16 Ocak 2017 Pazartesi

Sevgili Aile Dostumuz, düşün arkadaşlarımızdan Nazime Gürkan’ın bir hukuk fakültesi öğretim üyesinden yola çıkarak, hukuk fakültelerimizin(tüm öğretim kurumlarımızdan da olabilir) sefaletinden,düzeysizlikten ötürü attığı çığlığın çağrıştırdığı bir yaşanmış öyküyü paylaşmıştım.40 yıl öncesinin öğrenci arkadaşlarımdan Mehmut Özavcı’nın bunu paylaşması sonrasında, Yeşilçiçekler bu paylaşımı değerlendirmelerini  ve bu değerlendirmeye yanıtımı sizlerle, özellikle MİYO’cularla paylaşmanın yararlı olduğunu düşündüm.Esenlik dileklerimle.16.01.2017



Yazınız bana; 37 yıl önce Gazi nin resim bölümünde 2 yıl okuduktan sonra sanatın zamanı değil, ülke yönetmenin en iyi öğrenileceği okulların iktisat fakülteleri olduğuna karar verdiğim anı anımsattı. Mülkiyeyi kazanamadım ve MİYO' ya geldim. (Bu tercihimde' okulun, Gökova' da, mandaline bahçeleri içinde olduğunu söyleyen Ege'li arkadaşlarımın da etkisi olmuştu açıkcası). Ankara'da Mimar Kemalettin'in yaptığı Cumhuriyet'in medarı iftihari taş binadan, tabelası kendinden büyük yetimhanenin iki katlı bir bölümünde kurulu olan MİYO, bende hayal kırıklığı yarattıysa da,.... ''olsun devrimin iktisatçılara ihtiyacı vardı.''...19 yaşındaydım, başımda devrim külhanları yanıyordu. Sınıfımızda inanılmaz bir dostluk havası oluştu. Ancak 24 Ocak kararları açıklanmıştı. Hemen bir grup oluşturup, bu kararların Muğla ekonomisine etkisini araştırmaya koyulduk. 37 yıl sonra dönüp baktığımda hayatımın en komik işlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğim araştırmayı, büyük bir ciddiyetle yürüttük. (ben,Mehmet Özavcı, Hüseyin Erdoğan, Ümit Özkan, Selim Yaman, Cemal Kahraman, Gülşen Çakal, Neşe Yılmaz, Nebahat Killik ve adını anımsayamadığım diğer arkadaşlarla.) Tam bu sırada, varlığı, mütevazi MİYO' muzu akademik ortama dönüştüren saygıdeğer hocamız Mustafa Altıntaş tutuklandı. Çıktığını öğrendiğimizde ise duyduğumuz sevinci yıllar sonra hala anımsarım. Ancak okulun kapısında, hocamızın, bizleri bırakma kararı tam bir soğuk duş etkisi yaratmıştı üzerimizde.... ''size ihtiyacımız var gitmeyin'' yönündeki itirazımıza,..... kendisinin ''ihtiyacı olan kaç kişi var, kaç kişi hocamızı niye tutukladınız diye girişimde bulundu''.... şeklindeki yanıtını hiç unutmam . (Bu arada söylemeden geçemiyeceğim: ben ve Mehmet Özavcı birlikte hocamızı ziyarete gitmiş, ancak kendisiyle maalesef görüştürülmemiştik. Erzincan hukuk fakültesinin durumu, bende benzer yaşanmışlıkları anımsattığı için yazdım. Saygı ile ....



Sevgili Yeşilçiçek,Sevgili Nazime Gürkan'ın hukuk kadrolarının sefaletine yönelik verdiğim yanıtın, sizde yansıması ve bizleri 35 yıl öncesine taşıyacağını ummamıştım. Belleğimizin köşelerine sıkışmış olan anılarımızın yeniden alevlenmesine olanak verdiğin için ve ayrıca, şimdi Kültür Merkezi olan Muğla Hapishanesi'ndeki devletçe zorunlu konukluğa zorlandığımda, kapıdan geri dönüşünüzden ötürü de teşekkür ederim. Benim 1976-1982 yıllarında görev yaptığım MİYO'dan ayrılma isteğim, arkadaşça ilişki kurduğum ve halen 40 yıllık dostluğumuzu yürüttüğüm öğrencilere yönelik sitemden olmayıp, MİYO'nun bağlantısının Ankara İTİA'den kopartılması nedeni ile olmuştur. Bildiğiniz gibi,MİYO Ankara İTİA'ne bağlı bir kuruluş idi ve ben de kadro olarak oraya bağlıydım.Bağlantının İzmir DEÜ ile kurulması üzerine, ben de yuvama döndüm.Bugün 40 sene geriye baktığımda ve sizlerin yaşamda yer tutuşunuza, başarılarınıza ve kendi çocuklarınıza sizleri aşma olanağını yaratmanızı izlediğimde, başarılı olduğumu düşünmekte ve övünmekteyim.Bu başarının en büyük aktörleri ve paydaşları siz öğrenci arkadaşlarım ve birlikte çalıştığımız akademik kadromuz olmuştur.Bu bakımdan övgüye değer bir şeyleri başarmışsak, bu hepimizin akıl ve alın terlerinin ürünüdür.Her kurum mezunlarının yaşamda başarısı ile ölçülür. Sizler başardınız ve bu başarınız,bugün bile MİYO'yu yaşatmanızdan bellidir. Beni 40 yıllık bir bellek yoklamasına neden olduğun için ve övgüleyici tümcelerin için teşekkürler.16.01.2017

