31 Ekim 2016 Pazartesi

Sayın Erinç, size geçmiş olsun demiyorum. Çünkü, Cumhuriyet'in, demokratik-laik Cumhuruyite ve hukuk devletini savunmanın bir bedeli olduğunu,siz de.ben de bilmekteyiz. Bu saldırı ve toplanmaya yönelik olarak gazetemiz web sayfasına yaptığım değerlendirmeyi sizinle de paylaşarak, dayanışma ve desteğimi belirtmekten onur duyarım.Gazetemize sahip çıkmak, onun özgürlüğüne yapılan saldırıyı,kendi bilgi edinme hakkımıza saldırı olarak almak ve anlamak,biz Cumhuriyet Gazetesi'nin asıl sahipleri olan okurlarının onurlu bir görevidir.Esenlik ve dayanışma dileklerim sizlerle. Prof.Dr.Mustafa Altıntaş 31.10.2016

"Cumhuriyet Gazetesi, demokrasiye,laikliğe ve hukuk devletine karşı gerçekleştirilmiş tüm faşist darbelere ve girişilmiş müdahalelerde sergilediği gazetecilik anlayışının bedelini, yazarları öldürülerek,saldırıya uğrayarak, gözaltı ve tutuklamalara muhatap kılınarak,merkezleri kurşunlanarak, bazı bölgelere sokulmayarak, toplatılarak ve süreli kapatılarak hep bedel ödemiş olmanın onurunu tarihine kazımış bir gazetedir. Yazarlarımızdan Aydın Engin'in gözaltı nedenini soran basın mensuplarına verdiği"Cumhuriyet'te yazmam" diye yanıt vermesi, tarihsel ve onursal bir tespittir. Bu baskılama ve toplama FETÖ örgütüne mal edilen demokrasiye saldırının, fırsata dönüştürülerek tüm muhalif çevrelere yöneltildiğinin  bir başka açık kanıtını oluşturmaktadır. Örnek, Cumhuriyet Savcılığının basın açıklamasında yer almaktadır. Ne ilgisi var, vakıf yönetim kurulunun belirlenmesinin usulsüz savının, FETÖ ve PKK üyeliği ile? Şimdi daha iyi anlaşılmakta "Allaha hamolsun"denilmesinin nedeni.Cumhuriyet bu saldırı ve baskılamayı da, tarihinde olduğu gibi, yüzakı ile aşacak ve demokratik,laik ve sosyal hukuk devleti bekçiliğini yürütecektir.Buna inancım tamdır."

27 Ekim 2016 Perşembe

SOL PORTAL 25 EKİM 2016                                                                           OĞUZ OYAN

YILDIRIM GÜRLÜYOR, İTİRAFLAR BİRİKİYOR

Son başbakan Binali Yıldırım, AKP 25. Değerlendirme ve İstişare Toplantısı'nda ve TRT, NTV, CNN Türk, Habertürk, Kanal 24, A Haber ortak yayınında (ortaklığa bakar mısınız!) hiddetli açıklamalar yaptı. Hiddetin nedeni, AKP cenahının, Hilmi Özkök'ün TBMM Darbe Araştırma Komisyonuna  verdiği ifadeden rahatsız olması. Sorumlulukları üzerlerinden atma telaşıyla muhtemelen yakında RTE de bu konuda konuşur. Yıldırım kendini şöyle ifade ederek hareketini koruduğunu sanıyor: "Eski bir Genelkurmay Başkanı çıkıp diyor ki 'Biz 2004'te uyardık'. Ne uyardınız kardeşim? Karara bakıyoruz, neymiş efendim, 'Nur Cemaati ve Hizmet Hareketi izlenmelidir'. Ne zamandan beri cemaatler terör örgütü oldu? Bizim için kırmızı çizgi, terör faaliyetinin başladığı 17 Aralık'tır". Ancak bu ifadesiyle çelişkili olarak, "FETÖ AKP döneminde palazlanmadı; 12 Eylül darbesinden sonra palazlanmaya başladı; 80-90'larda büyüdü" diyerek AKP dönemi öncesini işaret ediyor.

Aslında bu ilginç bir itirafname ve hepsi bu kadar değil.Bir içerik analizini hakediyor. Eğer çizgiyi terör üzerinden çekerseniz, kendi döneminizin öncesinde palazlanmış olması sizi kurtarır mı?O zaman AKP öncesinde Cemaat teröre başvurmadığına göre, Yıldırım'ın mantığı doğrultusunda, sorunun kaynağı AKP sonrası olmaz mı? 12 Eylül döneminin kolaylaştırıcı etkisiyle 1986'daki sınav sorularının çalınması üzerinden bunların TSK'da yuvalanması da sizin durumunuzu hiç kurtarmaz. Çünkü, bunların binbaşı üstü rütbelere gelişi, özellikle de generalliğe terfileri hep sizin iktidar döneminizde  gerçekleşti; MGK Kararlarını yok hükmünde sayarak, YAŞ kararlarına şerh koyarak bunların ayıklanmasının önüne geçenler sizler değil miydiniz? Eğer Gülen Cemaati sadece AKP döneminde, onun önüne serdiği imkanları kullanarak teröre bulaşmışsa, AKP-Cemaat ortak sorumluluğunu vurgulamanın nesi yanlış?

