27 Temmuz 2016 Çarşamba
Demokrasi ve milli iradeye bağlılık çığlıklarının,güdülendirilmiş yığınlara attırılması sürecinde, demokrasi ve düşünceye saygımızın ne düzeyde olduğunu ortaya koyan bir kanıt. Mazıcı kendi düşüncelerini dillendirilmeyecek ise, itiraz eden Saka ve benzerleri gibi konuşması gerekecekse ve program sunucusu da bunu söyleyebiliyorsa, neden programa davet edilir ki?Saka'nın yanına iki-üç saksı konularak, "çok sesli(!)" bir tartışma görüntüsü verilebilirdi.Beni asıl utandıran,ancak şaşırtmayan gelişme ise, Mazıcı'nın görev yaptığı Marmara Üniversitesi tarafından kınanması ve hakkında disiplin ve ceza işleminin başlatılmasıdır. Aklın ve bilimin yanında olması gereken üniversitenin düştüğü bu durum karşısında kahrolmamak mümkün değil. Üniversite Rektörlüğünü bu tetikçilikten, infazcılıktan ötürü kınıyorum.
22 Temmuz 2016 Cuma
Dün duyurduğum ve 22 Temmuz saat 08.20'de gerçekleşen Rusya'nın Sesi Radyosu'nda yaptığım söyleşi duyurusu üzerine, Erson Cingöz söyleşi metnininpaylaşılması isteminde bulunmuştu. Ben de, önceden yapacağımı bildirdiğim paylaşımı, Cingöz'ün isteği de ortada iken, yapıyorum.Değerlendirmelerinize açıktır.İnadına demokrasi, inadına hukukun üstünlüğü, inadına insan hak ve özgürlüklerine saygı.
Prof.Dr. Mustafa Altıntaş
DARBELER VE EKONOMİ
27 Mayıs 1960’ı bir yana bırakırsak, ondan sonra emir-komuta sistemi içinde yapılan iki darbenin (12 Mart ve 12 Eylül) temel nedeni, toplumsal gelişmenin, örgütlenmenin kurumlaşmasını ve kurallaşmasının önünü keserek, ekonomik gelişmişliğin önüne geçmesini önlemek olmuştur. Bu iki darbenin bir başka özelliği ise, küresel ekonomik ve mali güç odaklarının denetimi altında gerçekleşmesi olmuştur. Bunun en belirgin kanıtı ise, 12 Mart’ta ekonominin yönetimine, Dünya Bankası çalışanlarından(uzmanlarından) Atilla Karaosmanoğlu’nun, 12 Eylül’de ise, Turgut Özal’ın getirilmesi olmuştur. Dünya finans kurumlarını yeniden önlem almaya iteleyen ekonomik istikrarsızlıklar karşısında 1994’de Tansu Çiller Başbakan, 2000’de ise Kemal Derviş ekonominin tepe noktasına getirilmiştir. Her ikisi de, Dünya Bankası’nda görev yapmışlardır. 2002’den sonra ekonominin emanet edildiği kimseler,yine dünya finans çevrelerinin onayını alan Ali Babacan ile Mehmet Şimşek olmuştur. 28 Şubat Kararları ile 27 Nisan E-Muhtıra ise, rejim kaygısından kaynaklanmış, ancak, 27 Nisan E-Muhtıra sahibi zamanın Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, AKP tarafından ödüllendirilmiştir.
Ekonomik nedenlerle yapılan askeri darbelerin yitirenleri ise geniş halk yığınları olmuş, yolsuzluk ve yoksulluk giderek derinleşmiştir. Çalışanların güçlü örgütlerinin günümüzdeki güçsüzlüklerini ve etkisizliklerini göz önüne alırsak bunu görebiliriz.
Yararlı( kimler buna uzun dönemli çıkarları için avuç ovuşturuyorlarsa onlardır bundan yararlananlar) salaklar tarafından girişilen darbenin nedeni ise, dünün ortak muktedirlerinin 17-25 Aralık 2013’den önce başlayan kapışmalarının, iç hesaplaşmalarının doruğu olarak görünmektedir. Nedeni ne olursa olsun her darbe yada darbe girişimi, eğer ekonominiz dış kaynağa bağımlı ise, ekonomik sonuçlar doğurur. 15 Temmuz “Yararlı Salaklar” darbe girişimi de, siyasal riski artırması nedeni ile, ekonomide, eğer önlemlerde hızlı davranılmaz ve darbeden fırsatçılık üretimine ağırlık verirseniz, önemli hasarlara neden olacaktır.Bunun ilk belirtilerini, 15 Temmuz ile 21 Temmuz günlerinde, paramızın,yabancı paralar karşısındaki değer yitirmesi ile kanıtlayabiliriz. 15 Temmuz’da 2.89 TL düzeyinde olan dolar, 21 Temmuz’da,3.07 TLye yükselmiş ve TLsında değer kaybı % 6.4 olmuştur. Yine bir hesaplamaya göre, doğan siyasi riskten ötürü, Hazinenin borçlanma faizi % 1 oranında artmıştır. Yanısıra, siyasal belirsizlik ve süren karmaşa algılamasına neden olan Hükümet, Valilikler, Kaymakamlar, Diyanet tarafından günde beş kez verdirilen sala ile alanlara, köprülere, vilayet ve kaymakamlık önlerine çağrılan halk görüntüleri, yabancıların ülkeyi terk etmesine, Türkiye’ye gelme planı yapmış olanların ise caymasına neden olmaktadır. Kıyı yörelerinde tekne turlarının bile yasaklanması, yıllık izinlerini kullanan devlet memurlarının geri çağrılması ve kıyıların hücumbotlar ile kapatılması, bu yörelerdeki ticari yaşamı da olumsuz etkilemektedir. Rusya ile ilişkilerin yeniden düzeltilmesi sonrasında turizm sektöründe doğan umutlar ise,bu “yararlı salaklar”ın girişimi ile, düş kırıklığına neden olmuştur. Üstüne üstlük, ilan edilen “Olaganüstü Hal” ve AİHS’nin askıya alınması, tehlikenin sürmekte olduğu algısına yol açmaktadır. Kredi derecelendirme kuruluşlarının, Türkiye’nin notunu düşürmeleri de, darbe girişiminin ekonomik etkilerine tuz-biber ekmektedir.
Yapılması gereken tam tersine yönelmekten bir an önce vazgeçerek, olaganüstülüğü olagana dönüştürmenin gerekleri yapılmalı, yandaşların yada yandaş adaylarının konsolide edilmesi amaçlı olarak halkın, sanki yakın tehlike varmışçasına alanlara çağrılmasından vazgeçilmelidir. Halkın,tüm siyasal partilerin, resmi yada özel kuruluşların tümünün karşı çıkarak püskürttüğü darbe gerçekleşmiş olsa idi, uygulamaya konulacak sıkıyönetim yada olaganüstü hal uygulamasının, tehlike sürüyormuşçasına hükümet eliyle yürütülmesi terk edilerek, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve insan hak ve özgürlüklerinin Anayasa ve yasaların güvencesi altında olduğu, meşru hükümetin duruma egemen olduğu izlenimi verilmelidir. Ekonomik alanda ise, başlamış olan ve fakat sürdürülme konusunda pek de başarılı olunamayan yapısal ekonomik düzenlemeler gecikilmeksizin devreye sokulmalı, ekonomi para kurumlarının tam bir eşgüdüm içinde çalıştıklar güvencesi yaratılmalıdır.