15 Ocak 2017 Pazar



Sevgili Yeşilçiçek,Sevgili Nazime Gürkan'ın hukuk kadrolarının sefaletine yönelik verdiğim yanıtın, sizde yansıması ve bizleri 35 yıl öncesine taşıyacağını ummamıştım. Belleğimizin köşelerine sıkışmış olan anılarımızın yeniden alevlenmesine olanak verdiğin için ve ayrıca, şimdi Kültür Merkezi olan Muğla Hapishanesi'ndeki devletçe zorunlu konukluğa zorlandığımda, kapıdan geri dönüşünüzden ötürü de teşekkür ederim. Benim 1976-1982 yıllarında görev yaptığım MİYO'dan ayrılma isteğim, arkadaşça ilişki kurduğum ve halen 40 yıllık dostluğumuzu yürüttüğüm öğrencilere yönelik sitemden olmayıp, MİYO'nun bağlantısının Ankara İTİA'den kopartılması nedeni ile olmuştur. Bildiğiniz gibi,MİYO Ankara İTİA'ne bağlı bir kuruluş idi ve ben de kadro olarak oraya bağlıydım.Bağlantının İzmir DEÜ ile kurulması üzerine, ben de yuvama döndüm.Bugün 40 sene geriye baktığımda ve sizlerin yaşamda yer tutuşunuza, başarılarınıza ve kendi çocuklarınıza sizleri aşma olanağını yaratmanızı izlediğimde, başarılı olduğumu düşünmekte ve övünmekteyim.Bu başarının en büyük aktörleri ve paydaşları siz öğrenci arkadaşlarım ve birlikte çalıştığımız akademik kadromuz olmuştur.Bu bakımdan övgüye değer bir şeyleri başarmışsak, bu hepimizin akıl ve alın terlerinin ürünüdür.Her kurum mezunlarının yaşamda başarısı ile ölçülür. Sizler başardınız ve bu başarınız,bugün bile MİYO'yu yaşatmanızdan bellidir. Beni 40 yıllık bir bellek yoklamasına neden olduğun için ve övgüleyici tümcelerin için teşekkürler.16.01.2017
Ahmet Tan, gazeteci,yazar. Eski bakanlardan. Demirsoy Hocanın aklımızı ve gözümüzü açmaya katkıda bulunacak ciddi yazısından sonra, sizleri biraz olsa da, güldürerek düşündürecek Ahmet Tan’ın bu yazısı, yemek üzeri içilen kahve tadında gelecek Esenlik dileklerimle.


Ahmet Tan- İtişme,Kakışma,Kalkışma, Cumhuriyet 15.01.2017

Bir Başbakan’ın “ilk” görevi, ülkesinin “son başbakanı” olmamaktır!
Binali Bey, bir yılı dolmadan ülkemizin son başbakanı oluyor. 
Ve tarihe geçiyor... 
Neden? Rahat etmek için. 
Herkesin bir hayat formülü var. 
O formül insanı abad da, ediyor berbat da. 
Binali Bey’in ki -Biat et!- Rahat et!
Kendisini abad etti. 
Selefi Davutoğlu’nun hayat formulü “Sıfır sorun”du. 
Bu formülü ise, hem kendini berbat etti, hem de ülkeyi.
Durumu toparlamak ise cefakâr Cumhurbaşkanımıza düştü: Ekrandan ekrana, toplantıdan toplantıya seğirtmesi bundan. 
Sabah muhtarlarla, öğleden sonra kaymakamlarla toplanıyor. 
Arada büyükelçilerle canlı yayına giriyor. 
Apartman yöneticileri, kapıcılar sırada avuç ovuşturuyor... 
Otobüs şoförleri, dolmuşçular ise, “bizim başımız kel mi” diye sabırsızlanıyor. 
Külliye’nin 1.056 odasına dağılmış danışmanların derdi ise apayrı. 
Onlar da döviz yangınını söndürmek için Reis’e proje beğendirme telaşındalar.
Reis, geçen hafta önüne konulan bir projeden çok etkilendi: 
“2 milyon dolar getiren yabancıya T.C. vatandaşlığı!” 
Böylece bir taşla, birkaç kuş birden vurulacaktı: 
Halkımıza, T.C. vatandaşlığının çok çok kıymetli bir “şey” olduğu gösteriliyordu. 
Vatandaşlık bekleyen Suriyeli sığınmacılara ise, “Yok öyle üç kuruşa beş köfte!” mesajı veriliyordu. 
Ama asıl mesaj ülkemize gelmeye çekinen yabancı turistlere idi: 
“Vatandaşlığı bile 2 milyon dolar eden ülkede üç-beş yüz dolara tatil büyük nimettir!” 
Ama bu arada bir kaza oldu: 
“Akil eskisi bir danışman”ın camlara yazdığı sözleri de söylemiş bulundu: 
“Eli silahlı terörist ile elinde döviz tutan arasında fark yoktur! İkisinin amacı da aynıdır.” 
Yabancı ajanslar ve yorumcular anında sormaya başladılar: 
“Elinde döviz tutan ‘makul terör şüphelisi’ sayılacaksa... 2 milyon dolarla, vatandaşlığa başvuranların ne malum tutuklanmayacağı?”
T.C. yurttaşlığına 2 milyon dolar değer biçilmesi çok tartışma yaratacak bir karar. 
Vatandaşlarımız, trafiği, çürük bina veya tente kazalarını geçtik; bazen üçer bazen Allah korusun onaryirmişer şehit olup duruyor. El Bab kapılarında şehit olan Mehmetçikler de var. 
Devlet adamlarımız, “Şehadet çok değerli bir makam. Keşke biz de olsak!” deseler de yanlarında koruma mangaları olmadan sokağa çıkamıyor. 
Bir yanda bedavadan ölen, şehit olanlar, öte yanda, 2 milyon dolar olarak açıklanan yurttaşlık rayiç değeri!! 
Asgari ücretle rakamlar kıpırdamıyor. Acaba, “T.C. yurttaşlığı, 2 milyon dolardır” kararı gayri safi milli gelir hesaplarını canlandırmak için mi?
Reis haklı. Tüm bu sorunların kaynağı da nedeni de parlamenter sistem! 
Parlamento, zaten Latince “parlare-konuşma” kökünden gelen “konuşulan yer” anlamında bir söz. 
Yani parlamenter sistem, her kafadan ayrı ses demek. 
En doğrusu tek kafa tek ses. 