Yıldırım, açıklamalarında daha ileri gidiyor: "2013'e kadar bu eli kanlı örgüte sadece iki başbakan karşı çıkmış, açıkça mücadele etmiştir. Biri merhum Necmettin Erbakan, biri de kurucu liderimiz Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan".  Şimdi, Erbakan'ın Gülen ile ilişkilerinin mesafeli olması sizi kurtarmaz, çünkü Cemaat üyelerinin ordudan ayıklanmasına direnç gösterilmeye başlanması o dönemden itibarendir. Kaldı ki, TSK'daki Cemaat yuvalanmasını siyasal İslam hareketiniz açısından hem muhalefet hem iktidar dönemlerinizde hayırhah bir gelişme olarak görüp AKP iktidarı sırasında dere tepe kullandığınızı da unutmayalım. Ayrıca, 2013'e kadar RTE'nin Cemaat'e karşı çıkıp açıkça mücadele ettiğini bilen, duyan, gören var mı? Hem Yıldırım'ın kendisi ne demişti 17 Aralık 2013 öncesi için? "Ne zamandan beri cemaatler terör örgütü oldu?". Dolayısıyla, hem 17 Aralık öncesinde Cemaatle niçin mücadele edilsin demekte, hem de 2013 öncesinde RTE'nin "bu eli kanlı örgütle açıkça mücadele ettiğini" söylemekte.Yıldırım, açıklamasının bir kıymet-i harbiyesi olmasını istiyorsa, bu çelişkiyi gidermek zorunda; çünkü birinci ifade doğruysa, diğeri yanlış.

Yaman bir çelişki daha var. Yıldırım, Hilmi Özkök'e dolaylı hitabında soruyor: "Ergenekon, balyoz gibi AK Parti iktidarlarına darbe yapmak için harekete geçenlere karşı ne yapmış, hangi tedbiri almış onu söylesin". Ardından da, Nazlı Ilıcak'ı kaynak göstererek Gülen'in "Hilmi Özkök Genelkurmay Başkanı olacak o zaman herşey düzelecek" demiş olduğunu öne sürüyor. Neresinden baksanız çelişkili itiraflar ve acz ifadeleri görüyorsunuz. Bu, ortada ciddi bir panik hali olduğuna işaret ediyor. Şimdi, Ergenekon-Balyoz davalarını 17 Aralık'tan hemen sonra "TSK'ya kumpas kuruldu" diyerek Cemaate yıkan eski Başbakan Yardımcısının (ve giderek tüm AKP'ye ve destekçilerine malolan) açıklamalarını nereye koyacağız? Meğer, Yıldırım'a göre, kumpas yokmuş. O halde, geriye tek olasılık kalmakta: 17 Aralık paniklemesiyle Cemaatin günahlarını çoğaltabilmek ve AKP iktidarını koruyabilmek için, Ergenekon kumpaslarında Cemaati tek sorumlu ilan etmek mecburiyetinde kalmışlar! Şimdi, Özkök'ün rahatsız edici açıklamaları belli ki başka bir pozisyon almayı zorunlu kılmakta. (Kaldı ki, AKP'ye karşı darbe girişimlerini 15 Temmuz öncesine taşıyabilmek için, 'Ergenekon sulandırılmıştı' tezi üzerinden davaların yeniden görülmesi de gündeme getiriliyor). Bu arada, Özkök'ü eğer Genelkurmay Başkanlığı'na Cemaat taşıdıysa, bunun Anayasa'nın egemenlikle ilgili 6. maddesinin kesin ihlaline yeni bir kanıt oluşturduğunu, dolayısıyla bu itirafın 'yağmurdan kaçarken doluya tutulmak' anlamına geldiğini de ekleyelim.

Dahası var: 17 Aralık 2013, siyasi iktidarın en tepelerine uzanan, bakan Erdoğan Bayraktar'ın istifasında açıkça belirttiği gibi Başbakanı kurtarmak adına dört bakanın istifaya zorlanmasıyla sonuçlanan somut yolsuzluk suçlamalarının başlangıç tarihiydi. Somut dayanaklara bağlı olarak ileri sürülen bu yolsuzluk iddialarının toplumun gündemine getirilmesi, bunlar Cemaat ile AKP arasındaki bir iktidar kavgasının yansıması olsa bile, toplumun ve TBMM'nin bilgilendirilme hakkının gecikmiş de olsa teslim edilmesi ve yargının göreve çağrılması durumuydu. Bir partinin ve yöneticilerinin aleyhine olabilir, ama toplumun aleyhine olduğunu suçluluk telaşında olanlar dışında kim söyleyebilir?Cemaatin kendi kan davası uğruna gerçekleştirdiği tek doğru işe, 15 Temmuz kanlı darbe girişimi yüzünden sırtımızı mı döneceğiz? 17 Aralık davasının bir gün tekrar açılması talebinden vaz mı geçeceğiz? Kusura bakmayın, "Allahın lütfu" oralara kadar uzanmıyor.
***

Peki, toplum her gelişmeyi iktidardaki AKP İslamist hareketine getirdiği fayda veya zararlar üzerinden değerlendirmeye mecbur mudur? En güçlü tedhiş eylemlerine başvuran çetelerin bile başaramayacağı yöntemlerle kurumların AKP-Cemaat güdümündeki polis/yargı terörüyle çökertilmesini, Kozmik Oda sırlarının Cemaat üzerinden yabancı devlet istihbatlarının eline geçmesinin kolaylaştırılmasını,  ülke güvenliğinin zaafa uğratılmasını vs., şimdi iktidarın çizdiği 17 Aralık sınırı yüzünden terör eylemi ve bir vatana ihanet biçimi olarak kodlayamayacak mıyız? 2002-2013 arasında egemenliği Cemaat ile paylaşarak ona her istediğini veren bir karşı-devrimci hareketin Yüce Divanlık suçlarının  örtbas edilmesine tüm toplumun suç ortağı yapılmasına  göz mü yumacağız? 2007-2013 ihanetiyle liyakatli kadroları ayıklanan TSK'nın 15 Temmuz darbesine sürüklenmiş olmasını sadece emperyalizmin doğrudan güdümündeki (ve bir zamanlar pek saygıdeğer bulduğunuz) "Hocaefendi"ye mi ihale edeceğiz? Peki ya dolaylı güdümünde olanlar? Peki ya içerdeki siyasi ortakları? Bütün bu vahim hakikatler ortadayken AKP'nin dayattığı 17 Aralık miladını neden benimsemek zorunda olalım?