Darbelerin panzehiri, darbeciler tarafından,eğer başarılı olsalardı yürürlüğe sokulacak olağanüstü hal yada sıkıyönetim uygulamaları olmayıp, daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk güvencesi ve daha fazla insan hak ve özgürlükleridir. İkibinli yıllardan bu yana, kanıtlanan hukukun herkese gerek olacağı gerçeğini unutmamak ve kin ve intikam yerine, bağımsız ve yargının çalıştırılması sağlanırsa, sarsılan güven ve artan siyasal riskin faturası da, kısa sürede giderilebilecektir. 22.07.2016
“BU DEĞERLENDİRME, 22.07.2016 GÜNÜ RUSYA’NIN SESİ RADYOSUNDA YAPTIĞIM SÖYLEŞİ İÇİN HAZIRLANMIŞTI. ANCAK, PROGRAMCI,YÖK TARAFINDAN İSTİFALARI İSTENEN 1500 Ü AŞKIN DEKAN VE 3 ÜNİVERSİTEDE GÖREVLERİNE SON VERİLEN 242 ÖĞRETİM ELEMANI VE GÖREVLERİNDEN EL ÇEKTİRİLEN VE GÖZALTINA ALINAN DÖRT REKTÖR KONUSUNU ÖNE ÇIKARTTI.BEN BUNLARIN TÜMÜNÜN ANAYASANIN 130 UNCU VE 2547 SAYILI YASANIN 53 ÜNCÜ MADDESİNE AÇIKTAN AYKIRILIK TAŞIDIĞINI, BU ATAMALARI YAPAN VE ÖNEREN YÖK’NUN SORUMLULUĞU ORTADA İKEN, ŞİMDİ YARGIÇLIK, SAVCILIK VE İNFAZCILIK YAPMASI YERİNE, KENDİ SORUMLULUKLARINI DÜŞÜNEREK İSTİFA ETMELERİNİN GEREKTİĞİ ÜZERİNDE DURDUM. CUMHURBAŞKANININ DARBE GİRİŞİMİNİ ENİŞTESİNDEN ÖĞRENDİĞİNİ,İSTİHBARAT YETERSİZLİĞİNDEN YAKINDIĞI BIR DURUMDA, HALEN MİT MÜSTEŞARININ NEDEN GÖREVİNDEN ALINMADIĞINI SORDUM”.
21 Temmuz 2016 Perşembe
Değerli dost, gazeteci -yazar Doğan Akın,21.07.2016 günlü değerlendirmesi ile,hem olaganüstü hal hakkında Anayasa ve yasa hükümlerini vererek bilgilenmemizi ve hem de belleğimizi yenilememize olanak veriyor. Bilgilenmeniz amaçlı olarak bu değerlendirmeyi paylaşıyorum.
TSK içindeki cuntanın 15 Temmuz akşamı TBMM, MİT ve emniyet birimlerini bombalayarak, halkın üzerine ateş açarak, yüksek komuta kademesindeki orgeneralleri rehine alarak ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a suikast girişimi yaparak gerçekleştirdiği darbe girişiminin ardından gündeme gelen olağanüstü hâl rejimi, temel haklar konusunda önemli kısıtlamalar içeriyor.
Yasama organını önemli ölçüde devreden çıkaran kararname düzeninden haber alma hakkına, ifade ve yerleşme özgürlüğünden kamu çalışanlarını çalıştırma rejimine kadar köklü değişiklikler öngören ve demokratik hakları askıya alan olağanüstü hâl rejimi, AKP'nin 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelmesinin hemen ardından tamamen kaldırılmıştı.
Olağanüstü hâl rejiminin tarihi ile içeriğini soru ve cevaplarla ele alalım.
1- 1982 Anayasası'ndan önceki anayasalarda da olağanüstü hâl uygulaması var mıydı?
Vardı, ancak ayrı, çok özel bir rejim olarak düzenlenmemişti. Örneğin, 1961 Anayasası'nın 123. maddesi sadece "Olağanüstü hallerde vatandaşlar için konulabilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile bu hallerin ilanı, yürütülmesi ve kaldırılması ile ilgili usuller kanunla düzenlenir" hükmünü taşıyordu. 1961 Anayasası, ayrıca, 11. maddesindeki "Kanun, kamu yararı, genel ahlak, kamu düzeni, sosyal adalet ve milli güvenlik gibi sebeplerle de olsa, bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz" hükmüyle temel bir esas koymuş, hak ve özgürlüklerin özüne dokunma yasağı getirmişti.
2- Bugün olağanüstü hâl rejimi nerede düzenleniyor?
12 Eylül 1980'de darbe yapan askerlerin son biçimini verdiği 1982 Anayasası'nda ve yine darbe döneminde anayasa çerçevesinde çıkarılan yasada düzenleniyor.
Darbenin yapıldığı 12 Eylül 1980'den ilk seçimlerin yapılmasının ardından parlamentonun toplandığı 6 Aralık 1983 tarihine kadar geçen 39 aylık sürede Kenan Evren liderliğindeki darbeci generallerin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan 669 "yasa"dan biri de 25 Ekim 1983 tarihinde yürürlüğe giren 2935 sayılı Olağanüstü Hâl Kanunu'ydu. Milli Güvenlik Konseyi'nin yasama organı gibi çalıştığı bu 39 aylık sürede 669 "yasa"nın yanı sıra 139 tane de kanun hükmünde kararname çıkarıldı.
Aradan geçen sürede bazıları çeşitli değişiklikler geçirse de bugün yürürlükte olan Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'ndan Siyasi Partiler Kanunu'na kadar çok sayıda temel yasa, 12 Eylül generalleri döneminde yürürlüğe girmiş bulunuyor.
Darbeden sonra ilk seçimlerin yapıldığı 6 Kasım 1983 seçimlerinden sonra geçen yaklaşık 33 yılda tek parti veya koalisyon ortağı olarak iktidardan geçmeyen ana siyasal eğilim kalmamasına rağmen darbe dönemi yasaları ayıklanmadı. Böylece hem 12 Eylül generallerinin yaptığı anayasa, hem de darbe döneminde çıkarılan yasalar, yer yer önemli değişiklikler yapılsa da, köklü bir yaklaşımla ele alınmadığı için, Türkiye'de siyasetin de benimsemiş göründüğü düzenlemeler oldu.
Darbe girişimi ve OHAL koşulları
3- Anayasada olağanüstü hâl uygulaması nasıl düzenleniyor?
Anayasa, olağanüstü hâl rejimini 119, 120 ve 121. maddelerinde iki düzlemde ele alınıyor. 119. maddede "Tabiî afet ve ağır ekonomik bunalım sebebiyle olağanüstü hal ilânı" düzenleniyor.
