi Sünni anlayışının merkezi ve doğuş yeri olan Şam’da cuma namazı kılmaya niyetlendiğini meydanlarda bindirilmiş kıtalara büyük coşkuyla haykırmaya başlamıştı. Güdümlenmiş kıtalar bu nutukları çılgınlar gibi alkışlıyorlardı. Arka planda ise cihat müziği eşliğinde, mehteran zil ve davulunu sonuna kadar vuruyordu. Şahlanmıştık…
Ancak uyuyan insanlar diğer insanların uyuduğunu zanneder. Bu insanlar ne yazı ki kürsülerde efelenmenin ödenmesi gereken bir bedeli olduğunu anlayacak durumda olamıyorlar. Kaldı ki bu dünyada düşündüğünüzden daha fazla uyanık insan var. Üstelik de eğitimleri ve tarihsel deneyimleri nedeniyle insan sarrafı olmuşlar. Birçok araştırıcı İngiliz siyasetinin başarısını, ani tepki göstermeyen, sakin, kızmayan, hiddetlenmeyen; ancak gelecek için planlarını usta bir örümcek ağı gibi ören bir anlayışa bağlarlar.
Gelişmiş ve egemen devletlerin tarihsel olarak yerleşmiş bir dünya algılama stratejileri vardır. Buna yerleşik siyasi bellekleri de diyebiliriz. Bunun için olması gereken yere olması gereken kişileri zaman içinde yetiştirirler ve yerleştirirler. Herkes kendi konusunda iyi bir uzmandır. Neyin ne olacağını önceden kestirir ve yönetimi uyarırlar. Bu devletler ayaklar altındaki devletler gibi yaşayarak öğrenmez; önceden tahmin ederler; planlarlar ve önlemlerini alırlar.
Yönetimler değişse bile bu yapı ve kişiler özenle korurlar. Her ne kadar kürsülerde millete dayanma ve güç alma nutukları atılırsa da, bir ülkenin geleceğinin nitelikli adamlarla sonuca ulaşacağını tarihsel gözlemler bize göstermektedir. Bu nedenle her ülkenin meydanlarında tarihlerinde o ülkeye çağ atlatan ya da selamete çıkaran kişilerin heykelleri vardır. Bundan şu sonucu da çıkarabiliriz: Bir ülkenin meydanlarındaki çeşitli insanlara ait heykel sayısı, o ülkenin gelişmişlik düzeyi, insanlığa yapılan katkısı ve o ülkenin nitelikli insan oranı ile ilintilidir. Bu ülkelerde kökleşmiş bir devlet adamı yetiştirme kültürünün olduğunu da görüyoruz. Örneğin hiçbir deneyimi olmayan bir akademisyeni hop diye dışişleri bakanı ya da başbakan yapıp ortalığa salmıyorlar. Bir imamı eğitimden sorumlu yetkili kılmıyorlar (İstanbul’daki okulların %90’nın müdürü imam hatip kökenliymiş).Yakın zamanda, dünyayı etkileyen çeşit çeşit siyasi toplantılarınyapıldığı İsveç’e atanan büyükelçimiz hiçbir dili bilmiyormuş. Dil bilmeyle de sorun çözülmüyor; iyi bir siyaset ve tarih bilginiz olması gerekiyor. Doğrusunu isterseniz son zamanlarda yapılan anayasa tartışmasında her gün televizyonlarda boy gösteren bu konunun profesörlerinin mantığına bakıyorsunuz; yönetimin içinde yer alan bu konunun sözde uzmanlarına bakıyorsunuz, ayakta kaldığımıza göre, herhalde Tanrı bize yardım ediyor olmalı diye düşünüyorsunuz. Her yönetim değişikliğinde devletin belleğini oluşturan kadrosu A’dan Z’ye değişirse, cuma namazı yerine cenaze namazına gidersiniz.
Hem kendimizi hem de ülkemizin genel durumunu net olarak anlayabilmek için bu paragrafta yazılanlara özellikle dikkat etmenizi rica edeceğim. 19 Haziran 1999, HalK TV, Siyaset Meydanı, saat 20.00, yıllar sonra Ergenekon’cu tutuklanacak, evi gece yarısı hunharca aranacak, o dönemin aşağılık yazarları tarafından topa tutulacak, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kurucusu Prof. Dr. Türkan Saylan bakın ne diyor?
Meclisteki milletvekili sayısı 600’e çıkarılacakmış; 1600’e çıkarılsa ne yazar. Emme basma tulumba gibi elini kaldıran 10.000 milletvekili yüzlerce danışman olacağına, Türkan Saylan gibi geleceği tüm ayrıntısı ile gören ve öneriler getiren tek bir insanınız olsun yeter. Diyelim ki kişiliği nedeniyle yanınızda bulunmasını haz etmiyorsunuz; o zaman fikirlerini dikkate alın. Geriye dönün bir bakın, Türkan Saylan’ın söylediklerin anlamış olsaydınız, bugün FETO’da yaşadıklarımızı yaşamayacaktı. Kulağı sadece çobanın kavalında olan sürünün mezbahadan kurtulma şansı ne yazık ki olmuyor.
Dünyadan haberi olan, bu ülkenin eğitimli ve deneyimli çocukları, bu cuma namazının bin bir desise ile cenaze namazına döneceğini biliyorlardı. Böyle bir coşkuda halkı sükûnete davet edenleri, yöneticilerin ve onların izinden giden kesimlerin, yandaş basınınkorkak, batı işbirlikçisi olarak damgalayacaklarını bile bile yetkilileri uyarmaya çalıştılar. Nafile! Kendini dev aynasında görme tutkusu o kadar coşmuştuki, bu uyarıları sinek vızıltısı kadar bile algılayamadılar ve dolayısıyla da dikkate almadılar.
Meydanlarda histeri krizine tutulmuş gibi “haydi Şam’a cuman namazı kılmaya” diye bağıran topluluklar, ne yazık ki, akşam sabah, haftada 7 gün tekbirle çocuklarını kara topraklara gömmeye başladılar. Çocuk acısını ancak yaşayanlar bilir…
Akılsız başın cezasını, çocukları çeker sözü demek ki boşuna söylenmemiş.
Değerli Kardeşim
Emevi Camisinde namaz kılmaya niyetlenirken, akşam saban cenaze namazı kılmaya başladık. Belli ki bir yerlerde yanlış yaptık; bedelini ödüyoruz. Ders aldık mı? Ona siz karar vereceksiniz.
Emevi camisi (sağda) ve top atışına tutulduktan sonraki hali (solda) (internetten).