12 Eylül 2010 Anayasa referandumununda, Fethullah Gülen'in AKP ile birlikte bu referandumdan "evet" çıkması için "gerekirse ölüleri bile mezardan kaldırıp oy kullandırın" biçimindeki sözlerini unutup şimdi Yıldırım'ın 2014 seçimlerinde İzmir büyükşehir belediye başkanlığı adaylığı sırasında "İzmir'de sandıklarda benim aleyhimde FETÖ'lü abiler ablalar CHP için çalıştı" hikayesi üzerinden, asıl büyük hikayeyi, yani iktidarının 10 küsur yılı boyunca her alana yayılan AKP-Cemaat kan kardeşliğini gözardı mı edeceğiz? Bizzat benim TBMM'de dış komisyon üyeliklerimde tanık olduğum 13 yıllık tecrübemi (her dış seyahatte komisyonların AKP'li üyelerinin istisnasız hepsinin Gülenci heyetlerin davetlerine ve okul ziyaretlerine büyük bir iştiyakla katılmalarını) ve benzerlerini yok mu sayacağız?

Devlet yönetimini çığrından çıkaran, Cumhuriyetin kuruluş senedini tartışma konusu yapan, emperyalizme karşı hem askeri, hem siyasi, hem ekonomik zaferler kazanmış olan Cumhuriyetin kurucu kadrolarını tarihe gömmeye çalışan, dış politikayı iç siyasete malzeme yaparak büyük risklere giren ve alt-emperyalizme özenerek emperyalizmin güdümünde ülkeyi ateşe atmaya girişen, 15 Temmuz bahanesiyle içerde otokratik bir rejim kurmanın tüm entrika ve baskılarını harekete geçiren Cumhuriyet düşmanı bir rejimle toplumun çoğunluğunun ortak noktası yoktur.


O halde bu rejimin gidebileceği durakların sayısı da giderek azalmaktadır. AKP tramvayı gitmek istediği son durağına kadar, yani teokratik faşizme kadar gidemeyecektir. 