Bugün tartışılan olağanüstü hâl uygulaması ise, "Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması sebepleriyle olağanüstü hal ilânı" başlığını taşıyan 120. maddede tarif ediliyor. Olağanüstü hâl ilanını "MGK'nın görüşünü alarak Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu'nun yapabileceğini" hükme bağlayan anayasanın 120. maddesi şöyle:
"Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulu'nun da görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir."
4- Darbe girişimi, anayasanın 120. maddesindeki koşulları karşılıyor mu?
Hem evet, hem hayır. Evet, zira Türkiye tarihinde görülmemiş bir cunta şiddeti yaşandı; TBMM, emniyet birimleri, MİT ve halka uçaklardan, helikopterlerden, tanklardan, askeri personelden ateş açıldı; Cumhurbaşkan'nı hedef alan rehine alma/öldürme girişimi yapıldı, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları da rehine alınarak meşru düzene el konmak istendi.
5- Neden hayır?
Hayır, zira TSK'nın yüksek komuta kademesinin katılmadığı, halkın, Cumhurbaşkanı ve iktidarın yanı sıra muhalefetin ve medyanın da direndiği bu kanlı cunta girişimi süratle bastırıldı, silahlı kuvvetlerde binlerce askeri personel ile çok sayıda emniyet mensubu gözaltına alındı. Hükümetin ve Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklamalarına göre 17 Temmuz itibarıyla ülkenin bütününde tam ve mutlak kontrol sağlandı.
Hem kontrolün sağlanması, hem de anayasanın kendisinin olağanüstü hâl uygulamasını "hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine" bağlamış olması dikkate alındığında olağanüstü hâl ilanının temel/demokratik hakları askıya alarak Türkiye'yi zaman tüneline sokmak dışında bir işlevi olmayacak.
Bir başka deyişle; demokratik hakları askıya alacak bir olağanüstü hâl uygulaması, darbe girişimini demokratik güçleriyle bastıran Türkiye'nin tarihsel tavrına karşı tutarlı bir cevap olmayacak. Devlete sokağa çıkma kısıtlamalarından haberleşmeye el koyma imkânlarına uzanan bir dizi antidemokratik uygulama için yasal zemin sağlayan olağanüstü hâl uygulaması, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetin halka direnme çağrısı yaptığı medyadan ve darbeye direnen meydanlara uzanan çok geniş bir alanda ciddi kısıtlamalar getirecek.
Diğer yandan; yürütme organının -demokratik hakları askıya almak gibi özel bir niyet yoksa- olağanüstü hâl yetkilerine ihtiyacı bulunmadığını; cunta operasyonu kapsamında kamudaki binlerce personeli açığa alma ve yasal süreç başlatma icraatı da ortaya koyuyor. (Kamuda 50 bin kişiyi aşan ve süren tasfiye ayrı bir yazının konusu).
6- Olağanüstü hâl nasıl uygulanıyor?
Anayasanın "Olağanüstü hallerle ilgili düzenleme" başlığını taşıyan 121. maddesine göre, MGK'nın tavsiye kararını alan Bakanlar Kurulu Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanarak olağanüstü hâl ilanına karar verince, Resmi Gazete'de derhal yayının ardından parlamentonun onayına başvuruluyor.
121. madde uyarınca parlamento, hükümetin öngördüğü olağanüstü hâli kaldırabiliyor, süresini değiştirebiliyor ve hükümetin isteği üzerine her defasında dört ayı geçmemek üzere süreyi uzatabiliyor.
121. maddede, anayasanın 15. maddesindeki ilkeler doğrultusunda "temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usulleri"nin Olağanüstü Hal Kanunu'nda düzenleneceği hükme bağlanıyor.
Yine 121. maddede, "olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu'nun, olağanüstü hâlin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabileceği" hükme bağlanıyor. Aynı gün Resmi Gazete'de yayımlanan bu kararnameler yine aynı gün TBMM onayına sunuluyor.
KHK'larla ilgili dört temel sorun
7- Olağanüstü hâl uyarınca çıkarılan kararnameler neden yasama organını by-pass ve yetki gaspı tartışmalarına neden oluyor?
Dört temel nedeni var. Birincisi; anayasa hukukumuza 1961 Anayasası'nda 1971'de yapılan değişikliklerle giren kanun hükmünde kararnamelerde, yürütme organı işlemi olan "kararname" ile, yasama organı işlemi olan "kanun"un birbirine girmesi. Bu yönüyle kanun hükmünde kararnameler, niteliği itibarıyla daima tartışma yaratan düzenlemeler oldu. Yasa gücü tanınmış kararname yaklaşımı, doğal olarak yasama organının by-pass edildiği itirazlarına hedef oldu.
İkincisi; cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu'nun çıkardığı kanun hükmünde kararnamelerin içerdiği düzenlemeler parlamento onayına sunulsa da, parlamento komisyonları ve TBMM Genel Kurulu süreçlerinden geçmiyor, demokratik tartışma ve kamuoyu oluşumu süreçleri işlemiyor, parlamento iradesi sakatlanıyor.
Üçüncüsü; Anayasa Mahkemesi'nin görev ve yetkilerini düzenleyen anayasanın 148. maddesine göre; "olağanüstü hallerde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesi'nde dava açılamıyor."
Yani, olağanüstü hâl kararnamelerinde "anayasaya uygunluk denetimi" yapılamıyor. Bir başka deyişle; anayasa, olağanüstü hâl dönemlerinde hükümetin çıkaracağı kararnamelerin anayasaya aykırı olabileceğini zımnen öngörüyor.
Dördüncüsü; başlangıçta 6 ay, uzatmalarda 4'er ayla sınırlandırılarak "geçici" bir düzen olarak öngörülen olağanüstü hâl rejimi, Türkiye'nin tecrübesinde "kalıcı" oldu. 12 Eylül darbesinden sonra kısmen devam eden askeri sıkıyönetim uygulamalarını ikame etmek üzere 1987 yılında devreye sokulan olağanüstü hâl uygulamasının tamamen kaldırılması 2002 yılı sonunu buldu. 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AKP'nin ilk icraatı arasında, 1994 yılından itibaren kapsamındaki iller azaltılarak kademeli olarak daraltılan olağanüstü hâl uygulamasını 30 Kasım 2002'de tamamen kaldırmak da var. AKP iktidarının noktaladığı sırada olağanüstü hâl uygulaması sadece Diyarbakır ve Şırnak'ta uygulanıyordu.
Velhasıl 19 Temmuz 1987’den tamamen kaldırıldığı 30 Kasım 2002’ye dek Bakanlar Kurulu kararlarıyla dört ayda bir tam 46 kez uzatılan olağanüstü hâl rejiminde Türkiye uygulaması "geçici" olamadı.
8- Kanun hükmünde kararname, sadece olağanüstü hâllerde öngörülen bir düzenleme mi?