7 Ocak 2017 Cumartesi

Vatanseverlere Çağrı

ÖZGÜR MUMCU
07 Ocak 2017 Cumartesi
Milli çıkarlar neye göre belirlenir? Hangi siyasi karar milli çıkarlara uygundur, hangileri aykırıdır? Şahsi çıkarların, iktisadi grupların çıkarlarının milli çıkar adı altında siyaseti belirlemesi nasıl engellenir? 
Buna insanlığın şimdilik bulduğu tek cevap işleyen çoğulcu demokrasi. Özgür bir kamusal tartışma ortamı olsun, bütün fikirler tartışılsın ki halk kendi çıkarlarını en çok gözetecek kararları temsilcileri eliyle alsın. Elbette Batı demokrasilerinin içine girdiği krizin de gösterdiği gibi mükemmel bir sistem değildir. Ancak kendini yenileyebilme ve mükemmelleştirme imkânına sahip tek sistemdir. 
Demokratik tartışma imkânı gasp edilirse neyin halkın çıkarlarına ve dolayısıyla milli çıkarlara uygun olduğunu tespit etmek imkânsızlaşır. Mesela hükümet sözcüsü gelir ve Suriye politikasını başından beri yanlış bulduğunu söyleyiverir. Böylelikle bir günde milli çıkar tanımı da değişmiş olur. 
İktidarın Kürt meselesinden Suriye’ye sürekli savrulan siyaseti demokrasi eksikliğinden. Bir yelkenli, yelkenini rüzgâr nereye isterse oraya gitmek için kullanmaz. Aksine istikametini belirler, yeri gelir rüzgârı arkasına alır, yeri gelir rüzgâra karşı ilerler. Güçlü iktidar diye yelkeninizi hareket ettirilemeyecek şekilde sabitlerseniz, rüzgâr sizi nereye isterse oraya götürür. 
Bir gün PYD’ye destek için peşmergenin ülkenizden geçmesine izin verir, Salih Müslim’le görüşürsünüz, ertesi gün PYD’yi terörist ilan eder, Müslim hakkında yakalama kararı çıkarırsınız. 
Bir gün Öcalan’ın mektubunu Diyarbakır’da Nevruz’da okutur, ertesi gün Kürtçe çizgi film kanalını kapatırsınız. 
Bir gün Rus uçağını düşürmekle övünür, ertesi gün Rusya ile beraber ateşkes kotarmaya çabalarsınız. 
Bu belirlediğiniz istikamette yeri geldiğinde pupa yelken, yeri geldiğinde orsa gitmek değil, dümenini çiviyle çaktığınız, yelken direğini betondan döktüğünüz hareket kabiliyeti kalmamış bir gemiyi rüzgâr nereden eserse oranın insafına bırakmak demektir. 
Herhalde artık en inatçı bile görebiliyor ki içine girdiğimiz bu şiddet sarmalı bir gemiyi yürütememekten kaynaklanıyor. Zaten ağır aksak giden gemi, fiili başkanlıktan bu yana hepten dışarıdan belirlenen iklim koşullarının avucunda. 
Şimdi ise anayasa değişikliğiyle geminin dümen ve yelkenleri, gemiyi kendi iradesiyle bir yere gidemeyecek şekilde sabitlenmeye çalışılıyor. Bunun adına da istikrar denmekte. 
Milli çıkarlarımız neden bir gün barış sürecini ertesi gün ise HDP milletvekillerini içeri atmayı gerektiriyor? 
Milli çıkarlarımız neden bir gün Esad muhaliflerine her türlü desteği verirken, ertesi gün “demokratik ve laik bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti”ne saygılarımızı sunmamıza yol açıyor? 
Davutoğlu mu milli çıkarların tercümanı yoksa Numan Kurtulmuş mu? 
Yönetilemeyen, yönetilemedikçe savrulan, savruldukça otoriterleşen ve otoriterleştiği için artık hiç yönetemeyen bir anlayış var. 
Çıkış yolu ise imkânsız değil. Ancak çıkış başkanlık sistemiyle gelecek bir rejim değişikliğinde değil. Anayasa değişikliği gerçekleşirse, zemin memleketin altından daha da hızla kaymaya devam edecek. 
Bu güvensizlik ortamlarında “güçlü idare” istemek doğal bir arzudur. Ancak başkanlık, memleketi güçsüzleştirir. Yaşadıklarımıza bakmak kâfi. 
İnsan haklarına saygılı laik bir hukuk devleti ve bunun işlemesi için çoğulcu bir parlamenter demokrasi. Umalım ki Meclis’te hâlâ bunu görebilen gerçek vatanseverler vardır. Çağrımız onlara.