24 Ekim 2016 Pazartesi

NEDENSİZ buraya gelmedik-1
Hiçbir bela nedensiz gelmez”
Prof. Dr. Ali Demirsoy
Hiçbir ülke ya da toplum durup dururken batağa saplanmaz. Onu hazırlayan nedenler vardır. Zaman içinde anlayanlar toparlanabilir; anlayamayanlar da yok olur gider. Dünyada adı ve sanı unutulmuş bunca devlet neden yol oldu dersiniz? Organizasyon bozukluğu, yönetim bozukluğu, bilimsellikten uzak olma ve geçmiş olaylardan örnek alamama ve en önemlisi niteliksiz insanları olmaması gereken yerlere yetkili olarak yerleştirme gibi birçok neden sayılabilir. Türkiye bugün yaşanan kargaşalığın içine nedensiz düşmedi. Bu nedenle “buraya nedensiz gelmedik-1” adlı yazımın birincisini gönderiyorum. Daha sonra bu yazıyı pekiştiren aynı adlı 2 ve 3’üncüsünü göndereceğim. Yaşanmadan öğrenme dünyada sadece insana nasip olmuştur…
Paralelciler devletin önemli yerlerine sınav sorularını önceden ele geçirerek girmişler. Soru çalınması KPSS sorularının çalınma olasılığını araştırma ile ortaya çıktı. Zanlılardan biri yakalanıp elleri arkadan kelepçelenmiş olarak polis tarafından götürülürken, basının önünde, kimin yaptığını öğrenmek istiyorsanız Işık Evlerini arayın diye bağırmıştı; kimsenin kılı kıpırdamadı; çünkü yönetimle paralelciler o günlerde kankaydı. Her rezilliğin altından nedense AKP yönetiminin “kendi ifadelerine göre” bilmeden yaptıkları gaflar çıkıyor. Çünkü bilenleri düşman görüyorlar.
En iyi örnek kişinin kendisi ile ilgili verdiği örnektir. En azından halkın deyimi ile “günahı ile sevabı ile” kendisine aittir. Bu yazıda ve bundan sonra yazacağım (nedensiz buraya gelmedik-2 ve 3) yazılardaki örnekler, sizin de şu yada bu şekilde başka biçimlerde tanık olduğunuz, toplumumuzu için için kemiren, sosyal beklenti ve haklarımızın temel direklerini yıkan illet tarafgirlik, yandaşlık örnekleri olacaktır. 
Ben biraz gerilere gideyim. ÖSYM’nin başında kurucusu olan ve uzun süre hizmet veren rahmetli Prof. Dr. Altan Günalp var. Hekim olmasına karşın uzun süre biyoloji bölümü kadrosunda (moleküler biyoloji anabilim dalı başkanı olarak) yer almıştı. Birbirimizi çok sevmemize karşın dekanlığım sırasında kendisine karşı aldığım bir karardan dolayı ilişkilerimiz soğumuştu. ÖSYM o aralarda test araştırma ünitesi için güvenilir bir denetmen arıyormuş. Sayın Prof. Dr. Altan Günalp, başkan yardımcısı Sayın Ünal Oktay’a “karşıda-Beytepe’de deli dolu birisi var; aramız nahoş; ancak en çok güvendiğim insanlardan biridir; gerçek bir bilim adamı kimliğine sahiptir; konuşun; eğer gelirse bundan böyle soruları ona denetletelim diyor. Böylece TAB olarak bilinen ÖSYM Test Araştırma (soruların hazırlandığı, denetlendiği; seçildiği; ancak sadece yetkililerin girebildiği bir birimdir) biriminde biyoloji sorularını (4 yıl kadar da ek olarak TUS sınavında yabancı dil sınavlarını ve birçok sınavı) denetlemeye başladım.
Önemli bir yerdi. Bu nedenle eşim bile 16 yıl boyunca güvenlik nedeniyle burada çalıştığımdan haberdar olmadı. Çalışma biriminde kendi alanında son imzayı atan yetkili bendim; bu görevi 34 yıl boyunca tek başıma yürüttüm; daha sonra önerim ile bir doktora öğrencim—meslektaşım profesör, aynı yetkiyle çalışma ekibine katıldı. Böylece 38 yıl boyunca (ek-1) biyolojik bilimler alanı içinde tek bir soru dahi iptal edilmeden, kimseye sızdırılmadan başarıyla sınavlar gerçekleşti.
Ekip, ahlaklı ve görevinin bilincinde olan bir ekipti. Soruların basıldığı METEKSAN basımevinde uzun zaman içeriye girip çıkabilen birkaç kişiden biri olan rahmetli Vedat Usta’nın oğulları epeyi bir yıl boyunca üniversite sınavlarını kazanamamıştı. ÖSYM başkanı kardeşinin cenazesine bile sınav yapılıyor diye gitmemişti. Basım evi METEKSAN güvenlik için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Bu kurum, ahlaklı, bilinçli, şerefli, namuslu insanların omuzları üstünde; üstelik de çok mütevazı ücretlerle buraya gelmişti.
Daha sonra AKP yönetimi ile bu kuruma garip insanlar atanmaya başladı (ortak özellikleri erkeklerin badem bıyıklarıydı). Önce başkan değişti. Daha sonra birimlerin başına adı sanı az duyulmuş üniversitelerden öğretim elamanları gelmeye başlandı. Test Araştırma biriminde yıllarca oraya emek veren ve kurum dışından gelen epeyi bir öğretim üyesi ile “tehlikeyi sezinleyerek” bu birimi elimizden geldiğince, götürebildiğimiz kadarıyla güvenli bir şekilde götürmeye karar verdik ve ayrılmadık.
Bu değişime kadar bu birimde çalışanlar işe başlar başlamaz hemen masanın başına oturamıyordu. En azından benim ekibime biri katılacaksa, sınav açılıyor; kazanan işe başlatılıyordu. Ancak ilk birkaç yıl sorular haricinde getir götür işlerine bakıyor; güven verince ham soruların incelenmesi sırasında odaya alınıyor (sınavda sorulacak bir tek soru için yaklaşık 40-50 ham soru hazırlanır); ilk seçilme aşamasında (bu aşamada soruların yaklaşık 2/3’ü elenirdi) yeni gelen meslektaşımız masadan uzaklaştırılıyor; güven vermeye devam ederse ilk aşama seçimine katılmaya başlıyor; daha sonra 2. kademe seçime geçiliyor; aynı şekilde belirli bir yıl sonra 2. kademe seçiminde masa başına gelme hakkını alabiliyordu. Sonuçta 6-7 sene sonra son soruların hazırlanması sırasında masaya oturabiliyordu. Herkes birbirinden emindi. Yeni gelen başkan, dışarıdan (çoğu üniversitelerden) gelen öğretim üyelerinin haricinde (onları daha sonra harcadı) Test Araştırma birimine yıllarca emek veren deneyimli ve güvenilir ekibin tümünü YÖK’e sürdü ya da yol verdi.
Yeni başkanın atandığı günlerde, bir gün yine ÖSYM’ye Test Araştırama Birimine çalışma için gittim, bir genç bayan ekip masalarından birinde oturuyordu. Sordum, sen kimsin diye. Efendim ben yeni alındım, bundan böyle biyoloji sorularının koordinatörlüğünü ben yapacağım. Eğitim Fakültesinden yeni mezun olmuş biriymiş. İşin aslını öğrenmek için birime yeni atanan yöneticilere gittim; “bunu nasıl yaparsınız?”diye sordum. Yavan yavan, başkanlık yeni bir karar aldı elemanları artık biz görevlendireceğiz diye yanıt verdiler. Kurumdaki tüm birimler için bu şekildeki atamalar geçerliydi. Belli ki bir tezgâh kuruluyordu. O günden sonra okuduğum ve incelediğim soruların üzerinde bazı işaretler gördüm ve yeni gelen bu bayana bunlar nedir diye sordum. Efendim bir hoca (daha sonra tesadüfen öğrendim ki Cumhuriyet üniversitesindenmiş) her hafta geliyor ve dil bakımından soruları inceliyor. Yeni gelen bu öğretim üyesi ile benim karşılaşmamam için olsa gerek çalışma için farklı günler seçiliyordu; yeni gelen öğretim üyesini tek bir defa bile göremedim. Soruların güvenliği diye sormaya kalmadı, genç bayan başkanlık emri, lütfen bu konuda bir şey demeyiniz diyerek sözü bağladı.
Sonuçta ekteki yazıda da görüleceği gibi 38 yıl boyunca tek bir kusur yapmadan yürüttüğüm ÖSYM görevim sonlandı. Benden sonra kimler geldi, neler yaptı; öğrenme isteğini bile duymadım. Artık başımıza bir bela açılacağını biliyordum; ancak zamanını tahmin edemiyordum. Sonuçta KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı) rezaleti ile cerahat patladı. Devlet yönetimi önce eski ÖSYM yetkililerini suçlu bulmanın çabası içine girdi. Ancak malı götüren aslında kankaydı. ÖSYM, üniversite giriş sınavları, akademik personelin seçim sınavları ve KPSS sınavlarından başka Türkiye’nin önemli 90 kadar kurumuna alınacak memurların sınavını yapan bir kurumdur[1]. Her birinin sorusu farklı hazırlanırdı. Bu ülkenin can damarı sayılacak bir yerdir. Dikkat edin! Hiç kimse bu sorular bunca güvenli ortamda nasıl çalındı; kimler çaldı, ne zamandan beri çaldı bilmiyor. Yönetim, bu son atananları da galiba büyük ölçüde uzaklaştırdı ve bir kısmını da yargıya sevk ettirdi.
Türkiye, özellikle 1950’li yıllardan bu yana niteliği ne olursa olsun yandaşların önemli yerlere getirildiği bir ülke olmuştur. Bunları anlatırken bu vahim olayın nedenini sadece yeni gelenleri töhmet altında bulundurma ve suçlama gibi bir basitliğe indirgenmesini e kesinlikle istemem. Tezgâhın birçok önemli kurumda benzer şekilde ve zihniyetle uzun zamandan beri kurulduğu belirlendi. Burada değinmek istediğim senden-benden ön yargısı ile yapılan uygulamaların ve atamaların er yada geç önemli sorunlara neden olacağını –birçok kurumda yaşandığı gibi- bir daha vurgulamaktır. Bununla ilgili yüzlerce örnek vermemiz mümkündür. Birkaçına bir göz atarsak:
Son zamanda yaşanan darbeyi aklı başında olan herkes lanetliyor. Güzel, iyi de. Ancak hava kuvvetlerinin başına darbeci komutanı getirmek için önündeki 30 generalin bir kalemde silinmesini; diğer kuvvetler için de benzer rezilliklere göz yumulmasını yada bizzat tezgâhlanmasını; Anayasa Mahkemesine FETO’cu bir üye atamak için bin bir hülleye başvurulmasını ve bunun için gülünç yasaların ve düzenlemelerin yapılmasını; ordunun ve önemli bilim adamlarınızın belini kırmaya ahdetmiş mahkeme ve savcıların “bile bile yapacakları aşikâr olan” haksız kararlarından dolayı doğacak zararları ve ödentileri bizzat devletin yüklenmesini sağlayan yasaların alelacele çıkarılmasını acaba kim nasıl açıklayabilir?
Kandırıldık deniyor. İyi de ÖSYM, ayrıldığım (birçok değerli çalışanın da ayrıldığı) güne kadar Türkiye’nin en güvenilir kurumuydu ve hiçbir şaibenin gölgesi bile düşmemişti. Yetişmiş güvenilir bir kadrosu vardı. Bu insanların aydınlık yüzünden başka ne kusuru vardı? Bu kurumda iğneden ipliğe her şey neden değiştirildi?Burası teknik bir kurumdu, bilime ve güvene dayalıydı. Yılların birikimini taşıyan insanlar vardı. Siyasilerin kendi görüşlerini dayatacağı bir kurum değildi. ÖSYM binasına bir defa bile girmemiş, bu tip sınavların kıyısından bile geçmemiş insanlar neden yönetici ve uzman olarak atandı; güvenirlikleri uzun yıllardır bilinen eski kadro toptan neden uzaklaştırıldı? Şimdi kalkmış kandırıldık muhabbeti yapılıyor. Önce bu soruların yanıtı verilmelidir.
Geçtiğimiz kötü günlerin tekrarlanmaması için herkes bu sistemin içindeyken yaptıklarını, aksaklıkları ve görüşlerini yazarsa, gerçeği anlama daha kolay olacaktır. 38 yıl boyunca ÖSYM sorularını denetleyen bir kişi olarak buradaki sorunun nasıl ortaya çıktığını ve siyasetin bilimsel kurumlara işlemesinin sonuçlarını anlatabilme için –tarihe not düşsün diye- ben kendi başımdan geçenleri anlattım. Arif olan anlayacaktır…
Saygılarımla. Prof. Dr. Ali Demirsoy 19.10.2016
Ek-1
NOT: Ali Demir adındaki ÖSYM Başkanı, 15 Temmuz sonrasında gözaltına alınarak tutuklandı.Dönemi bütünüyle sınavların kuşku ile kirlendiği dönem olarak anılır. Ali Demir ile birlikte çalışan, günümüz YÖK Başkan ve kimi üyeleri ise, şimdiler FETÖ’cü diye kimi üniversite çalışanlar hakkında işlem gerçekleştiriyorlar. Dünün yolsuzluk ve soru dağıtıcıları olarak zanlı konumda olması gerekenler, ne garip ki, günümüzde kendilerini savcı ve yargıç yerine koyabiliyorlar. (Mustafa Altıntaş).