Hayır. Anayasanın 91. maddesi uyarınca, TBMM'nin bir "yetki kanunu" ile Bakanlar Kurulu'na kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebiliyor. Ancak aynı maddeye göre, OHAL kararnamelerinden farklı olarak bu fasıldaki kanun hükmünde kararnamelerle temel haklar, kişi hakları ve siyasi haklar alanında düzenleme yapılamıyor. Anayasa, parlamentonun çıkaracağı "yetki kanunu"nun bu KHK'ların amacını, kapsamını, ilkelerini ve süresini içermesi gerektiğini hükme bağlıyor. Olağanüstü hâl kararnamelerinden önemli diğer bir fark da, bu kararnamelerin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurulabilmesi.
OHAL Kanunu'ndaki olağanüstü yetkiler
9- Olağanüstü Hâl Kanunu'nda temel yaklaşım ne?
Emir-komuta zinciri içinde 12 Eylül 1980 darbesini yapan 5 orgeneralin 39 ay ülkeyi emirle yönettiği Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan 669 "yasa"dan biri olan 25 Ekim 1983 tarihli kanunda temel yaklaşım, "güvenlikçi" bir gerekçenin rotasında temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, askıya alınması. "Yürürlük" ve "Yürütme" ile kaldırılan maddeleri dâhil toplam 36 maddeden oluşan ve sonuncusu 2013 yılında olmak üzere defalarca değiştirilen, eklemeler/çıkarmalar yapılan kanun; "amaç", "kapsam" ve "olağanüstü hâl ilanı" bölümlerinde anayasanın yukarıda irdelediğimiz 119, 120 ve 121. maddelerine birebir paralel düzenlemeler içeriyor.
10- Kanuna göre, olağanüstü hâllerde kamu otoritesine hangi yetkiler öngörülüyor?
Kanun bu konuda iki boyutta düzenleme yapıyor. İlk boyutta, "doğal afet" ve "ekonomik" gelişmeler üzerine ilan edilenler de dâhil olmak üzere bütün olağanüstü hâllerde yapılabilecek düzenlemeler yer alıyor. Kanunun "Alınacak tedbirler" başlıklı 9. maddesine göre, bu genel yetkiler şöyle özetlenebilir:
- Gerek görülen bölgelerde yerleşim ve giriş-çıkış yasakları.
- Gerek görülen yerleşim yerlerini boşaltmak, başka yerlere nakletmek.
- Her derecede resmi ve özel eğitim-öğretime ara vermek, öğrenci yurtlarını geçici veya sürekli olarak kapatmak.
- Gazino, lokanta, birahane, meyhane, lokal, taverna, diskotek, bar, dansing, sinema, tiyatro ve benzeri eğlence yerleri ile kulüp vesair oyun salonlarını, otel, motel, kamping, tatil köyü ve benzeri konaklama tesislerini denetlemek ve bunların açılma ve kapanma zamanını tayin etmek, sınırlamak, gerektiğinde kapatmak ve bu yerleri olağanüstü halin icaplarına göre kullanmak.
- Olağanüstü hâl hizmetlerinin yürütülmesi ile görevli personelin yıllık izinlerini sınırlamak veya kaldırmak.
- Tüm haberleşme araç ve gereçlerinden yararlanmak ve gerektiğinde bu amaçla geçici olarak bunlara el koymak.
- Tehlike arz eden binaları yıkmak; sağlığı tehdit ettiği tespit olunan taşınır ve taşınmaz mallar ile sağlığa zararlı gıda maddelerini ve mahsullerini imha etmek.
- Halkın beslenmesi, ısınması, temizliği ve aydınlanması için gerekli gıda madde ve eşyalarla her türlü yakıtın, sağlığın korunmasında, tedavide ve tıpta kullanılan ilaç, kimyevi madde, alet ve diğer şeylerin, inşaat, sanayi, ulaşım ve tarımda kullanılan eşya ve maddelerin, kamu için gerekli diğer mal, eşya, araç, gereç ve her türlü maddelerin imali, satımı, dağıtımı, depolanması ve ticareti konularında gerekli tedbirleri almak, bu yerlere gerektiğinde el koymak, kontrol etmek ve bu malları satıştan kaçınan, saklayan, kaçıran, fazla fiyatla satan, imalatını durduran veya yavaşlatanlar hakkında fiilin işleniş şekli veya niteliği de dikkate alınarak işyerinin bulunduğu mahal için hayati önem taşımadığı takdirde işyerini kapatmak.
- Kara, deniz ve hava trafik düzenine ilişkin tedbirleri almak, ulaştırma araçlarının ilgili bölgeye giriş ve çıkışlarını kayıtlamak veya yasaklamak.
11- Kanun, şiddet olayları gerekçesiyle ilan edilen olağanüstü hâl durumlarında hangi ek yetkileri öngörüyor?
Kanunun "Şiddet Hareketlerinde Alınacak Tedbirler" başlığını taşıyan 3. Bölüm'ündeki "Tedbirler" alt başlıklı 10. maddesinde, yukarıda verdiğimiz 9. maddedekilere ek olarak aşağıdaki yetkiler öngörülüyor: Kanundaki sıralamayla aktaralım:
a) Sokağa çıkmayı sınırlamak veya yasaklamak.
b) Belli yerlerde veya belli saatlerde kişilerin dolaşmalarını ve toplanmalarını, araçların seyirlerini yasaklamak.
c) Kişilerin; üstünü, araçlarını, eşyalarını aratmak ve bulunacak suç eşyası ve delil niteliğinde olanlarına el koymak.
d) (Ülke genelinde ilan edilmemişse, D.A) Olağanüstü hal ilan edilen bölge sakinleri ile bu bölgeye hariçten girecek kişiler için kimlik belirleyici belge taşıma mecburiyeti koymak.
e) Gazete, dergi, broşür, kitap, el ve duvar ilanı ve benzerlerinin basılmasını, çoğaltılmasını, yayımlanmasını ve dağıtılmasını, bunlardan olağanüstü hal bölgesi dışında basılmış veya çoğaltılmış olanların bölgeye sokulmasını ve dağıtılmasını yasaklamak veya izne bağlamak; basılması ve neşri yasaklanan kitap, dergi, gazete, broşür, afiş ve benzeri matbuayı toplatmak
f) Söz, yazı, resim, film, plak, ses ve görüntü bantlarını ve sesle yapılan her türlü yayımı denetlemek, gerektiğinde kayıtlamak veya yasaklamak.
g) Hassasiyet taşıyan kamuya veya kişilere ait kuruluşlara ve bankalara, kendi iç güvenliklerini sağlamak için özel koruma tedbirleri aldırmak veya bunların artırılmasını istemek.
h) Her nevi sahne oyunlarını ve gösterilen filmleri denetlemek, gerektiğinde durdurmak veya yasaklamak.