4 Ocak 2017 Çarşamba

Değerli Facebook Arkadaşlarım,

2017 yılı için iyi ve umut veren dileklerimiz daha ağzımızdan çıkıp,size ulaşmadan, dilimiz tutuldu, donduk kaldık. Yılbaşından bir gün önce, inanca göre kutsal gün olarak algılanan Cuma günü, laik Cumhuriyetin kurumlarından olması gereken ve vergilerimizden oluşan bütçenin en büyük paydaşlarından Diyanet İşleri Başkanlığının, insanımızın çoluk-çocuk,dost-akraba bir masa çevresinde bir araya gelerek,yılbaşı kutlamasını bile haram kıran hutbesi ortada iken, dinbazlarca Nazilli’de Noel Baba giysisini giydirdikleri bir figüranın kafasına tabanca dayanmasına,devletin ve cumhuriyetin olması gereken güvenlik güçleri ile savcılarının, belki de alkışladıkları soytarılık servis edilir, yılbaşını kutlayanların cezalandırılacağına ilişkin paylaşımlar yapılırken, bu türden öldürümlere şaşırmamak gerektiğini söyleyebilir ve beni, bu saflığımdan ötürü kınayabilirsiniz. Türkiye ve halkı, yöneticileri ve kurumları eliyle, büyük bir bilisizlik(cehalet) çukurunun içinde debelenmekte. Bu dinbazlara birazcık tarih,hatta teoloji/din dersi vermeli. Bunları ilkokuldanbaşlayarak,yeniden eğitim sıralarına almalı. Barbaros buna “kendi bokunun içinde boğumlu” demekte. O da, Atatürk Hava Limanında, güvenlik güçlerinin gözetiminde lince uğrayabiliyor.Bunları kınamanın da, ayıplamanın da, bela dilenmenin de yararı olacağı düşüncesinde değilim. Rus Büyükelçisini öldüren polis memurunu,sağ yakalama becerisini gösteremeyen devlet, Raine’de 39 kişiyi öldürüp, yetmişi aşkın insanımızı yaralayan caniyi de, şu ana kadar yakalamış değil.

Sakın ola ki alt- akıl, üst-akıl masallarına, önümüzü kesmek, gelişmemizi önlemek isteyenler masalına inanmayınız. Değerli dostum ve meslektaşım Oğuz Oyan’ın, Türkiye’nin  debelenmekte olduğu çukurun kimler tarafından kazıldığını ve içine  analarının kuzularının cansız bedenlerinin, insanlarımızın atılma nedenini irdeleyen yazısını sizlerle paylaşmak istedim. Yazının bazı yerlerine yaptığım eklemeleri MA olarak işaretledim. Ve MK Atatürk7ün 1923 ile 1933 29 Ekim’deki söylevlerinden son bölümleri ekledim. Yaşamak umut etmek demektir. Umudunuzu yitirmeyin ve 2017’de umudumuzu gerçekleştirebilmek için örgütlü ve birlikte uğraş verelim.