[1]. ÖSYM verilerine göre 2005’te ALES’e 226 bine yakın aday girdi. Bu adayların ancak yüzde 0.1’i soruları tam ya da 2 eksikle yanıtladı. 2005’te ALES’te tam yapanların sayısı 100 civarındayken bu rakam 2009’da tam 200 kat arttı. 2009’da sınava giren 226 bine yakın adayın yüzde 9’u tam puan aldı. FETÖ’nün neredeyse bütün sınavlarda kopya çektiği belirlenen 2009’da, ALES’te yalnızca 2 yanlışı olan aday sayısının 20 bin 290 olduğu belirlendi. Üniversite giriş sınavlarının aksine ALES zamana karşı yarışılan bir sınavdır ve tam soru yapanların oranı yüzde 5 civarındadır. ALES, yüksek lisans ve doktoranın yanı sıra okutmanlık, arşiv görevlisi, uzmanlık ve öğretim görevlisi istihdamında da kullanılıyor. Yılda iki kez yapılan sınavların birincileri YGS ve LYS’nin aksine kamuoyuna açıklanmıyor. Bu nedenle soruları tam yapanlar dikkat çekmiyor. Sonuçlar, farklı üniversite ve bölümlerde kullanıldığı için tam puanlılar bireysel olarak değerlendiriliyor ve kesinlikle kuşku uyandırmıyor. Sınavın bu yapılandırılmasından yararlanan FETÖ, soruları binlerce adaya sızdırarak üniversitelerde kendi akademik kadrosunu oluşturdu (Ceyda Karaaslan’dan).