Sevgili facebook dostlarım,pazarınızın aydınlık ve mutlu geçmesini diliyorum. Değerli meslektaşım ve dostum Doğaperest Prof.Demirsoy'u sizle buluşturmuştum. Şimdiler,Emevi Camisinde namaz kılmaya niyetlenenlerin durdukları yerde dururken,kendi kuzularını övgüledikleri şehitlik ödülünden uzak tutarken, analarının kuzularının ve tek umutlarının cenaze namazlarının birbiri peşinden kılınmasının nedenlerini açıklayan yazısını sizlerle paylaşıyorum. Bu yazı, musalla taşında sahtecilik sergileyerek bir de olmayan haklarımızı helal etme yüzsüzlüğü yerine, onlardan bağışlanmamız gerektiğini bizlere anlatmakta. Yararlanacağınız umudu ile.
EMEVİ CAMİSİNDE CUMA (ASLINDA HALİFELİK) NAMAZI KILACAKTIK, ŞİMDİ AKŞAM SABAH CENAZE NAMAZI KILIYORUZ
Prof. Dr. Ali Demirsoy
Halep özellikle Şam İslam tarihinde çok önemli yere sahip şehirlerdir. Hz. Muhammed’den sonra çekişmeli ve sürtüşmeli de olsa dört halife devri yaşandı. Ancak Müslümanlığın geniş coğrafyalara kök salması ve siyasileşmesi Şam’da Muaviye’nin kendini halife ilan etmesiyle başlar. Bütün kökten dinlerde görülen yapılanma ve davranış Müslümanlığa Emeviler döneminde girdi. Cihadın ve mal edinmenin kutsandığı; dinin her yönüyle siyasete alet edildiği bir dönem başladı. Bu dünya görüşü, özellikle Sünni idarelerde günümüze kadar yönetimlerde bütün unsurları ile şu ya da bu şekilde devam etti.
Bu tip idarelerde yönetimin akıldışı uygulamalarına da siyasi destek bulunabilmesi için halkın yönlendirilmesi ve aklının çelinmesi gerekirdi. Ancak bunun mescit denen küçük mekânlarda yapamazlardı. Bu nedenle kalabalık halkın görkemli mekânlarda toplanıp, hitabetle, hutbeyle ve bilinen ve bilinmeyen birçok yöntemle güdülmesi gerekiyordu. Böylece görkemli ve etkileyici görünüşe sahip cami yapımı başladı. Aslında bu gütme işini daha önce Hıristiyanlar bulmuş ve çok etkileyici kilise ve katedraller yaparak kendi mensuplarını yüzyıllar boyunca koyun gibi gütmüşlerdi. Onlarca Haçlı Seferi sözüm ona bu mabetlerde başlatılmıştı. Avrupa’yı canından bezdiren ne varsa buralarda tezgâhlanmıştı.
Sonunda önce Suriye’de, daha sonra Mısır ve Endülüs’te ve sonunda Osmanlı’da görkemli cami yapımı başlamıştı. İslamiyet’in çıktığı topraklarda ise bu dönemlerde mescit ve birkaç basit cami vardı. Çünkü buralarda henüz kan alınacak damar oluşmamıştı.
Dini isyanların ve kalkışmaların birçoğu bu camilerde başlatılıyordu. Halkın güdümlenmesi hep buralarda yapıldı, yapılıyor. Avrupa farkına varıp frene bastığı için kilise yapımı sınırlandı. Bugün neredeyse 100 milyon nüfuslu zengin Almanya’da 6.000 küsur kilise varken; 80 milyonluk Türkiye’de bu rakamın 100.000’ini aşkın olması üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir husustur.
Hiçbir yönetim bu denli güçlü bir propaganda aracını elde edemez hem de “Tanrı adına” yapıldığını söyleyerek. Geçmişte bu tip bir devlet yönetiminde en kutsal, güçlü, dokunulmaz, kararları kesin ve tartışılmaz olan bir de makam vardı. Bunun bizdeki adı halifelik, Hıristiyanlıkta papalıktı. Öyle bir makam ki, peygamber adına hatta üstü kapalı olarak Tanrı adına hüküm verebiliyor; yorum getirebiliyordu. Dünya uzun süre böyle bir dönemi kan ve gözyaşı ile yaşadı.Fransa bu nedenle devriminde bir günde 10.000 papazı giyotine gönderildi. Sovyetler devriminde de yaklaşık 70 yıl tapınaklar neredeyse tümüyle kapatıldı.
Son zamanlarda insanlarımız farkında olmadan garip bir şeye de tanık oluyorlar. Din adına terörün ve cinayetlerin her türlüsünü işleyen IŞID caniler çetesi, her girdiği yerde camileri “peygamber döneminde cami yoktu, yapılanlar propaganda ve fitne için yapılmıştır; aslında camiler put devrine dönüştür” gerekçesiyle yıktılar. Hatta İstanbul Müslümanlar tarafından fethedilmemiştir; kendilerinin fethederek oradaki camileri de yıkacaklarını “Hz. Muhammed’in İstanbul’u fethedenlerin kutsanacağı beyanına kendilerinin mazhar olacağını” beyan etmişlerdir.
Halife gibi Emevi camisinde namaz kılmayı hayal edenler, ne yazık ki daha sonraki yıllarda turist olarak gitseler de Yezit zamanındaki camiyi bulamayacaklar. Çünkü "Cephetu'n-Nusrâ = Nusra örgütü", yani "Zafer Cephesi" adını taşıyan, bir ara bizim kankamız olan bir başka teröristörgütEmevî Camisinde karargâh kurup, fitneyi oradan yaymaya başlayınca, çıkan çatışmalarda top ve ağır silahlarla caminin minaresi de dâhilbirçok yeri yıkıldı.
Eskiye özen ve özlem ne yazık ki son 15 yılda tekrar depreşti. Birileri, adına ne derseniz deyin, arkasında bir çeşit halifelik gücü bulunan, tarihsel anlamda peygamber hatta Tanrı adına söz söyleme yetkisini elinde bulunduran bir konum (statü) arayışına başladı. Sanki cihat ruhu coşmuştu; ağızdan çıkan sözü kulaklar duymaz olmuştu. Ülkenin en yetkili yöneticisi Sünni anlayışının merkezi ve doğuş yeri olan Şam’da cuma namazı kılmaya niyetlendiğini meydanlarda bindirilmiş kıtalara büyük coşkuyla haykırmaya başlamıştı. Güdümlenmiş kıtalar bu nutukları çılgınlar gibi alkışlıyorlardı. Arka planda ise cihat müziği eşliğinde, mehteran zil ve davulunu sonuna kadar vuruyordu. Şahlanmıştık…