“Oğuz Oyan ; Derinleşen çelişkiler
Nefret tohumlarını bir siyasi iktidar stratejisinin, bir toplumsal mühendislik projesinin parçası olarak topluma uzun süredir ekeceksiniz, toplumu ayrıştıracaksınız, ondan sonra her kitlesel tedhiş eylemini takiben "terör amacına ulaşamayacak, ülkemizi/ toplumumuzu bölemeyecek" nakaratını söyleyeceksiniz.
Derin çelişkilerin başlangıç noktası budur. Devam edelim.
Toplumu din ve mezhepler üzerinden daha önceki zamanların çok ötesinde ayrıştıracaksınız, dindar ve kindar bir gençliğe methiyeler düzeceksiniz, Kabataş kışkırtıcılığıyla "iftira", "suç uydurma" ve "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlarını işleyeceksiniz, toplumu bir arada tutan bütün sigortalarla oynayacaksınız, ondan sonra "toplumu birbirine düşürmeye çalışan" teröristlere fırsat vermeyeceğiz diyeceksiniz.
Laik temelli Cumhuriyet rejimi yerine din temelli bir rejiminin kurulması için her türlü zorlamayı yapacaksınız, hedefe varmak için egemenliği cemaatlerle paylaşacaksınız, yargı ve polis terörünü kullanarak TSK başta olmak üzere ülke kurumlarına kumpas kuracaksınız, bu kurumların temellerini çürüteceksiniz, beslediğiniz Cemaatin darbe girişimini bile zamanında durduramayacaksınız, ondan sonra "ülkemize yönelik tehditleri ve saldırıları, kaynağında yok etme konusunda kararlıyız" diyeceksiniz. (Peki bu kaynaklar arasında siz de varsanız? Cemaatin bir türlü açığa çıkmayan siyasi ayakları sizin aranızdaysa?).
Anaokulundan ilköğretime, ortaöğretimden yükseköğretime kadar din temelli eğitimi yücelteceksiniz; ortaokul ve liseleri İmam Hatipleştireceksiniz; bu okullarda Cumhuriyet kurucularına, Cumhuriyetin kurucu belge ve ilkelerine, laik yaşam tarzlarına saygının tam tersini aşılayacaksınız; Diyanet İşleri Başkanlığınız yılbaşı kutlamalarını gayri-meşru sayan hutbeler verecek; ondan sonra katilam olunca suçluluk telaşıyla bu saldırının mabetlere yapılanlarla aynı olduğunu, herkesin yaşam tarzına saygının esas olduğunu söyleyecek, hepiniz koro halinde bunu tekrarlayacaksınız.
Polisinizi, askerinizi, savcınızı, yargıcınızı, kamu görevlinizi, Cumhuriyet anayasasının laiklik ve hukuk devleti değerlerine göre yetiştirmeyeceksiniz, hatta bu ilkelerden uzaklaşıp iktidarın ideolojisine yakınlaşanları mülakatlarda, atamalarda kayıracaksınız, kamu yönetiminde liyakatı ve dürüstlüğü tercih nedeni olmaktan çıkaracaksınız, ondan sonra bu kolluk ve yargı güçleriyle cihadist temelli teröre karşı mücadele edeceksiniz.
Suriye'deki rejimi istikrarsızlandırmak ve çökertmek için rejim karşıtlarına her türlü desteği vereceksiniz, dengeler değişip politikanız başarısızlığa uğrayınca “ve üst aklınız olan ABD aradan çekilince M.A.) kendi politikanıza yeni ayarlar vereceksiniz, bunların sonucunda da ülkeyi cihadist terörün hedef ülkesi haline getireceksiniz, ondan sonra da terörü kaynağında yok etmekten söz edeceksiniz.
İçerde Kürt siyasi hareketine (silah bırakmayan askeri kanadını da işin için katarak) tutulmayacak sözler vereceksiniz, bir süre bölge “onların M.A.) hakimiyetini terkedeceksiniz, Suriye'deki rejimin zayıflamasına katkıda bulunarak Kuzey Suriye'de yeni bir Kürt siyasi oluşumunun peydahlanmasını kolaylaştıracaksınız, bu defa da ona karşı bir Fırat Kalkanı operasyonu düzenlemek zorunda kalacaksınız, ondan sonra da bu iki mihraktan doğan ve giderek tırmanan tedhiş eylemlerinin nedenini ararken kendinizi hiç sorgulamayacaksınız.
Her yeni adımda ülkeyi daha fazla dış güçlerin oyun alanı içine sokacaksınız, hayırlı sonuçlar vermeyeceği başından beri çok açık olan, ama 15 Temmuz'da iyice açığa çıkan akıldışı iç ve dış politikalar izleyeceksiniz, bütün bunların ülke içinde oluşan onbinlerce IŞİD, El Nusra, PKK ve Feto militanıyla, bunların milyonlarca sempatizanıyla birleştiğinde ne denli provokasyonlara açık bir zemin oluşturduğunun farkına varamayacaksınız, ondan sonra her tedhiş eyleminden sonra "provokasyon"dan söz edecek, olaylarda sadece "dış akıl" arayacaksınız...
Bütün bunlar zemininde bir de iktidarın tepelerindeki uzun vadeli İslamcı kararlılıklar yanında günlük zikzakların, sabah-akşam tutum değiştirmelerin, bazen şaşırtıcı esneklikteki uyum-ricat süreçlerinin, çeşitli çevrelere verilen sözlerden cayma hızlarının tabanda (özellikle militanlaştırılmış mürit türlerinde) izlenme olanaklarının sınırlı olduğunu eklerseniz, öyle her zaman büyük komplolara, dış güçler göndermelerine pek gerek kalmaksızın, ortalıkta dolaşan binlerce potansiyel mayının her an her yerde karşınıza çıkabileceğini veya o karanlık güçlerce kolayca devşirilebileceğini farkedersiniz.  Peki sorumlular kim?
Bu ülkeyi bir yandan dış dünyaya açık, kapitalizmle bütünleşmiş, neoliberal iktisat politikalarına, yabancı sermaye akımlarına sonuna kadar açık bir çizgide yönetmeye, turizmin önde gelen hedef ülkelerinden biri yapmaya talip olacaksınız, öte yandan Müslüman Kardeşlere, selefi cihatçı akımlara sempati besleyen, ülkesinde laikliği tahrip eden uygulamalara girişen, sermayenin girişim ve mülkiyet haklarını aşındıran bir rolde olacaksınız. (Bu iki tutumun yanyana sürdürülemezliğinin ön provası 20 yıl önce RP'nin "Adil Düzen" programıyla denenmişti).
Daha ötesinde, ülkenin anayasal rejimini tek adamın herşeye müdahil olabildiği "başkancı" bir sistem doğrultusunda değiştirmek isteyeceksiniz, bu dinci otokratik  yapıya geçişe karşı çıkan, Cumhuriyetin hukuki ve kurumsal zemininin son kırıntılarını korumaya çalışan, dış politika dahil olmak üzere bu genel gidişata karşı çıkan herkese terörist muamelesi yapacaksınız, gerçekleri korkmadan söyleyen medyayı susturacak, ve/veya mensuplarını içeriye tıkacaksınız, hukukun askıya alındığı bir OHAL rejiminde anayasal rejim değişimini zorlayacaksınız, Anayasa değişiklik teklifinin gerekçesini bile Cumhuriyetle bitmeyen bir hesaplaşmanın dışa vurumu olarak tasarlayacaksınız, ondan sonra bu toplumu bölmek isteyenlere sözde savaş açıyor olacaksınız.
Bu bir tükeniş tablosudur. Bu kadar derin çelişkileri taşımak mümkün değildir.
Ülkem adına çok yazık. AKP'nin devraldığı Türkiye tablosu belki güllük gülistanlık değildi; ama cihatçıların, tedhişçilerin at oynattığı bir ülke de kesinlikle değildi. Cumhuriyet'in ilk 15 yılı ile AKP'nin 15 yılını kıyaslayınca, yükseliş ve tükeniş eğilimleri tam bir kontrast olarak yüzünüze çarpacaktır.( Bu yüzünüze çarpan benzemezliği, dinbaz kafanıza sokmak, ve var ise vicdanınızda bir öz hesaplaşmaya yardımı olabilir mi diyerek, M.K.Atatürk’ün Cumhuriyetin ilanında,29 Ekim 1922de ve Cumhuriyetin 10.yılında, 29 Ekim 1933deki söylevlerini tamamlarken, ulusuna duyduğu güveni, dünün ve Cumhuriyetin ilk on yılındaki başarısı nedeni ile paylaşmak istediği övüncü ve gelecek ile  ilgili umutlarını anımsatmak isterim :
Arkadaşlar, bu yüksek rejimi(Cumhuriyeti – MA) yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada layık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce heyetinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve Tanrı'nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum. Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır"(29 Ekim 1923)