22 Ekim 2016 Cumartesi


Eğitimciler Derneği (Eğit-Der)'in yayın organı "abc dergisi"nde yayımlanmak üzere istenen "Darbeler Üzerine" değerlendirmemin ilkini 1 Eylül 2016'da yazmıştım. Aşağıdaki yazım, bu yazının devamını oluşturmaktadır ve 21.yüzyılda yaşadığımız darbe ve müdahaleleri konu kılmaktadır. Üçüncü ve son yazım ise, önümüzdeki günlerde 15 Temmuz Kalkışması  ve sonrasına özgülenecektir. 20.10.2016

Prof.Dr.Mustafa Altıntaş

DARBELER ÜZERİNE (2)

YİRMİBİRİNCİ YÜZYILDAKİ BAŞARISIZ DARBE GİRİŞİMLERİ :

Önceki  yazımda; Türkiye’de, çok partili parlamenter sisteme geçilmesi sonrasında yirminci yüzyılda gerçekleşen darbe ve müdahaleleri inceleme konusu yapmıştık. Yirminci yüzyılda biri emir komuta zinciri içinde olmayan(1960), ötekisi de, emir komuta zinciri içinde(1980) iki askeri darbe gerçekleştirilmiştir. Her iki darbe; “ülke üzerinde egemenlik haklarının kullanımı ile bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin kullanımını” düzenleyen kuralları yeni baştan düzenlemiştir. Her iki darbe de, TBMM’ni kapatmış, ikinci darbe ise, siyasal partileri, sendikaları ve demokratik kitle örgütlerini kapatmış, siyasal partilerin yönetici kadrosunu da, gözetim altına almıştır. Yirminci yüzyılda, askeri müdahale ve askerin de etkilediği iki müdahale(12 Mart 1921, 28 Şubat 1997) olmuş, her ikisinde de varolan hükümetler istifa ederek, yerlerine, ilkinde “partiler-üstü hükümet”, ikincisinde ise yeni bir koalisyon hükümeti kurulmuştur.

Yirminci yüzyılda başarısızlığa uğrayan iki askeri kalkışma olmuştur. Bunlar, 22 Şubat 1962 ve 20 Mayıs 1963 ayaklanma girişimleridir. İlki; ordu içindeki başlatılan atama ve gözaltına almalara karşı Harpokulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir öncülüğünde girişilen kalkışma olup, kansız olarak sonuçlanmıştır. İkincisi  olan 20 Mayıs 1963 Kalkışması,birincisinin devamı olup, başlaması ile bitmiş ve önderlerinden Talat Aydemir ile Fethi Gürcan idam edilmişlerdir. 22 Şubat 1962 Kalkışmasında evlerine gönderilen Harpokulu öğrencisi 1459’u okullarından atılmış ve bunlar için sonradan üniversitelerde ek kontenjan açılmıştır. Bu iki kalkışma, başarısızlık  ve tasfiyeye karşı çıkış açısından 15 Temmuz 2016 günkü kalkışma ile benzerlik taşımaktadır. Şimdi, yirbirinci yüzyılın onaltı yılında ortaya çıkan darbe ve muhtıraları görelim.
Yirmibirinci yüzyıl, büyük umutlar ve büyük kutlamalar ile karşılanmıştı. Yapılan tüm değerlendirme ve beklentilerde, barış önde gelmekte idi.BM Genel Kurulu, Eylül 2000’de, 189 üyenin katılımı ile; “gelişmiş ülkelerle(GÜ) ile, gelişmekte olan ülkeler(GOÜ) arasında yakın bir işbirliğinin oluşturulması”, “küresel yoksulluğun azaltılması ve yaşam koşullarının iyileştirilerek sağlanması” amaçlı, “Milenyum Kalkınma Hedefleri(MKH)” ni kabul etmiştir.

Bu küresel iyimserlik, çok geçmeden tam bir karabasana dönüşmüştür. 11 Eylül 2001’de,ABD’nde iç sefer yapan dört yolcu uçağı, El-Kaide üyesi 19 kkişi tarafından kaçırıldı. Amerikan Airlines’in 11 sefer sayılı uçuşu ile, United Airlines’in 175 sayılı uçuşu,New-York’taki Dünya Tucaret Merkezi’nin,sırası ile kuzey ve güney kulelerine intihar dalışında bulundu. Kazırılan üçüncü uçak, American Airlines’in 77 sefer sayılı uçuşu, Virginia Eyaletine bağlı Arlington County’deki ABD Savunma Bakanlığı karargahı  Pentagon’a çarptı. Dördüncü uçak United Airlines’in 93 sefer sayılı uçağı ise, Washington DC’yi hedeflemişti. Ancak yolcuların uçak korsanlarına yaptığı müdahale nedeni ile Pensilvanya Eyaleti’ndeki Shanksville yakınlarına düştü.Bu saldırılar sonrasında 19 uçak korsanı, 227 uçak yolcusu olmak üzere, toplamda 2.996 insan yaşamını yitirmiştir.

Başlangıçta saldırının sorumluluğunu kabul etmeyen El Kaide’nin  lideri Usame Bin Ladin, 2004 yılında yayımladığı video ile, saldırıların sorumluluğunu üstlendi. Bin Ladin ile El Kaide’nin peşine düşen ABD, birçok ülke ile birlikte, “Terörizmle Savaş” adı verilen kampanya eşliğinde Afganistan ile savaşa girdi. Ladin Mayıs 2011’de bir operasyonla öldürüldü.