Ancak uyuyan insanlar diğer insanların uyuduğunu zanneder. Bu insanlar ne yazı ki kürsülerde efelenmenin ödenmesi gereken bir bedeli olduğunu anlayacak durumda olamıyorlar. Kaldı ki bu dünyada düşündüğünüzden daha fazla uyanık insan var. Üstelik de eğitimleri ve tarihsel deneyimleri nedeniyle insan sarrafı olmuşlar. Birçok araştırıcı İngiliz siyasetinin başarısını, ani tepki göstermeyen, sakin, kızmayan, hiddetlenmeyen; ancak gelecek için planlarını usta bir örümcek ağı gibi ören bir anlayışa bağlarlar.
Gelişmiş ve egemen devletlerin tarihsel olarak yerleşmiş bir dünya algılama stratejileri vardır. Buna yerleşik siyasi bellekleri de diyebiliriz. Bunun için olması gereken yere olması gereken kişileri zaman içinde yetiştirirler ve yerleştirirler. Herkes kendi konusunda iyi bir uzmandır. Neyin ne olacağını önceden kestirir ve yönetimi uyarırlar. Bu devletler ayaklar altındaki devletler gibi yaşayarak öğrenmez; önceden tahmin ederler; planlarlar ve önlemlerini alırlar.
Yönetimler değişse bile bu yapı ve kişiler özenle korurlar. Her ne kadar kürsülerde millete dayanma ve güç alma nutukları atılırsa da, bir ülkenin geleceğinin nitelikli adamlarla sonuca ulaşacağını tarihsel gözlemler bize göstermektedir. Bu nedenle her ülkenin meydanlarında tarihlerinde o ülkeye çağ atlatan ya da selamete çıkaran kişilerin heykelleri vardır. Bundan şu sonucu da çıkarabiliriz: Bir ülkenin meydanlarındaki çeşitli insanlara ait heykel sayısı, o ülkenin gelişmişlik düzeyi, insanlığa yapılan katkısı ve o ülkenin nitelikli insan oranı ile ilintilidir. Bu ülkelerde kökleşmiş bir devlet adamı yetiştirme kültürünün olduğunu da görüyoruz. Örneğin hiçbir deneyimi olmayan bir akademisyeni hop diye dışişleri bakanı ya da başbakan yapıp ortalığa salmıyorlar. Bir imamı eğitimden sorumlu yetkili kılmıyorlar (İstanbul’daki okulların %90’nın müdürü imam hatip kökenliymiş).Yakın zamanda, dünyayı etkileyen çeşit çeşit siyasi toplantılarınyapıldığı İsveç’e atanan büyükelçimiz hiçbir dili bilmiyormuş. Dil bilmeyle de sorun çözülmüyor; iyi bir siyaset ve tarih bilginiz olması gerekiyor. Doğrusunu isterseniz son zamanlarda yapılan anayasa tartışmasında her gün televizyonlarda boy gösteren bu konunun profesörlerinin mantığına bakıyorsunuz; yönetimin içinde yer alan bu konunun sözde uzmanlarına bakıyorsunuz, ayakta kaldığımıza göre, herhalde Tanrı bize yardım ediyor olmalı diye düşünüyorsunuz. Her yönetim değişikliğinde devletin belleğini oluşturan kadrosu A’dan Z’ye değişirse, cuma namazı yerine cenaze namazına gidersiniz.
Hem kendimizi hem de ülkemizin genel durumunu net olarak anlayabilmek için bu paragrafta yazılanlara özellikle dikkat etmenizi rica edeceğim. 19 Haziran 1999, HalK TV, Siyaset Meydanı, saat 20.00, yıllar sonra Ergenekon’cu tutuklanacak, evi gece yarısı hunharca aranacak, o dönemin aşağılık yazarları tarafından topa tutulacak, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kurucusu Prof. Dr. Türkan Saylan bakın ne diyor?
Meclisteki milletvekili sayısı 600’e çıkarılacakmış; 1600’e çıkarılsa ne yazar. Emme basma tulumba gibi elini kaldıran 10.000 milletvekili yüzlerce danışman olacağına, Türkan Saylan gibi geleceği tüm ayrıntısı ile gören ve öneriler getiren tek bir insanınız olsun yeter. Diyelim ki kişiliği nedeniyle yanınızda bulunmasını haz etmiyorsunuz; o zaman fikirlerini dikkate alın. Geriye dönün bir bakın, Türkan Saylan’ın söylediklerin anlamış olsaydınız, bugün FETO’da yaşadıklarımızı yaşamayacaktı. Kulağı sadece çobanın kavalında olan sürünün mezbahadan kurtulma şansı ne yazık ki olmuyor.
Dünyadan haberi olan, bu ülkenin eğitimli ve deneyimli çocukları, bu cuma namazının bin bir desise ile cenaze namazına döneceğini biliyorlardı. Böyle bir coşkuda halkı sükûnete davet edenleri, yöneticilerin ve onların izinden giden kesimlerin, yandaş basınınkorkak, batı işbirlikçisi olarak damgalayacaklarını bile bile yetkilileri uyarmaya çalıştılar. Nafile! Kendini dev aynasında görme tutkusu o kadar coşmuştuki, bu uyarıları sinek vızıltısı kadar bile algılayamadılar ve dolayısıyla da dikkate almadılar.
Meydanlarda histeri krizine tutulmuş gibi “haydi Şam’a cuman namazı kılmaya” diye bağıran topluluklar, ne yazık ki, akşam sabah, haftada 7 gün tekbirle çocuklarını kara topraklara gömmeye başladılar. Çocuk acısını ancak yaşayanlar bilir…
Akılsız başın cezasını, çocukları çeker sözü demek ki boşuna söylenmemiş.
Değerli Kardeşim
Emevi Camisinde namaz kılmaya niyetlenirken, akşam saban cenaze namazı kılmaya başladık. Belli ki bir yerlerde yanlış yaptık; bedelini ödüyoruz. Ders aldık mı? Ona siz karar vereceksiniz.
Emevi camisi (sağda) ve top atışına tutulduktan sonraki hali (solda) (internetten).