 
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz; çünkü, daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. 

Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. 

Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır. 

Büyük Türk milleti! 
On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiç birinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır. 

Türk milleti! 
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türküm diyene! “
(Ankara, 29 Ekim 1933)


“Geride bırakmakta olduğunuz onbeş yıllık muktedirliğinizden bu coşku ile övünç duyacak ve ulusun, Cumhuriyetin geleceği konusunda bu özgüveni, gözünüzü gözlerimizden kaçırmadan haykırabiliyor musunuz?-MA” 04,01,2017
Sevgili Topkan, çaba ve ugraşların için teşekkürler. Dileğim bu çaba ve uğraşlarının okuyanı,üzerinde düşüneni ve ortak çözüm arayışına girmeye katkısı olur.İznin olursa,bir noktaya dikkatini çekmek isterim. Sorun, zamanının sorunlarına, din kuralları ile çözüm arayışına dönük önermelerin, günümüzde de doğrusu-yanlışı/sapkını için öne çıkartılmasıdır. İsa'dan 2017 yıl, Muhammet'ten 1.400 küsur yıl sonra, değişen koşullara, sosyolojik yapılaşmalara, çözüm üretim araçlarının çeşitlenmesine, çözüm kurumlarının varlığına karşın referans olarak alınması,öne çıkartılmasının  ve bunların kimilerini olumlarkenkimilerini tu-kaka olarak sergilemek yanlıştır ve anlamsızdır. İnanç, bireysel alana özgü olup, laklik toplumsal alanın düzenlenmesi kurallarını ortak aklın ürünü olan düzenlemelere(yasalara,tüzüklere,yönetmeliklere,tebliğlere) bırakmak demektir. Kişinin inancı kendisine özgüdür ve her bireyin inanç yoğunluğu da birbirinden farklıdır. Bunların ortak akla aykılığını önleyici düzenlemeler(örneğin kısas yasağı, mirasta eşitlik,tek eşlilik vb) de yine sıraladığım yasa,tüzük,yönetmelik,tebliğler ile yapılır. Bu nedenle kimi inançları meşru, toplumsal yaşamda uygulanabilinir, kimi bireylerin inanç ve uygulamalarının gayrimeşru olarak ilan edilmesi yanlış ve yararsızdır.İnanç özgürlüğüne evet.fakat laik düzene saygı ile. Yani, Ecevit'in çok yanlış biçimde laikliği "inançlara saygılı-saygısız" olarak tanımlama aymazlığı yerine, laikliğe saygılı inanç özgürlüğünün peşine düşmemiz gerektiğini düşünmekteyim.
Çok haklı ve yerinde,verilere dayalı olarak ortaya serdiğin Adıyaman'ın gelişmişlik sırasındaki gerileme, dinin başlangıç kurallarına dönersek düzelir biçiminde bir yanlışa düşmemimiz gerekmekte. Bunun için sosyo-ekonomik göstergelerin geliştirilmesi için neler yapılmalı sorusuna yanıt bulmalıyız. Bunun koşulu da, en önde, laik,bilimsel eğitim ile insangücümüzün niteliğini, çağın gereksinimine yanıt verecek biçimde yetiştirmektir. Adıyaman'ın PİSA daki durumunu irdelersek,bu alandaki gerilemenin de, çözümün de eğitimde olduğunu görebiliriz. Esenlik dileklerimle.

NOT: 07.01.2017 Cumartesi günü,Ankara Mimarlar Odası Konferans Salonunda(Konur Sok),benim de bildiri sahiplerinden biri olarak katılacağım ve Türk Sosyal Bilimciler Derneği ve öteki örgütler tarafından düzenlenen, üniversite ve bilimsel yükseköğretimi tartışacağımız bir toplantı var. Saat 10.00'da başlayacak.