Türkiye de, yirmibirinci yüzyıla önemli siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlarla girdi. Yirminci yüzyılın son yılı olan 1999’un 28 Mayıs’ında, Ecevit’in başkanlığında, DSP,MHP ve ANAP tarafından  “uzlaşma ve atılım hükümeti” olarak kurulan 57. TC Hükümeti; görev süresi içinde yaşanan “2000 Türkiye Finansal Krizi”, 2001 Türkiye Ekonomik Krizi ve "Kara Çarşamba" olarak da tarihe geçen Cumhuriyet tarihinin en büyük krizlerinden” ve Başbakan Ecevit’in sağlık sorunlarından ve MHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Bahçeli’nin önerisi üzerine, 31 Temmuz 2002’de  alınan erken seçim kararı gereğince sona ermişti. 3 Kasım 2002’de yapılan genel seçimler, parlamento içindeki tüm partilerin parlamento dışında kalması sonucunu verdi. Parlamento, 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi parlamentoda dışında kalmış olan CHP ve yeni kurulan AKP’den oluşmuştur. 18 Kasım 2002’de Abdullah Gül başkanlığında kurulan 58. TC Hükümeti yeni bir dönemin de başlangıcını oluşturmuş ve 2000’li yıllara damgasını vurmuştur.

AKP, 18 Kasım 2002’den başlayarak, günümüze kadar 8 hükümet kurmuştur. Halen iş başındaki hükümet, 65 inci TC Hükümeti’dir. Bu sekiz hükümetin ilkine Gül, izleyen üçüne Recep Tayyip Erdoğan, üçüne Ahmet Davutoğlu başkanlık etmiş, sonuncusu olan günümüzdekine de Binali Yıldırım başkanlık etmektedir.

Yirmibirinci yüzyıl, kürede olduğu gibi, Türkiye’de de ekonomik ve siyasal krizle başlamıştır. Kurulduğundan bu yana, kendi ülkesinde saldırıya uğramamış olan ABD’nin terör örgütü tarafından kalbinden vurulması, kürenin yeniden biçimlendirilmesinin, bu nedenle “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi”nin yaşama geçirilmesinin işaret fişeği olmuştur. Türkiye’de ise, siyasal alt-üst olmanın yanı sıra, buna eşlik eden ekonomik ve finansal kriz, laik,demokratik Cumhuriyetin, “Ilımlı (küresel efendilere uyumlu)İslam Cumhuriyeti Projesi”nin kurum ve kurallaştırılmasının önünü açmıştır.

Yirmibirinci yüzyıl, hem küresel ve hem de ülkesel temelde, kriz olgusunun yaratılması ve canlı tutulması ile, güçlü liderliğin toplumlara benimsetilmesinin, boyun eğdirilmenin aracı olarak kullanılmıştır.Bu bağlamda yirmibirinci yüzyılın ilk onaltı yılında, demokratikleşme,giderek yerini otokratikleşmeye dönüşmüş, “başbuğculuk”, “Reisçilik”, “Başkancılık” biçimine bürünmüştür.

AKP de, başlangıçtan bu yana, toplumu “güçlü liderliğine” razı etmek, boyun eğdirmek için, kriz algısını yaratmış ve yürütmüştür. Ve tasfiye etmek, saygınlığını param-parça etmek istediği her kurumu ve kuralı “kriz algısı”nın yaratılması konusunda kullanmıştır. Krizin tarafları bazen Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, bazen Milli Güvenlik Kurulu, bazen YÖK ve üniversiteler, Bazen CHP, bazen MHP, bazen TSK, bazen PKK- PYD, bazen HDP, bazen Mısır’da yapılan Sisi Darbesi, bazen Esad, bazen AB, bazen ABD, bazen Rusya, bazen Irak Yönetimi ve son olarak da Gülen Hareketi(yargı kararı olmaksızın,yönetimsel kararla terör örgütü olarak tanımlanan FETÖ) olurken, krizin üreticisi olarak da AKP ve O’nun her zaman  başkanı ve AKP Hükümetlerinin sürekli başbakanlığını da dirençle sürdüren RTE olmuştur. Kriz algısı yaratma girişimleri, yaratılmak istenilen algı açısından yararlı ve kullanılışlı olmuş ve muhalefet partilerinin bile “güçlü liderliğe” katlanmaları/kabullenmeleri ile sonuçlanmıştır.17-25 Aralık 2013’den sonra kriz algısının yaratılmasının odağıolarak hedef alınan Gülen Hareketi, gizemi korunan 15 Temmuz 2016’daki “Yararlı Salaklar Hareketi”  olarak, başarısızlığa mahkum silahlı kalkışma ile doruk noktasına varmıştır. 15 Temmuz 2016 Kalkışmasına kadar ki kriz üretimi, AKP’nin kendi tabanının konsolide olmasını sağlarken, 15 Temmuz 2016 Kalkışması, sıkça dillendirilen 241 şehit ve ikibini aşkın yaralı söylemi,tüm toplumun güçlü liderlik çevresinde bütünleşmesine katkıda bulunmuştur “ Yenikapı Şenliği”, kürsüye arda arda konuşmacı olarak çıkan Cumhurbaşkanı,Başbakan, CHP ve MHP Genel Başkanları ve 15 Temmuz’da gözetim altına alınan Genelkurmay Başkanı bu “konsolidasyonun”(!)  yadsınmaz kanıtını oluşturmaktadır.(sürecek)