7 Ocak 2017 Cumartesi

Vatanseverlere Çağrı

ÖZGÜR MUMCU
07 Ocak 2017 Cumartesi
Milli çıkarlar neye göre belirlenir? Hangi siyasi karar milli çıkarlara uygundur, hangileri aykırıdır? Şahsi çıkarların, iktisadi grupların çıkarlarının milli çıkar adı altında siyaseti belirlemesi nasıl engellenir? 
Buna insanlığın şimdilik bulduğu tek cevap işleyen çoğulcu demokrasi. Özgür bir kamusal tartışma ortamı olsun, bütün fikirler tartışılsın ki halk kendi çıkarlarını en çok gözetecek kararları temsilcileri eliyle alsın. Elbette Batı demokrasilerinin içine girdiği krizin de gösterdiği gibi mükemmel bir sistem değildir. Ancak kendini yenileyebilme ve mükemmelleştirme imkânına sahip tek sistemdir. 
Demokratik tartışma imkânı gasp edilirse neyin halkın çıkarlarına ve dolayısıyla milli çıkarlara uygun olduğunu tespit etmek imkânsızlaşır. Mesela hükümet sözcüsü gelir ve Suriye politikasını başından beri yanlış bulduğunu söyleyiverir. Böylelikle bir günde milli çıkar tanımı da değişmiş olur. 
İktidarın Kürt meselesinden Suriye’ye sürekli savrulan siyaseti demokrasi eksikliğinden. Bir yelkenli, yelkenini rüzgâr nereye isterse oraya gitmek için kullanmaz. Aksine istikametini belirler, yeri gelir rüzgârı arkasına alır, yeri gelir rüzgâra karşı ilerler. Güçlü iktidar diye yelkeninizi hareket ettirilemeyecek şekilde sabitlerseniz, rüzgâr sizi nereye isterse oraya götürür. 
Bir gün PYD’ye destek için peşmergenin ülkenizden geçmesine izin verir, Salih Müslim’le görüşürsünüz, ertesi gün PYD’yi terörist ilan eder, Müslim hakkında yakalama kararı çıkarırsınız. 
Bir gün Öcalan’ın mektubunu Diyarbakır’da Nevruz’da okutur, ertesi gün Kürtçe çizgi film kanalını kapatırsınız. 
Bir gün Rus uçağını düşürmekle övünür, ertesi gün Rusya ile beraber ateşkes kotarmaya çabalarsınız. 
Bu belirlediğiniz istikamette yeri geldiğinde pupa yelken, yeri geldiğinde orsa gitmek değil, dümenini çiviyle çaktığınız, yelken direğini betondan döktüğünüz hareket kabiliyeti kalmamış bir gemiyi rüzgâr nereden eserse oranın insafına bırakmak demektir. 
Herhalde artık en inatçı bile görebiliyor ki içine girdiğimiz bu şiddet sarmalı bir gemiyi yürütememekten kaynaklanıyor. Zaten ağır aksak giden gemi, fiili başkanlıktan bu yana hepten dışarıdan belirlenen iklim koşullarının avucunda. 
Şimdi ise anayasa değişikliğiyle geminin dümen ve yelkenleri, gemiyi kendi iradesiyle bir yere gidemeyecek şekilde sabitlenmeye çalışılıyor. Bunun adına da istikrar denmekte. 
Milli çıkarlarımız neden bir gün barış sürecini ertesi gün ise HDP milletvekillerini içeri atmayı gerektiriyor? 
Milli çıkarlarımız neden bir gün Esad muhaliflerine her türlü desteği verirken, ertesi gün “demokratik ve laik bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti”ne saygılarımızı sunmamıza yol açıyor? 
Davutoğlu mu milli çıkarların tercümanı yoksa Numan Kurtulmuş mu? 
Yönetilemeyen, yönetilemedikçe savrulan, savruldukça otoriterleşen ve otoriterleştiği için artık hiç yönetemeyen bir anlayış var. 
Çıkış yolu ise imkânsız değil. Ancak çıkış başkanlık sistemiyle gelecek bir rejim değişikliğinde değil. Anayasa değişikliği gerçekleşirse, zemin memleketin altından daha da hızla kaymaya devam edecek. 
Bu güvensizlik ortamlarında “güçlü idare” istemek doğal bir arzudur. Ancak başkanlık, memleketi güçsüzleştirir. Yaşadıklarımıza bakmak kâfi. 
İnsan haklarına saygılı laik bir hukuk devleti ve bunun işlemesi için çoğulcu bir parlamenter demokrasi. Umalım ki Meclis’te hâlâ bunu görebilen gerçek vatanseverler vardır. Çağrımız onlara.