31 Aralık 2016 Cumartesi

Değerli Facebook Yoldaşlarım,

Eğitim düzeyimizin sefaleti ve yoksulluğu, yalnızca PİSA göstergeleri ile karşımıza çıkmamakta. Bu zavallılığa ve yoksulluğa çeşitli alanlarda tanık olmaktayız. Bırakınız uzmanlık alanlarını, genel kültür anlamında, çok övündüğümüz tarihimiz alanında da zavalılığımız sırıtmakta. Bunlardan birisi de hemen her yıl yinelenen ve giderek de kamu otoriteleri, okul yöneticileri, hatta kimi kamu kurumları eliyle de pompalanan bilisizliğin(cehaletin) doruk yaptığı olay, insanların eski yılı yolcu ederken, yeni yılı umutla,mutlulukla,sevinçle karşılaması gereken yeni yıl etkinlikleridir. İnsanımıza, çoluk-çocukları, dostları, komşuları ile yeni yılı karşılamalarına bile izin vermek istemez vandallığımız sergilenmekte ve bunlar kamu otoritelerinin  suskunlu ile, örtük olarak da desteklenmektedir. Tayfun Atay, Nazilli'de kurgulanan ve kamu alanında gerçekleştirilen bu zavallılığı değerlendiren bir yazı yazdı. Sizler de bu görüntüleri izlemişsinizdir. Ancak, izlediğim kadarı ile, kurgu da olsa, bu vandallık için ne güvenlik güçlerinin,ne de savcıların harekete geçtiğine ilişkin bir bilgilenmem söz konusu olmadı. Sanırım ortada Cumhuriyetn savcıları ile güvenlik güçleri de kalmadı artık. Paylaşıyor ve bilisizlik bataklığına düşenlere özgülüyorum bu satırları. Ve 2018'i karşılarken böyle görüntüler ile karşılaşmamak umudumu korumak istiyorum.31.12.2016


Tayfun Atay - Efeler, Noel ne ise Hıdrellez de odur!, Cumhuriyet,30.12.2016

Yılbaşı-karşıtı velveleler yine tam gaz devam etmekte. Tabii her sene Anadolu’nun dört bir yanından yeni ve “yaratıcı” eylem tasarımları kendini gösteriyor. Önceki yıllardan en akılda kalan, bir grup gencin Noel Baba balonunu, önüne bira kutuları, haç ve enjektör koyup taciz etmeleriydi!..

Bu sene ise kısmen benzeri bir “balon”, Nazilli’de patladı.

Alperen Ocakları marifeti, evlere şenlik eylem şöyle: Ortalıkta “Ho ho hooo” diye dolaşan “Noel Baba”nın üzerine dört yağız “Aydın Efesi” çullanıyor ve elinde hediye çuvalından başka bir şey olmayan garibin kafasına tabanca da dayayıp ittire kaktıra meydandan atıyorlar onu.

Tabii bu bir şov ve danışıklı dövüşün ardından “efelerimiz” gösteriye “Noel kutlamıyoruz” pankartı önünde zeybek oynayarak son veriyorlar.

Bu gülünesi mi, ağlanası mı, yoksa acınası mı olduğu belirsiz kurgunun ardından bir de açıklama var. Alperenler özetle diyor ki “Amacımız insanların özüne dönmesi; bin yıldır İslâm’ın sancaktarlığını yapan Müslüman Türk milleti olarak Hristiyan âdetlerine gösterilen hassasiyeti gerek Hıdırellez olsun, gerek Nevruz kutlamaları olsun, gerekse dini, milli bayramlarımızda göremiyoruz”.

Eller kâğıda-kaleme değmeyip silah kabzası tutunca, gözler kitaba-deftere düşmeyip belere belere adam kesince ne olsun işte, sonuç bu...

Türk’ten Kürt’e, Gürcü’ye, Fars’a, Arnavut’a, Afgan’a kadar ortaklaşılan, dolayısıyla sadece “Biz”e (o “biz” her ne ise artık!) özgü sayılması olanaksız Nevruz’u geçelim, Hıdrellez’e gelelim!..

Ey Gençler, Efeler, Alperenler! Ağır olun, oturun, dinleyin biraz:

Noel ne ise “bizim” saydığınız Hıdrellez de odur!..

Bir türlü hoş göremediğiniz “Noel Baba” nasıl ki bu topraklarda, hem de size yakın mı yakın bir yerde (Demre) yaşamış Hristiyan azizi Aya Nikola (“St. Nicholaus”) ise…

Hıdrellez diye size “yutturulmuş” kutlamanın asıl muhatabı da yine bu topraklarda yaşamış bir başka Hristiyan azizi, Aya Yorgi’dir (“St. George”).

Defalarca yazdık, anlattık ama etrafa kostaklanmaktan vakit bulup duymaya, öğrenmeye yanaşmıyorsunuz.
Hıdrellez bize, size, hepimize Hristiyanlıktan geçmiş bir kutlama.