ı) Ruhsatlı da olsa her nevi silah ve mermilerin taşınmasını veya naklini yasaklamak.
j) Her türlü cephaneler, bombalar, tahrip maddeleri, patlayıcı maddeler, radyoaktif maddeler veya yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı eczalar veya diğer her türlü zehirler ve boğucu gazlar veya benzeri maddelerin bulundurulmasını, hazırlanmasını, yapılmasını veya naklini izne bağlamak veya yasaklamak ve bunlar ile bunların hazırlanmasına veya yapılmasına yarayan eşya, alet veya araçların teslimini istemek veya toplatmak.
k) Kamu düzeni veya kamu güvenini bozabileceği kanısını uyandıran kişi ve toplulukların bölgeye girişini yasaklamak, bölge dışına çıkarmak veya bölge içerisinde belirli yerlere girmesini veya yerleşmesini yasaklamak.
l) Bölge dahilinde güvenliklerinin sağlanması gerekli görülen tesis veya teşekküllerin bulunduğu alanlara giriş ve çıkışı düzenlemek, kayıtlamak veya yasaklamak.
m) Kapalı ve açık yerlerde yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerini yasaklamak, ertelemek, izne bağlamak veya toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapılacağı yer ve zamanı tayin, tespit ve tahsis etmek, izne bağladığı her türlü toplantıyı izletmek, gözetim altında tutmak veya gerekiyorsa dağıtmak.
n) İşçinin isteği, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller, sağlık sebepleri, normal emeklilik ve belirli süresinin bitişi nedeniyle hizmet aktinin sona ermesi veya feshi dışında kalan hallerde işçi çıkartmalarını işverenin de durumunu dikkate alarak üç aylık bir süreyi aşmamak kaydıyla izne bağlamak veya ertelemek.
o) Dernek faaliyetlerini; her dernek hakkında ayrı karar almak ve üç ayı geçmemek kaydıyla durdurmak.
p) Anayasanın 121'inci maddesine göre, olağanüstü halin ilanına veya devamına sebep olan hallerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları ve mücavir yurt bölgeleri üzerinde cereyan etmesi ve eylemcilerin eylemlerini müteakip komşu ülke topraklarına sığındıklarının tespit edilmesi durumunda, ilgili komşu ülke ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında varılacak mutabakat çerçevesinde, valinin talebi üzerine ilgili komutan, eylemcileri ele geçirmek veya tesirsiz hâle getirmek maksadı ile, her defasında Genelkurmay Başkanlığı kanalı ile hükümetin müsaadesi tahtında, ihtiyaca göre, Kara, Hava veya Deniz kuvvetleri unsurları ile mahdut hedefli sınır ötesi harekât planlayıp icra etmek.
Sansür ve sürgün tecrübesi
12- Kanunda sayılan yetkiler için nasıl bir değerlendirme yapılabilir?
Olağanüstü hâl uygulamaları, 1980'lerin ikinci yarısı ile 1990'lar'da "SS-Sansür ve sürgün kararnameleri" ifadesiyle de tarihe geçti. Anayasa çerçevesinde hazırlanıp ayrıntılandırılan Olağanüstü Hal Kanunu; yerleşme, seyahat ve basın özgürlüğünü yok edecek, Türkiye'yi "hukuk devleti"nden daha da uzaklaştıracak bir içerik taşıyor. Yasada sahne dünyasından derneklerin kapatılmasına, toplantı ve gösteri özgürlüğünün tamamen yok edilmesinden izin verilen gösterilerin devletçe takibe alınmasına ve devlet adına el koymalara uzanan olağanüstü yetkiler sıralanıyor.
Kanunun 9. maddesinde belirtilen "tüm haberleşme araç ve gereçlerinden yararlanmak ve gerektiğinde bu amaçla geçici olarak bunlara el koymak" yetkisi ile 10. maddedeki "gazete, dergi, broşür, kitap, el ve duvar ilanı ve benzerlerinin basılmasını, çoğaltılmasını, yayımlanmasını ve dağıtılmasını, bunlardan olağanüstü hal bölgesi dışında basılmış veya çoğaltılmış olanların bölgeye sokulmasını ve dağıtılmasını yasaklamak veya izne bağlamak; basılması ve neşri yasaklanan kitap, dergi, gazete, broşür, afiş ve benzeri matbuayı toplatmak; söz, yazı, resim, film, plak, ses ve görüntü bantlarını ve sesle yapılan her türlü yayımı denetlemek, gerektiğinde kayıtlamak veya yasaklamak" yetkilerinin basın-yayın ve ifade özgürlüğünü tamamen yok edebilecek hükümler olduğu açık. Söz konusu düzenlemelerin Twitter ve Facebook başta olmak üzere sosyal medyayı hedef alan sınırlamalar yolunda kullanılması ihtimalini de ekleyelim.
13- Olağanüstü hâl düzeninde gözaltı süreleri uzayacak mı?
Evet! Kanunun "Gözaltında bulundurma süresinin uzatılması" başlıklı maddesi 1992 yılında kaldırıldı. Ancak "Kişi Hürriyeti ve Güvenliği" başlığını taşıyan anayasanın 19. maddesi gözaltı sürelerini (toplu suçlarda) en fazla dört gün olarak tespit ettikten sonra "Bu süreler olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilir" hükmünü öngörüyor. Anayasanın bu hükmü uyarınca, olağanüstü hâl sürecindeki gözaltılar konusunda iç hukukta bir sınır bulunmuyor!
14- Kanun, haklara ilişkin sınırlamalar dışında kısıtlamalar da öngörüyor mu?
Evet. "Mahalli idarelere ait yetkiler" başlıklı 27. maddede, yeniden kurulması hâlinde olağanüstü hâl bölge valiliğinin ya da il valilerinin, "mahalli idare organlarınca alınacak kararların uygulanmasını kendi onaylarına bağlayabileceklerini" hükme bağlıyor.
15- Olağanüstü hâl yöneticilerinin karar ve işlemlerinin yargısal denetiminde sınırlama var mı?
Var. Kanunun 33. maddesinde, içişleri bakanı ve valilere tanınan yetkilerin kullanılması ile ilgili idari işlemlere karşı idari yargıda açılacak davalarda "yürütmenin durdurulması kararı" verilemeyeceği hükme bağlanıyor.
Evet durum bu.
Ne dersiniz; demokratik güçleriyle, halkıyla, siyasetiyle, medyasıyla darbe girişimini bastırmış bir Türkiye, darbecilerin inşa ettiği bir sıkı-yönetimi hak ediyor mu?..
ÜNİVERSİTEDEN
BAKIŞ
Prof.Dr.Mustafa
Altıntaş
KADROLAŞMAYI VE
MUHALEFETİ DE BECEREMEYEN KILIÇDAROĞLU’NUN CHP’Sİ
Geçen haftaki yazımdan bu yana, Türkiye’ye yönelik IŞİD
kökenli saldırılar sürmekte. Önce İstanbul-Sultanahmet’te gerçekleştirilen
canlı bomba ve arkasından Kilis’e yönelik roket saldırısı, yerli-yabancı
tanımadan can almayı sürdürüyor.Düşmanlaştırdığınız kankanıza yönelik olarak
vekalet verdiklerinizin desteğin, Eylül 2001’de ABD örneğinde olduğu gibi, size
yönelmesi,üstü örtülmesi gereken bir suçun çaresizliğini bizlere yaşatmakta.