4 Ocak 2017 Çarşamba

Değerli Facebook Arkadaşlarım,

2017 yılı için iyi ve umut veren dileklerimiz daha ağzımızdan çıkıp,size ulaşmadan, dilimiz tutuldu, donduk kaldık. Yılbaşından bir gün önce, inanca göre kutsal gün olarak algılanan Cuma günü, laik Cumhuriyetin kurumlarından olması gereken ve vergilerimizden oluşan bütçenin en büyük paydaşlarından Diyanet İşleri Başkanlığının, insanımızın çoluk-çocuk,dost-akraba bir masa çevresinde bir araya gelerek,yılbaşı kutlamasını bile haram kıran hutbesi ortada iken, dinbazlarca Nazilli’de Noel Baba giysisini giydirdikleri bir figüranın kafasına tabanca dayanmasına,devletin ve cumhuriyetin olması gereken güvenlik güçleri ile savcılarının, belki de alkışladıkları soytarılık servis edilir, yılbaşını kutlayanların cezalandırılacağına ilişkin paylaşımlar yapılırken, bu türden öldürümlere şaşırmamak gerektiğini söyleyebilir ve beni, bu saflığımdan ötürü kınayabilirsiniz. Türkiye ve halkı, yöneticileri ve kurumları eliyle, büyük bir bilisizlik(cehalet) çukurunun içinde debelenmekte. Bu dinbazlara birazcık tarih,hatta teoloji/din dersi vermeli. Bunları ilkokuldanbaşlayarak,yeniden eğitim sıralarına almalı. Barbaros buna “kendi bokunun içinde boğumlu” demekte. O da, Atatürk Hava Limanında, güvenlik güçlerinin gözetiminde lince uğrayabiliyor.Bunları kınamanın da, ayıplamanın da, bela dilenmenin de yararı olacağı düşüncesinde değilim. Rus Büyükelçisini öldüren polis memurunu,sağ yakalama becerisini gösteremeyen devlet, Raine’de 39 kişiyi öldürüp, yetmişi aşkın insanımızı yaralayan caniyi de, şu ana kadar yakalamış değil.

Sakın ola ki alt- akıl, üst-akıl masallarına, önümüzü kesmek, gelişmemizi önlemek isteyenler masalına inanmayınız. Değerli dostum ve meslektaşım Oğuz Oyan’ın, Türkiye’nin  debelenmekte olduğu çukurun kimler tarafından kazıldığını ve içine  analarının kuzularının cansız bedenlerinin, insanlarımızın atılma nedenini irdeleyen yazısını sizlerle paylaşmak istedim. Yazının bazı yerlerine yaptığım eklemeleri MA olarak işaretledim. Ve MK Atatürk7ün 1923 ile 1933 29 Ekim’deki söylevlerinden son bölümleri ekledim. Yaşamak umut etmek demektir. Umudunuzu yitirmeyin ve 2017’de umudumuzu gerçekleştirebilmek için örgütlü ve birlikte uğraş verelim.