Bu topraklarda Hıristiyan ahali tara­fından asırlarca takdis edilmiş bir aziz olan Aya Yorgi (“Hagios Georgios”) etrafında oluşmuş inanış ve ona yönelik kutlama, Anadolu'nun İslâmlaşma­sından sonra “Hızır-İlyas” kültüyle Müslü­manlığa “transfer edildi”. Aya Yorgi, Hızır’la özdeşleştirildi ve Anadolu’dan Orta Doğu’ya, Balkanlar’a, Kırım’a kadar ona ait olduğuna inanılan ma­kamlar, kiliseler, manastırlar İslâmi dö­nemde Hızır veya Hızır-İlyas'a mal edil­di. Kutlama da “Hıdrellez” adı altında halk Müslümanlığının önem­li bir etkinliğine dönüştü.
Aya Yorgi de tıpkı Hızır gibi uğradığı eve bolluk bereket saçan, kuru tahtaları yeşertip ulu ağaç haline getiren, hastalıkları iyileştiren bir kutsal kişi olarak anlatılır. Bugün Türkiye'de Hıdrellez'in kutlandığı 6 Mayıs dahi, etkinliğin Hıristiyanlıkla ilişkisine işaret eder. Çünkü Aya Yorgi kültü de Yunanis­tan, Balkanlar ve diğer bazı Doğu Avrupa ülkelerinde 6 Mayıs'ta kutlan­makta olup Bizans’ta da aynı gün kutlanmaktaydı.

İşte böyle Gençler, Efeler, Alperenler!..

Ayrıca ayıp olmuyor mu öyle, bir gariban “Noel Baba”ya dört kişi saldırmak?!
Hiç mi Malkoçoğlu, Tarkan, Karaoğlan, Kara Murat seyretmediniz?
Yakışır mı bir vuruşta on kişiyi deviren Malkoçoğlu’nun torunlarına bir ihtiyara dört kişi saldırmak!..
Dua edin Noel Baba sizdendi, ya gerçek olsaydı da…
“Erkekseniz teker teker gelin tabansızlar” deseydi size!..

2017 İÇİN DİLEKLERİM:


Değerli Dostlar,

2016 yılı,  2015 yılını arattı. Kör terör ve hedefli terör analarının kuzularını, umutlarını koparttı yaşamdan. Bu yetmezmişçesine, nedensiz olduğu şimdi daha bir açığa çıkan komşularımızdaki bataklığa baştan-ayağa battık ve yine yoksul halkın çocuklarının tabutları birbirini izledi. 2015 Haziran seçimleri sonrasında seçimlerin iptali ile başlayan siyasal darbe, 1 Kasım seçimlerinden sonra, bu kez, hükümet darbesi ile sürdü. 1 Kasım 2015 seçiminin kazananı Davutoğlu ve Hükümeti azledildi. Muhalefet bu darbeye karşı çıkarken, darbeye muhatap olan ve azledilenlerden gıkı bile çıkmadı. Yararlı salaklarca girişilen ve başarısızlığa mahkum olan 15 Temmuz kalkışması, muhatabı olduğu ileri sürülen muktedir tarafından “Allahın lütfu” olarak kutsandı. Tarihte ilk kez kutsanan başarısız kalkışmada canlarını yitiren onca insanımızdan sonra, başlatılan olaganüstü hal ve KHK ile, ülkemiz hem siyasal, hem toplumsal, hem kültürel ve hem de ekonomik açıdan içinden çıkılmaz bir girdaba sokuldu. Aydına düşman, cehaletin övgücüsünün ödüllendirildiği uygulamalara da tanıklık ettik. Çürüme ve kokuşma doruğa erişir oldu. Özetlemem gerekirse 2016 kan, gözyaşı, ölüm ve acıların yanı sıra, ekonomik yoksullaşmanın yaygınlaşması ve derinleşmesi ile tamamlanmakta. Yani gününden mutlu ve geleceğinden umutlu bir toplum olmanın çok çok uzağına düştük.

Yaşamak umut etmek ve beklentileri olmak anlamına da gelir. Bu nedenle 2017 nin başlangıcında yine de umutlanmak, beklentilerimizi dillendirmemiz gerekmekte. 2017’de; kimilerince “Allahın lütfu” olarak kutsanacak darbe ve kalkışmaları yaşamak istemiyoruz Kör terör ve hedefli terörün kurbanları olsun istemiyoruz. 2017’de şehitler, gaziler üreten iç ve dış çatışmalar istemiyoruz Yoksul halkımızın analarının kuzularının ve umutlarının, kimilerinin ikbal ve istikballeri için kurban edilmesini istemiyoruz.2017’de alanlara, parklara, sokaklara, tepelere, köprülere, geçitlere, okullara, üniversitelere adları verilecek şehitler, gaziler istemiyoruz. Adaletsizliğin, hukuk devletinin çökertilmesinin yarattığı güvensizliği yaşamak istemiyoruz. Kimilerinin her ağzını açması ile çökertilen bir ekonomik belirsizlik istemiyoruz. Sürekli değişen iç ve dış düşman üretilmesini ve yarattığımız düşmanlara kumpaslar kurulmasını, aydınlığa ve aydınlara düşmanlık istemiyoruz. Ölümler, öldürümler olsun  istemiyoruz.

Yurtta ve dünyada barışın yaratıcısı ve geliştiricisi olan bir ülkenin yurttaşı olmak istiyoruz. Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olarak tanımlanan Cumhuriyetin özgür ve yaratıcı bireyleri olmanın güvencesini duymak istiyoruz. Tek tümce ile; 2017 yılında günümüzden mutlu, geleceğimizden umutlu olmak istiyoruz. Bunu hak edebilmek için ve kazanabilmek için ortak aklın ve ortak gücün egemen olmasını istiyoruz. Herkes için barış ve özgürlük istiyoruz.