19 Ekim 2016 Çarşamba

15 Temmuz “Yararlı Salaklığı”nın üzerinden üç ayı aşkın bir zaman geçti. Bitmez-tükenmez gözaltılar,tutuklamalar, etkin pişmanlık duyarak itirafçıların pıtrak gibi fışkırması,ve yavaş yavaş uç veren Savcılık iddianameleri, hemen hergün gündemimizin ilk sıralarında yer alıyor. Bu arada TBMM Komissyonu önünde yapılan açıklamalar, “Yararlı Salaklılık Sorumluluğunun” nereden başladığı konusunda da, 17-25 Aralık 2013’den öncesine işaret etmekte. FETÖ ile yapıldığı ileri sürülen savaşımın ne denli içtenlikten uzak olduğunu ele veren ve Özgür Mumcu tarafından kaleme alınan yazı,buna ilişkin canlı kanıtlıkları gözlerimizin önüne sermekte. Yararlanacağınız ve algılarınızı değişirebileceğini varsaydığım bu yazıyı sizlerle paylaşıyorum. Esenlik dileklerimle. Mustafa Altıntaş

ÖZGÜR MUMCU – Cumhuriyet, 19.10.2016

ÖDEME EMRİ

Zor durumda bırakıyorsunuz. Milletin adamını el âlemin önünde sıkıntılara sokuyorsunuz. Nezaketinden, narinliğinden, iyi niyetinden sesini çıkarmıyor. Siz de maşallah hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsunuz. Ama yetti artık. 

Sayın cumhurbaşkanımız yurtdışında Fethullah Gülen şebekesinin ne büyük ne şedit bir terör örgütü olduğunu anlatıyor. Muhatabı muzır muzır tebessüm ediyor. Zaten baştan niyeti bozuk. Üst akıldan talimatını almış, işi yokuşa sürmeye yer arıyor. Ah bir de siz. Sizin yapıp ettikleriniz. Daha sayın cumhurbaşkanımızın cümlesini tamamlamaya izin vermeden hemen o pis gülümsemelerinin arasından ıslık gibi bir sesle itiraz ediveriyorlar.

Ama Sayın Erdoğan diyorlar, iyi hoş da bizzat sizin sözcünüz ve danışmanınız İbrahim Kalın’ı biz cemaatin gazetesi Today’s Zaman’daki makalelerinden tanıyoruz. Şimdi cemaatin senelerdir haince devlette örgütlendiğini söylüyorsunuz. O vakit mesela neden sözcünüz eski bir cemaat yazarı? 

Sayın cumhurbaşkanı son derece kibar bir insan. Sayın Kalın’a bre sözcü sen ne aymaz bir ademmişsin ki gidip himmet paralarından maaş alarak vatan hainlerinin gazetesinde yazılar döktürmüşsün diye çıkışmıyor. Susuyor muhatabının karşısında. Dili lal oluyor. Üzülüyor. Yutkunuyor. 

Konuyu değiştiriyor el mecbur. Harp okulları, harp akademileri hepten cemaatçilerin eline geçmiş. Biz de onları kapattık, bir daha zinhar cemaatçi sızmasın diye Milli Savunma Üniversitesi kurduk diye anlatıyor. Zaten üst akılla evvelden kikirdeşmiş olan muhatabı durur mu. Hemen yine sözünü bölüyor sayın cumhurbaşkanının. Efendim diyor, iyi hoş ama o üniversitenin başına rektör diye koyduğunuz beyefendi senelerce cemaat gazetesinde köşe yazarlığı yapmış. Bu nasıl bir tedbir? 

Yine susuyor sayın cumhurbaşkanımız. Ah diyor içinden, ah çocuklar. Beni ne durumlara sokuyorsunuz. Değer miydi diyor, üç beş kuruş maaşa oralarda yazıp çizmek. Susuyor sayın cumhurbaşkanı. Konuyu değiştiriyor el mecbur. Biz diyor Meclis’te diyor komisyon diyor kurduk diyor darbeyi araştırsın diye diyor ki yine müsaade etmiyorlar ki konuşsun. 

Yahu diye çıkışıyor namussuz frenk, bir kulağından diğerine pörsümüş çamaşır ipi gibi bağladığı sırıtışıyla. Komisyon başkanı seçtiğiniz AKP milletvekili senelerce cemaatin bütün kumpas davalarını savunarak kendine bir kariyer elde etmedi mi? Televizyonlarda cemaatçilerle kol kola darbeci subayların önünü açan davalar için kamuoyunu ikna etmeye çalışmadı mı? 

Yine susuyor sayın cumhurbaşkanı. Ne desin. Sevdikleri, yakınları, etrafındakiler ah yahu sözcüsü bile... Cemaat gazetelerinden senelerce maaş alan AKP’liler. Cemaat okullarını gezmek için bedava bilet, bedava otel, bedava yemek paketiyle dünyayı gezmiş AKP’liler. Cemaatin kumpas davalarını bağıra çağıra savunmuş AKP’liler. Parti örgütlerinde Necip Fazıl’ın yanında Fethullah Gülen kitaplarını okutan AKP’liler. 
İstifa etmeyi bilmiyorsunuz ve sayın cumhurbaşkanını zora sokuyorsunuz. O kadarını anladık. Ancak bari bir terör örgütünün mesela darbeci generallerin maaşından kestiği himmetlerle zamanında banka hesabınıza yatırdığı maaşların hesabını verin. 

15 Temmuz’da öldürülenlerin ailelerinin, yaralananların ciddi maddi sorunları var. Bak AKP zabıtası 15 Temmuz gazisi tatlıcıyı evire çevire dövdü. Vaktinde cemaatin himmetinden hesabınıza yatan maaşlarınızı 15 Temmuz’da öldürülenlerin ailelerine, yaralananlara bağışlamak için neyi bekliyorsunuz? 


Bu yazıyı bir ödeme emri gibi düşünün. İstifa edin demiyorum zira o kadarını beceremezsiniz ancak cemaatten senelerce aldığınız parayı hesaplayın ve darbecilerin kurşunlarına hedef olanlara ödeyin.

18 Ekim 2016 Salı

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin ? 
İşin kolayına kaçmadan ama 
Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil 
Ne de ak örtüde elmaların 
Ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini 
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
Nazım Hikmet