“Oğuz Oyan ; Derinleşen çelişkiler
Nefret tohumlarını bir siyasi iktidar stratejisinin, bir toplumsal mühendislik projesinin parçası olarak topluma uzun süredir ekeceksiniz, toplumu ayrıştıracaksınız, ondan sonra her kitlesel tedhiş eylemini takiben "terör amacına ulaşamayacak, ülkemizi/ toplumumuzu bölemeyecek" nakaratını söyleyeceksiniz.
Derin çelişkilerin başlangıç noktası budur. Devam edelim.
Toplumu din ve mezhepler üzerinden daha önceki zamanların çok ötesinde ayrıştıracaksınız, dindar ve kindar bir gençliğe methiyeler düzeceksiniz, Kabataş kışkırtıcılığıyla "iftira", "suç uydurma" ve "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlarını işleyeceksiniz, toplumu bir arada tutan bütün sigortalarla oynayacaksınız, ondan sonra "toplumu birbirine düşürmeye çalışan" teröristlere fırsat vermeyeceğiz diyeceksiniz.
Laik temelli Cumhuriyet rejimi yerine din temelli bir rejiminin kurulması için her türlü zorlamayı yapacaksınız, hedefe varmak için egemenliği cemaatlerle paylaşacaksınız, yargı ve polis terörünü kullanarak TSK başta olmak üzere ülke kurumlarına kumpas kuracaksınız, bu kurumların temellerini çürüteceksiniz, beslediğiniz Cemaatin darbe girişimini bile zamanında durduramayacaksınız, ondan sonra "ülkemize yönelik tehditleri ve saldırıları, kaynağında yok etme konusunda kararlıyız" diyeceksiniz. (Peki bu kaynaklar arasında siz de varsanız? Cemaatin bir türlü açığa çıkmayan siyasi ayakları sizin aranızdaysa?).
Anaokulundan ilköğretime, ortaöğretimden yükseköğretime kadar din temelli eğitimi yücelteceksiniz; ortaokul ve liseleri İmam Hatipleştireceksiniz; bu okullarda Cumhuriyet kurucularına, Cumhuriyetin kurucu belge ve ilkelerine, laik yaşam tarzlarına saygının tam tersini aşılayacaksınız; Diyanet İşleri Başkanlığınız yılbaşı kutlamalarını gayri-meşru sayan hutbeler verecek; ondan sonra katilam olunca suçluluk telaşıyla bu saldırının mabetlere yapılanlarla aynı olduğunu, herkesin yaşam tarzına saygının esas olduğunu söyleyecek, hepiniz koro halinde bunu tekrarlayacaksınız.
Polisinizi, askerinizi, savcınızı, yargıcınızı, kamu görevlinizi, Cumhuriyet anayasasının laiklik ve hukuk devleti değerlerine göre yetiştirmeyeceksiniz, hatta bu ilkelerden uzaklaşıp iktidarın ideolojisine yakınlaşanları mülakatlarda, atamalarda kayıracaksınız, kamu yönetiminde liyakatı ve dürüstlüğü tercih nedeni olmaktan çıkaracaksınız, ondan sonra bu kolluk ve yargı güçleriyle cihadist temelli teröre karşı mücadele edeceksiniz.
Suriye'deki rejimi istikrarsızlandırmak ve çökertmek için rejim karşıtlarına her türlü desteği vereceksiniz, dengeler değişip politikanız başarısızlığa uğrayınca “ve üst aklınız olan ABD aradan çekilince M.A.) kendi politikanıza yeni ayarlar vereceksiniz, bunların sonucunda da ülkeyi cihadist terörün hedef ülkesi haline getireceksiniz, ondan sonra da terörü kaynağında yok etmekten söz edeceksiniz.
İçerde Kürt siyasi hareketine (silah bırakmayan askeri kanadını da işin için katarak) tutulmayacak sözler vereceksiniz, bir süre bölge “onların M.A.) hakimiyetini terkedeceksiniz, Suriye'deki rejimin zayıflamasına katkıda bulunarak Kuzey Suriye'de yeni bir Kürt siyasi oluşumunun peydahlanmasını kolaylaştıracaksınız, bu defa da ona karşı bir Fırat Kalkanı operasyonu düzenlemek zorunda kalacaksınız, ondan sonra da bu iki mihraktan doğan ve giderek tırmanan tedhiş eylemlerinin nedenini ararken kendinizi hiç sorgulamayacaksınız.
Her yeni adımda ülkeyi daha fazla dış güçlerin oyun alanı içine sokacaksınız, hayırlı sonuçlar vermeyeceği başından beri çok açık olan, ama 15 Temmuz'da iyice açığa çıkan akıldışı iç ve dış politikalar izleyeceksiniz, bütün bunların ülke içinde oluşan onbinlerce IŞİD, El Nusra, PKK ve Feto militanıyla, bunların milyonlarca sempatizanıyla birleştiğinde ne denli provokasyonlara açık bir zemin oluşturduğunun farkına varamayacaksınız, ondan sonra her tedhiş eyleminden sonra "provokasyon"dan söz edecek, olaylarda sadece "dış akıl" arayacaksınız...
Bütün bunlar zemininde bir de iktidarın tepelerindeki uzun vadeli İslamcı kararlılıklar yanında günlük zikzakların, sabah-akşam tutum değiştirmelerin, bazen şaşırtıcı esneklikteki uyum-ricat süreçlerinin, çeşitli çevrelere verilen sözlerden cayma hızlarının tabanda (özellikle militanlaştırılmış mürit türlerinde) izlenme olanaklarının sınırlı olduğunu eklerseniz, öyle her zaman büyük komplolara, dış güçler göndermelerine pek gerek kalmaksızın, ortalıkta dolaşan binlerce potansiyel mayının her an her yerde karşınıza çıkabileceğini veya o karanlık güçlerce kolayca devşirilebileceğini farkedersiniz.  Peki sorumlular kim?
Bu ülkeyi bir yandan dış dünyaya açık, kapitalizmle bütünleşmiş, neoliberal iktisat politikalarına, yabancı sermaye akımlarına sonuna kadar açık bir çizgide yönetmeye, turizmin önde gelen hedef ülkelerinden biri yapmaya talip olacaksınız, öte yandan Müslüman Kardeşlere, selefi cihatçı akımlara sempati besleyen, ülkesinde laikliği tahrip eden uygulamalara girişen, sermayenin girişim ve mülkiyet haklarını aşındıran bir rolde olacaksınız. (Bu iki tutumun yanyana sürdürülemezliğinin ön provası 20 yıl önce RP'nin "Adil Düzen" programıyla denenmişti).
Daha ötesinde, ülkenin anayasal rejimini tek adamın herşeye müdahil olabildiği "başkancı" bir sistem doğrultusunda değiştirmek isteyeceksiniz, bu dinci otokratik  yapıya geçişe karşı çıkan, Cumhuriyetin hukuki ve kurumsal zemininin son kırıntılarını korumaya çalışan, dış politika dahil olmak üzere bu genel gidişata karşı çıkan herkese terörist muamelesi yapacaksınız, gerçekleri korkmadan söyleyen medyayı susturacak, ve/veya mensuplarını içeriye tıkacaksınız, hukukun askıya alındığı bir OHAL rejiminde anayasal rejim değişimini zorlayacaksınız, Anayasa değişiklik teklifinin gerekçesini bile Cumhuriyetle bitmeyen bir hesaplaşmanın dışa vurumu olarak tasarlayacaksınız, ondan sonra bu toplumu bölmek isteyenlere sözde savaş açıyor olacaksınız.
Bu bir tükeniş tablosudur. Bu kadar derin çelişkileri taşımak mümkün değildir.
Ülkem adına çok yazık. AKP'nin devraldığı Türkiye tablosu belki güllük gülistanlık değildi; ama cihatçıların, tedhişçilerin at oynattığı bir ülke de kesinlikle değildi. Cumhuriyet'in ilk 15 yılı ile AKP'nin 15 yılını kıyaslayınca, yükseliş ve tükeniş eğilimleri tam bir kontrast olarak yüzünüze çarpacaktır.( Bu yüzünüze çarpan benzemezliği, dinbaz kafanıza sokmak, ve var ise vicdanınızda bir öz hesaplaşmaya yardımı olabilir mi diyerek, M.K.Atatürk’ün Cumhuriyetin ilanında,29 Ekim 1922de ve Cumhuriyetin 10.yılında, 29 Ekim 1933deki söylevlerini tamamlarken, ulusuna duyduğu güveni, dünün ve Cumhuriyetin ilk on yılındaki başarısı nedeni ile paylaşmak istediği övüncü ve gelecek ile  ilgili umutlarını anımsatmak isterim :
Arkadaşlar, bu yüksek rejimi(Cumhuriyeti – MA) yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada layık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce heyetinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve Tanrı'nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum. Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır"(29 Ekim 1923)