Bütün bu düşünce ve dileklerimle 2017 yılını ailecek, mutluluk ve sağlık içinde karşılamanızı ve tüm sene boyunca yaşamanızı diliyorum.

Esenlik dileklerim sizlerle…                                                                Prof.Dr.Mustafa ALTINTAŞ

31.12.2016

30 Aralık 2016 Cuma

Değerli Paydaşlarım, Özgür Mumcu ile sizleri köşe yazısında birkaç kez  biraraya getirmiştim. Aramızdan 24 Ocak 1983'de kopartılan Uğur Mumcu doztumuzun yetişmesine katkıda bulunduğu ve bizlere armağan ettiği oğlu, bu kez de, iki siyasal aktörün dünkü söylemleri ile bizi buluşturup, insan kalitemizin düzeysizliğini, çıkarlara nelerin, hangi ilkelerin, değerlerin kurban edildiğini sergilemektedir. Yeni yılın başlamasına iki gün önce yazılan bu yazıyı, size yeni yıl armağanı olarak ve bu düzeysizlikleri, bu kör çıkarcılığı 2017 ve izleyen yıllarda yaşamamak dileklerimle paylaşmaktayım.



ÖZGÜR MUMCU ; BUGÜNDEN SORMUŞ OLALIM,Cumhuriyet,29.12.2016
"Erdoğan at üstünde durmayı nasıl beceremediyse, ülke yönetmeyi de aynı şekilde beceremedi.” Sert laflar ki söyleyenin başını hem de püsküllüsünden belaya sokar. “AKP hükümeti, yanlış ekonomi politikası sonucu bayramları da millete zehir etti. İnsanlarımız gülmeyi unuttu. Beceriksizlik ve yetersizlikle, Türkiye’yi krizle karşı karşıya bıraktılar.Paçalarından yolsuzluk akıyor. Türkiye’de ihale ve yandaş belediyeciliği yapılmaktadır.” Yanlışlıkla takside bunu söylesen dilini ısırırsın. Bir de taksi şoförü sözlerini gizlice kayda alıp da savcılığa gider mi diye bir hafta uyku uyuyamazsın. 

Ey Recep Tayyip Erdoğan, boyun eğdin, emir eri oldun, milletin ümitlerini boşa çıkardın. Boyan döküldü Tayyip Erdoğan.” Bu cümleyi yazmaya çalışsanız, bilgisayarınızın silme tuşu sizi kurtarmak için kendi kendine çalışmaya başlıyor. Ancak beşinci denemede kâğıda geçirebiliyorsunuz"

Bu sözler İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya ait. Şu anda kendisi İçişleri Bakanı. Hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş’un bugün cesaret edip söylese muhtemelen hapisten kurtulamayacağı meşhur sözü zaten unutulmadı: “Harun olmaya geldiler, Karun oldular. Biz AKP gibi firavunlaşmayacağız.” Hele “Erdoğan’ın kalbi Ali diyor, dili Muaviye söylüyor” sözü. Hababam Sınıfı Tatil’de filminde Kemal Sunal’ın canlandırdığı İnek Şaban karakterinin meşhur “aramızda casuslar olabilir” repliğini hatırlatan “aramızda sinsi AKP’liler var” çıkışını unutmak ne mümkün.

Bu iki şahıs da parti genel başkanıydı. Seçmenden AKP karşıtı bir söylemle oy toplamışlardı. Sonra aldıkları oyların kuvvetiyle kendilerine AKP’de yer buldular. Sayın Bahçeli de benzer bir yola girdi. Eh partisi diğerlerininki kadar ufak çaplı değil. Milletvekilleri, belediye başkanları falan var. Muhtemelen pazarlık gücü de Soylu ya da Kurtulmuş’tan fazladır. Ancak bu tuttuğu yolun benzer bir yol olduğu gerçeğini değiştirmez.

AKP, memleketin bütün sağ partilerini, o partilerin liderlerine rahat koltuklar vererek kendi bünyesinde topluyor. Başkanlık rejimine geçilirse MHP’den geriye ne kalacağı belirsiz. Ancak bu, rejim değişikliğinde Meclis’ten geriye ne kalacağı sorusunun yanında çok da önemli değil. Siyasi kariyerini şahsi partisini anahtar teslim AKP’ye teslim ederek bitirmek istemiş olabilir. Kendi bileceği iştir. Gelgelelim bunu yaparken bütün memleketi de anahtar teslim bir şahsa devretmek üzeredir.

Anayasa hukukunun biraz kıyısından köşesinden geçmiş herkes bu anayasa değişikliğinin neticeleri konusunda mutabık. Ortaya çıkacak metne bir anayasa demek bile mümkün değil. Prof. Kemal Gözler’in yerinde tespitiyle şayet bu değişiklik gerçekleşirse artık bir “sahte anayasa” ile yönetileceğiz.

Bütün kuvvetlerin tek bir kişiye verilmesini sağlayan ve bunu sanki kurumlar hâlâ varmış gibi perdeleyen bir anayasa. Hadi Süleyman Soylu bakan oldu. Numan Kurtulmuş Harun olamadı ama hükümet sözcüsü oldu. Devlet Bahçeli ne olacak? Hangi vaatler, hangi sözler bir siyasetçiye hem partisini hem de ülkesini bir kişiye teslim etmeyi kabul ettirir? İleride muhakkak ortaya çıkacaktır. Biz de bugünden sormuş olalım.