Tam bu sırada,”Barış İçin Akademisyenler”in “suç ortağı olmamak için yaptıkları barışa çağrı bildirisi”,
özellikle 12 Eylül 2010’daki Anayasa değişikliği sonrasında muktedirlerin
azgınlaşan “düşman yaratarak” toplumu
kendi çevresinde konsolide etmenin ve İŞİD saldırılarını gündemden düşürmenin
fırsatına dönüştürüldü. Barış İçin Akademisyenler’e yönelik olarak başlatılan “cadı avı”, IŞİD saldırılarının karartılmasına yetmemiş olacak ki, CHP
Genel Başkanı’nın 35inci Kurultay konuşmasındaki kimi değerlendirme ve
saptamalar, bu kez Kılıçdaroğlu üzerinden, hem savcılık ve hem de RTE
tarafından, “yeni bir düşman” yaratılmasına
aracı olarak coşkuyla(!) karşılandı. Kişisel çıkar, ikbal ve istikbaliniz ile
kin ve intikam duygularınız eksenli olarak yarattığınız her düşman ve dostun,
bumerang gibi kendinizi vuracağını akıldan çıkartmamanın büyük yararı vardır.
Hele kumarı, analarının kuzularının kanları ve canları ile onların kefenleri
üzerinden yapma hovardalığının toplumsal faturasının ağırlığı giderek
artmaktadır.Bundan sakınmanın ve tez elden kişisel/grupsal ikbal ve istikbal
ile, kin ve intikam duygularının frenlenmesinde, gem vurulmasında buyuk ve
tarihsel bir gereklilik bulunmaktadır.Gelelim, geçen hafta sonu,35nci Olagan
Kurultay’ını yapan Y-CHP üzerindeki, bu haftaya ertelediğim değerlendirmeye.
Çok partili sisteme geçtikten sonra, ender ve kısa süreli
bulunduğu iktidarda muktedir ve kalıcı olamayan CHP, Kılıçdaroğlu ve ekibi eli
ile, muhalefeti bile becerememe konumuna itelenmiş bulunmaktadır. Sergilenen
beceriksizliği, daha gerilere gitmeksizin 7 Haziran 2015’de yapılan seçim
sonrasındaki gelişmeler ile örneklemek isterim. 2012 seçimlerinden sonra, TBMM
Başkanını sürekli olarak tek başına belirleyen, AKP,7 Haziran 2015 seçiminde bu
olanağı yitirmiş, muhalefet 13 yıl sonra,kendi içinden, bir Başkan belirleme
fırsatını ele geçirmişti. Y-CHP/Kılıçdaroğlu ana muhalefet olmanın gerektirdiği
bu süreci yönetememiş, TBMM Başkanlığını, yeniden AKP’ne armağan etmiştir.
Kılıçdaroğlu ve ekibi, ortak bir hükümet oluşturma konusunda da üzerine düşen
görevi yapamamış, kendisine verilmeyen başbakanlık görevini, yine basın aracılığı
ile Bahçeli’ye armağan etmiş ve ancak ret yanıtını almıştır. Kılıçdaroğlu ve
ekibi, hükümet kurmamakla görevli AKP ekibi ile, birbirlerini keşfediş
görüşmeleri ile, kamuoyunu oyalamayı başarmışlar(!) ve RTE’nun tuzağına
düşerek, muhalefetin kazandığı seçimi yinelemesine katkıda bulunmuştur. Daha da
kötüsü, Kılıçdaroğlu ve ekibi, Anayasal görevi ve hakkı olan “Seçim
Hükümeti”nde yer almayı da ret ederek, alanı tümü ile AKP’ye terk etmiştir. Ve
AKP’nin tek başına iktidara gelmesinin taşlarını döşemiştir. “Çatışmasızlık”
döneminde sürdürülen çözüm sürecini, trafik polisliğine soyunarak, TBMM’ne
yöneltme söyleminin ötesine geçememiştir.
Devşirilmiş kadrosu ile “karmaşık takım” görüntüsü veren Y-CHP, 7 Haziran seçim sonrasını
yönetememesi,Kasım seçimleri sonrasındaki yeniden üstlendiği ana muhalefet
sorumluluğunu da üstlenemeyeceğine ilişkin kimi ip uçları vermeye başladı. Bu
savımı kanıtlayıcı örnekleri, parti içi çekişme yada söylem çeşitliliğinden
örneklemeyeceğim. Bunlar için örneklerimi, Kılıçdaroğlu’nun iki değerlendirmesi
ve AKP’den ihraç edilecek kurucularından Yakış’tan örnekleyeceğim.
Kılıçdaroğlu,yeni yıl nedeni ile yazdığı yazısında, ülkenin
bir bölgesinde cephe-sokak savaşı derinleşir, IŞİD saldırıları giderek
tırmanırken, sanki Türkiye’de yaşamıyormuş, uzaydan Ankara’ya inmiş bir garip
yaratık gibi “Türkiye’nin üzerindeki kara bulutlar dağılacak” diyerek, Polyannacılık
sergileyebilmektedir. Muhalefeti bile başaramayacağının bir başka örneği ise,
30 Aralık’ta Başbakan ile yaptığı görüşmede öne çıkanı “12 Eylül’ün izleri silinecek”diye sunmasıdır. Ufkun ötesini görerek
bugünün sorunlarını çözümlemek uğraşı vermesi gerekenlerin, üzerinden 36 yıl
geçmiş 1980’nin 12 Eylül ile hesaplaşmayı öne çıkarması ve günümüzün ve
geleceğimizin sorunlarını, 36 yıl önceki darbeye havale etmek kolaycılığı ve
hayali batağına gömüldüğünü göstermektedir. Oysa ki, günümüzde yaşanan siyasal
ve rejim bunalımının kökeninde 1980’nden daha çok, 2010 12 Eylülü’nün var
olduğunu görme körlüğüne düştüğünün kanıtlarından birisidir.23üncü dönemde
sahnelenen anayasayı değiştirme oyunundan, 7 Haziran sonrası “hükümet nasıl kurulmaz” tiyatrosundan sonra, varolan Anayasayı,
yasaları, etik değerleri, ettikleri yemini bile büyük zevk ve iştahla
ayaklarının altına alanlarla, “ özürlükçü demokrasi anayasasını” başaracağını
umarak yola çıkmak, öncelikle CHP tabanının aklı ile alay etmenin ötesinde bir
anlam taşımamaktadır. Asgari demokratlık, kendinize yöneltilmesini
istemediklerinizin, başkalarına yapılmasına karşı çıkmayı gerektirirken, CHP
Yönetimi, demokrasinin onsuz olunmazı olan siyasal partilerden HDP’nin
gayrimeşru konuma düşürülmesine sessizce onay vermektedir. Anamuhalefet Partisi
görev ve sorumluluğunu üstlenen CHP Başkanı, laiklik konusunda da, AKP
Hükümetlerinde Dışişleri Bakanlığı yapmış kurucusu Yakış kadar bile duyarlılık gösterememekte,
din kurallarının ana rahminden başlayarak, mezara kadar olan tüm alanlarını
kapsar boyuta erişmesine de seyircilik etmektedir. Son söz olarak, iktidarları
muhalefet yaratır. Bu nedenle, iktidarın olumsuzluklarından, yarattığı
toplumsal, siyasal ve ekonomik zararlardan, onu iktidarda sürekli kılan CHP
liderliğinin de büyük sorumluluğu bulunmaktadır.21.01.2016
İçinde yer aldığım "ÖNCE DEMOKRASİ GİRİŞİMİ" adı altında toplanan 237 insan tarafından,19,07.2016 günü yayımlanan "Darbe Girişimini Lanetliyoruz; Anayasa Kurumlarını Hukuk Devletinin Gereklerine Saygıya Çağırıyoruz"başlıklı bildiri:
1.