 
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz; çünkü, daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. 

Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. 

Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır. 

Büyük Türk milleti! 
On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiç birinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır. 

Türk milleti! 
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türküm diyene! “
(Ankara, 29 Ekim 1933)


“Geride bırakmakta olduğunuz onbeş yıllık muktedirliğinizden bu coşku ile övünç duyacak ve ulusun, Cumhuriyetin geleceği konusunda bu özgüveni, gözünüzü gözlerimizden kaçırmadan haykırabiliyor musunuz?-MA” 04,01,2017
Sevgili Topkan, çaba ve ugraşların için teşekkürler. Dileğim bu çaba ve uğraşlarının okuyanı,üzerinde düşüneni ve ortak çözüm arayışına girmeye katkısı olur.İznin olursa,bir noktaya dikkatini çekmek isterim. Sorun, zamanının sorunlarına, din kuralları ile çözüm arayışına dönük önermelerin, günümüzde de doğrusu-yanlışı/sapkını için öne çıkartılmasıdır. İsa'dan 2017 yıl, Muhammet'ten 1.400 küsur yıl sonra, değişen koşullara, sosyolojik yapılaşmalara, çözüm üretim araçlarının çeşitlenmesine, çözüm kurumlarının varlığına karşın referans olarak alınması,öne çıkartılmasının  ve bunların kimilerini olumlarkenkimilerini tu-kaka olarak sergilemek yanlıştır ve anlamsızdır. İnanç, bireysel alana özgü olup, laklik toplumsal alanın düzenlenmesi kurallarını ortak aklın ürünü olan düzenlemelere(yasalara,tüzüklere,yönetmeliklere,tebliğlere) bırakmak demektir. Kişinin inancı kendisine özgüdür ve her bireyin inanç yoğunluğu da birbirinden farklıdır. Bunların ortak akla aykılığını önleyici düzenlemeler(örneğin kısas yasağı, mirasta eşitlik,tek eşlilik vb) de yine sıraladığım yasa,tüzük,yönetmelik,tebliğler ile yapılır. Bu nedenle kimi inançları meşru, toplumsal yaşamda uygulanabilinir, kimi bireylerin inanç ve uygulamalarının gayrimeşru olarak ilan edilmesi yanlış ve yararsızdır.İnanç özgürlüğüne evet.fakat laik düzene saygı ile. Yani, Ecevit'in çok yanlış biçimde laikliği "inançlara saygılı-saygısız" olarak tanımlama aymazlığı yerine, laikliğe saygılı inanç özgürlüğünün peşine düşmemiz gerektiğini düşünmekteyim.
Çok haklı ve yerinde,verilere dayalı olarak ortaya serdiğin Adıyaman'ın gelişmişlik sırasındaki gerileme, dinin başlangıç kurallarına dönersek düzelir biçiminde bir yanlışa düşmemimiz gerekmekte. Bunun için sosyo-ekonomik göstergelerin geliştirilmesi için neler yapılmalı sorusuna yanıt bulmalıyız. Bunun koşulu da, en önde, laik,bilimsel eğitim ile insangücümüzün niteliğini, çağın gereksinimine yanıt verecek biçimde yetiştirmektir. Adıyaman'ın PİSA daki durumunu irdelersek,bu alandaki gerilemenin de, çözümün de eğitimde olduğunu görebiliriz. Esenlik dileklerimle.

NOT: 07.01.2017 Cumartesi günü,Ankara Mimarlar Odası Konferans Salonunda(Konur Sok),benim de bildiri sahiplerinden biri olarak katılacağım ve Türk Sosyal Bilimciler Derneği ve öteki örgütler tarafından düzenlenen, üniversite ve bilimsel yükseköğretimi tartışacağımız bir toplantı var. Saat 10.00'da başlayacak.