Askeri darbe girişimini açık ve kesin
bir dille lanetliyoruz.
2.
Darbe girişimi nedeniyle yaşamını
yitirenleri saygı ile anarken, yakınlarının derin acısını paylaşıyoruz.
3.
Türkiye’de bundan böyle askeri darbe
girişiminin yapılamaması için gerekli önlemler acilen alınmalıdır. Anayasa’nın
98’inci maddesi uyarınca hemen bir ARAŞTIRMA KOMİSYONU kurulmalı, etkili bir
araştırma sonucunda ulaşılan sonuçlar kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Görevde
ihmalde bulunanlar istifa etmeli, sorumluluk mekanizmaları çalıştırılmalıdır.
4.
Alınacak tüm önlemler, HUKUK DEVLETİ
eksenine dayanmalıdır.
5.
Darbe girişiminin engellenmesi ardından
yaptırım mekanizması, Anayasa’nın ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin amir
hükümlerine saygı gözetilerek işletilmelidir.
6.
Arama, yakalama ve gözaltı işlemleri, bu
çerçevede yürütülmeli; soruşturma aşamasında haklarında suç isnadında bulunulan
kişilere, MASUMİYET KARİNESİNE aykırı şekilde "suçlu" gibi muamele
edilmemelidir.
7.
Tutuklama, yargı kararı ile gerçekleşen
istisnai bir işlemdir. Adalet Bakanı, yargı organlarını etkilemekten
kaçınmalıdır.
8.
İşkence, kötü ve aşağılayıcı muamele,
“İNSANLIK SUÇU” dur. Darbe girişimini izleyen gün basına yansıyan fotoğraflar,
Anayasa'yı askıya almaya çalıştıkları iddia edilen kişilere Anayasa'nın 17'nci
maddesine aykırı muamele edildiğini göstermiştir.
9.
Adil yargılama gereklerine titizlikle
uyulmalıdır.
10.
Askeri hiyerarşik yapı gereği, darbe
girişimine karışan askerlere kolektif işlem yapılmamalı; özelikle düşük rütbeli
askerlere yönelik soruşturmalarda Anayasa'nın "KANUNSUZ EMİR"
başlıklı md. 137/son’da işaret edilen istisnalar dikkate alınmalıdır.
11.
İnsan hakları hukuku gereği, “ÖLÜM
CEZASI” geri getirilemez; getirilse dahi geçmişe dönük olarak uygulanamaz.
12.
Kitleler, sürekli şiddeti tahrik edici
şekilde sokağa çağrılmamalı; kaba güç kullanımını özendirici nefret söyleminden
kaçınılmalıdır. Sokakta suç işlenmesine izin verilmemeli. Suça karışanlar
hakkında derhal ETKİLİ SORUŞTURMA başlatılmalı, hızlı, bağımsız ve etkili bir
soruşturma sonucuna tespit edilen suçlulara karşı caydırıcı cezalar
verilmelidir.
13.
Türkiye’nin uluslararası toplum önündeki
HUKUK VE DEMOKRASİ sınavında başarılı olmasının ilk şartı, yasama, yürütme ve
yargı organlarının, Anayasa’ya ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ile hukukun
genel ilkelerine saygı konusunda görüş birliğinde olmasıdır.
14.
Anayasa'ya eylemli şekilde aykırı
hareket edenler, Anayasal düzene karşı kalkışmalara zemin hazırlamaktadırlar:
ANAYASA'YI ASKIYA ALMAYA ÇALIŞANLARA KARŞI ANAYASA'YA AYKIRI TEDBİRLERİN
UYGULANMASI ÇELİŞKİDİR. ANAYASA YÜRÜRLÜKTEDİR! SUÇLA MÜCADELE, İNSAN HAKLARINA
DAYANAN, DEMOKRATİK, LAİK, SOSYAL HUKUK DEVLETİNE UYGUN ŞEKİLDE
GERÇEKLEŞTİRİLMELİDİR! Bu nedenle, darbeye karşı tavır ve eylemler, dini
politikaya alet etmeyi meşru ve haklı kılamaz.
15.
SONUÇ OLARAK; darbeye ve darbeci
yaklaşıma kesinlikle karşı olduğumuzu yinelerken; darbe girişimi bahane
edilerek sivil ve seçilmiş makamların da darbe hukuku uygulamasına, Anayasa’nın
ve özellikle İNSAN HAKLARI alanındaki bağlayıcı uluslararası
yükümlülüklerimizin askıya alınmasına da karşı olduğumuzu,
KAMUOYUNA SAYGI İLE
DUYURURUZ.
20 Temmuz 2016 Çarşamba
MİNE SÖĞÜT,CUMHURİYET,20.07.2016
Allah seni bilhassa okumuşların şerrinden korusun gerçekten. Okumuş ve okuduğunu doğru anlamış insan tehlikelidir.
Gelip sana tarih boyunca kayda geçen tüm yaradılış efsanelerinden dem vurup tanrı olgusunun evrimi üzerine akılcı ve bilimsel felsefi nutuklar atabilir.
Metafizik nedir, mantık nedir, rasyonel nedir irrasyonel nedir, didik didik edebilir.
Ondan kork sahiden.
Konuşmasına izin verir, dediklerini dinlersen şüpheyle tanışırsın.
Nevrin döner, dünyan ayağının altından kayar gider.
Okumuş sana tutar iki laf eder, varlığın anlamsızlaşır; boşluğa düşersin, orada bir başına bitersin.
İlahi bir sorumluya havale ettiğin tüm meseleleri gökyüzünden indirir, o dar ve cılız omuzlarına öyle bir yıkar ki, kendi insanlığının altında ezilir gidersin.
Sana insanın evriminden bir bahseder, şapkan uçar.
DNA der, genetik bilim der, biyolojik çeşitlilik içinde insanın yeri şudur budur der, dengeni yitirirsin.
“Hadi soyut meseleleri boş ver” der; “Sana biraz bugünden, somut meselelerden demokrasiden, hak ve özgürlüklerden, örgütlenmenin öneminden bahsedeyim” diye yükselir.
Emek sömürüsünden girer; sendikal haklardan çıkar; kapitalizmin sana aklını nasıl yedirdiğini bir bir örnekler.
Seyretmelere doyamadığın reklamlara, dizilere, haberlere, şovlara bir ton laf eder;
Tükettiğinden çok üreten ve bu vesileyle bizzat yarattığı artı değer tarafından hızla değersizleşen insanın acizliğindeki hatalara parmak basar.
Sen tut o parmağı o an dibinden kopar.
Yoksa aklın şaşar, yoldan çıkarsın.
Her şeyi sorgularsın.
İçtiğin kansorejen kola, yediğin GDO’lu mısır falan hep boğazına dizilir.
Seni önce hasta eden sonra da çok pahalı yöntemlerle tedavi eden sağlık sektörünün al takke ver külah dolaplarına bindirir, başını döndürür.
“Yeme” der “O pis şeyleri; televizyon seyretme, kendine güven, patronuna başını eğme, hakkını istemeyi bil, soru sor, kendini ifade et, diren”.
“Kadın hakları” der, “İnsan hakları” hatta “Hayvan hakları” der.
Seni şapşala döndürür o bilmişliğiyle.
Hatta “Devlet ne ki” der. “Sana hizmet etmesi gerekirken başına bela kesiliyor.
İşini göreceği yerde işini bitiriyor.”
“Takma artık şu kalpazan devletleri” der.
“Tüm devletler savaş ekonomisi diye kirli bir pazara kurmuş tezgâhını, halkları birbirine düşürüp kodamanların cebini doldurmaya yarıyorlar. Birbirleriyle işbirliği yapıp toprağın üstünü, altını hatta gökyüzünü ve uzayı bile kapışıyorlar”.
Hızını alamaz, “Sınır ne ayol” der, sana.
Üçüncü cinslerden, dördüncü, beşinci cinslerden, cinsel özgürlüklerden falan bahseder.
Aklını alır valla. Tercihlerinden şüpheye düşersin.
“Bırak” der güneşi “içeri girsin”.
Okumuşun şerri fenadır, yamandır, şeytandır.
Seni insanlığından utandırır, uykundan fena uyandırır.
O yüzden şimdi al sopayı çık dışarı.
Gördüğün ne kadar okumuş varsa saldır üstlerine.
Hatta becerebilirsen sallandır birkaç tanesini meydanlarda.
Bak bakalım geri kalan okumuşlar bir daha ağızlarını açabiliyorlar mı?
Sana bilimden, felsefeden, zamanın ve mekânın sonsuzluğundan, değerlerin göreceliğinden, uygarlık tarihinden, ütopyalardan bahsedebiliyorlar mı?
Hâlâ “Dünya tepsi gibi düz değil yuvarlaktır ve öküzün boynuzları üzerinde değil sonsuz boşlukta durmaktadır” diye inat edebiliyorlar mı?
Okumuşun şerrinden kork!
Ve onu gördüğün yerde taşla, tüfekle, küfürle, tehditle, elinde o an ne varsa, tüm gücünle sindir.
Şiddet okumuşun panzehiridir.
Muhtaç olduğun kudret;
Sana her türlü ruhsatı tanıyan gözü dönmüş iktidarın korkunç niyetinde alenidir.
Allah seni bilhassa okumuşların şerrinden korusun gerçekten. Okumuş ve okuduğunu doğru anlamış insan tehlikelidir.
Gelip sana tarih boyunca kayda geçen tüm yaradılış efsanelerinden dem vurup tanrı olgusunun evrimi üzerine akılcı ve bilimsel felsefi nutuklar atabilir.
Metafizik nedir, mantık nedir, rasyonel nedir irrasyonel nedir, didik didik edebilir.
Ondan kork sahiden.
Konuşmasına izin verir, dediklerini dinlersen şüpheyle tanışırsın.
Nevrin döner, dünyan ayağının altından kayar gider.
Okumuş sana tutar iki laf eder, varlığın anlamsızlaşır; boşluğa düşersin, orada bir başına bitersin.
İlahi bir sorumluya havale ettiğin tüm meseleleri gökyüzünden indirir, o dar ve cılız omuzlarına öyle bir yıkar ki, kendi insanlığının altında ezilir gidersin.
Sana insanın evriminden bir bahseder, şapkan uçar.
DNA der, genetik bilim der, biyolojik çeşitlilik içinde insanın yeri şudur budur der, dengeni yitirirsin.
“Hadi soyut meseleleri boş ver” der; “Sana biraz bugünden, somut meselelerden demokrasiden, hak ve özgürlüklerden, örgütlenmenin öneminden bahsedeyim” diye yükselir.
Emek sömürüsünden girer; sendikal haklardan çıkar; kapitalizmin sana aklını nasıl yedirdiğini bir bir örnekler.
Seyretmelere doyamadığın reklamlara, dizilere, haberlere, şovlara bir ton laf eder;
Tükettiğinden çok üreten ve bu vesileyle bizzat yarattığı artı değer tarafından hızla değersizleşen insanın acizliğindeki hatalara parmak basar.
Sen tut o parmağı o an dibinden kopar.
Yoksa aklın şaşar, yoldan çıkarsın.
Her şeyi sorgularsın.
İçtiğin kansorejen kola, yediğin GDO’lu mısır falan hep boğazına dizilir.
Seni önce hasta eden sonra da çok pahalı yöntemlerle tedavi eden sağlık sektörünün al takke ver külah dolaplarına bindirir, başını döndürür.
“Yeme” der “O pis şeyleri; televizyon seyretme, kendine güven, patronuna başını eğme, hakkını istemeyi bil, soru sor, kendini ifade et, diren”.
“Kadın hakları” der, “İnsan hakları” hatta “Hayvan hakları” der.
Seni şapşala döndürür o bilmişliğiyle.
Hatta “Devlet ne ki” der. “Sana hizmet etmesi gerekirken başına bela kesiliyor.
İşini göreceği yerde işini bitiriyor.”
“Takma artık şu kalpazan devletleri” der.
“Tüm devletler savaş ekonomisi diye kirli bir pazara kurmuş tezgâhını, halkları birbirine düşürüp kodamanların cebini doldurmaya yarıyorlar. Birbirleriyle işbirliği yapıp toprağın üstünü, altını hatta gökyüzünü ve uzayı bile kapışıyorlar”.
Hızını alamaz, “Sınır ne ayol” der, sana.
Üçüncü cinslerden, dördüncü, beşinci cinslerden, cinsel özgürlüklerden falan bahseder.
Aklını alır valla. Tercihlerinden şüpheye düşersin.
“Bırak” der güneşi “içeri girsin”.
Okumuşun şerri fenadır, yamandır, şeytandır.
Seni insanlığından utandırır, uykundan fena uyandırır.
O yüzden şimdi al sopayı çık dışarı.
Gördüğün ne kadar okumuş varsa saldır üstlerine.
Hatta becerebilirsen sallandır birkaç tanesini meydanlarda.
Bak bakalım geri kalan okumuşlar bir daha ağızlarını açabiliyorlar mı?
Sana bilimden, felsefeden, zamanın ve mekânın sonsuzluğundan, değerlerin göreceliğinden, uygarlık tarihinden, ütopyalardan bahsedebiliyorlar mı?
Hâlâ “Dünya tepsi gibi düz değil yuvarlaktır ve öküzün boynuzları üzerinde değil sonsuz boşlukta durmaktadır” diye inat edebiliyorlar mı?
Okumuşun şerrinden kork!
Ve onu gördüğün yerde taşla, tüfekle, küfürle, tehditle, elinde o an ne varsa, tüm gücünle sindir.
Şiddet okumuşun panzehiridir.
Muhtaç olduğun kudret;
Sana her türlü ruhsatı tanıyan gözü dönmüş iktidarın korkunç niyetinde alenidir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)