28 Mart 2017 Salı

Aydın Engin'den 26.03.2017 günlü Cumhuriyet'ten

Yaşıma başıma bakmadan, kıdemli bir tembel olduğumu bile bile Cumhuriyet beni habire işe koşuyor ya, birkaç gündür zorunlu olarak CumhurumunBaşkanı ile ilgileniyorum. 
İki gün önce yine konuşma yapacağı bir kalabalık bulmuş, kürsüye çıkmıştı. Hızını alamadı; bu kez hem Avrupa’nın hem biz gazeteci milletinin ağzının payını verdi: 
“Hapisteki gazetecilerin listesini verin diyoruz. Bakıyorum, hepsi hırsız, çocuk istismarcısı, terörist. Geçenlerde de 149 kişilik bir liste geldi. 144’ü terör, 4’ü adi suçlardan içeride...” dedi. 
Bizim meslektaşlar, meslek örgütleri ayağa kalktı. Dahası Silivri’deki Cumhuriyet tayfasının eşleri yeri göğü inlettiler. Cuma günkü Cumhuriyet’te okumuşsunuzdur. Her biri kendi üslubunca “Kanıtın varsa ortaya koy efendi. Söylediklerinden o kadar eminsen savcılarına söyle iddianamelerini yazsınlar ki neyle suçlandıklarını öğrenelim. Bunları yapmıyorsan hepimizden gecikmeden özür dile” dediler. 
Bense... 
Bense birkaç gündür Cumhurumun Başkanını yakından izliyorum ya, adama kanım ısındı galiba; hiç de öyle kötü şeyler düşünmedim, kem sözler etmedim. 
Bence bu haltı başdanışmanları yedi. (Biliyorsunuz sarayda danışman yok, hepsi başdanışman). Bu baş’lardan hangisi bu haltı yedi bilmiyorum ama bildiğim adamın önüne koyacakları listeyi karıştırdılar. Hapisteki gazeteciler listesi yerine Ensarcı ya da nasılsa öğretmen olmuş birtakım sapıklar var ya hani “çocuk istismarcısı” deniyor, işte onların listesini koydular. O da baktı 149’un dördü beşi çocukları şey yapmış. O da kükredi... 
149’un 144’ü içinse yine bir liste kargaşası yaşandı. Cephane, havan topu mermisi, tabanca, tüfek gibi “insani yardım malzemesi” yolladıkları IŞİD’ci, Nusracı yiğitlerin listesini önüne koydular. “Konjonktür” gereği artık onlara terörist diyor ya, baktı ki listedekiler gazeteci filan değil, terörist. O da bunu ilan etti. 
Yani Cumhurumun Başkanı’nın bunda hiçbir suçu yok. O sütten çıkmış bir kaşık ve başdanışmanların kurbanı. 
Mesele budur ve bundan ibarettir...
***
Gördüğünüz gibi son günlerin önemli konularına derin analiz yeteneğimle derin açıklamalar getirdim. 
Bitmedi. 
Biliyorsunuz, perşembe akşamı CNN ekranlarında ballandıra ballandıra ilan edilen “Cumhurbaşkanı ile Özel” söyleşiyi de yüksek görev bilincimin gereği olarak baştan sona dikkatle izledim. 
Cumhurumun Başkanı yine bir başdanışman kurbanı oldu. Hangisi bilmiyorum. Yani jölelisi mi, jölesizi mi, “kalın”ı mı, incesi mi bilemem, ancak onu bir kez daha gülünç duruma düşürdüler. 
Siz de izlediyseniz fark etmişinizdir. Cumhurumun Başkanı program boyunca Suriye Kürtlerinin örgütü PYD’nin askeri kolu olan YPGden söz ederken sürekli Vay Pi Ci” dedi. 
Başdanışman yanıltması olmadan bu hatayı yapıp böylesine gülünç olmazdı. Çünkü gerek Piyalepaşa İlkokulu’nda, gerek İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde ona YPG’yi “Yee Pee Gee” diye okuması gerektiğini öğretmişlerdi. Bundan eminim. Çünkü tersi mümkün değil. 
E peki o zaman eksiksiz bir “yerli” ve eksiksiz bir “milli” olan Cumhurumun Başkanı YPG’yi neden “Vay Pi Ci” diye okusun? 
Herhalde bize İngilizce bildiğini yutturmak için değil. Böyle bir ucuzluğa düşecek adam değil Cumhurumun Başkanı. 
Öyle bir makama gelmiş biri İngilizce bilmemenin kusur olmadığını, hele yerli ve milli bir eğitim görmüşse bunun çok doğal olduğunu bilmez mi? 
Elbet bilir. 
Buna karşılık İngilizce bilmediği halde İngilizce döktürmeye çabalamanın kusurdan öte gülünç olduğunu bilmez mi?.. 
Elbette bilir. 
Dedim a, bu da bir başdanışman yanıltmasıdır. 
Yoksa benim Cumhurumun Başkanıııııııı..
***
Neyse... 
Derin analizlerim bugünlük bu kadar. 
Hepinize iyi ve bol gülücüklü pazarlar.
Çağcıl, Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devletine Yürekten Vurgun Yoldaşlarım,

Aşağıdaki “çağrı” ve “uyarı”, 16 Nisan 2017 Halkoylaması nedeni ile yayımlanmıştır. İmzacılarından birisi de benim ve bundan onur duyuyorum. Yaşamımda kullandığım “HAYIR” oyum nedeni ile, bugün de onur duyduklarımdan üçüncüsü 16 Nisan’daki HAYIR’ım olacaktır. Onur duyduğum “HAYIR” larımın ilki, 12 Eylül Faşizminin ürünü olan 1982 Anayasası için kullanılmıştır. İkinci HAYIR’ım, 15 Temmuz 2016 günkü “YARARLI SALAKLARCA” girişilen kalkışmanın  taşlarının bugünkü iktidar sahiplerince ortaklaşa döşenmesine neden olan 12 Eylül 2010 günkü Anayasa değişikliği halkoylamasında kullanılmıştır. 16 Nisan 2017 günü kullanacağım “HAYIR”  oyum ise, öncekilerden de önem taşıyan ve Cumhuriyet Rejimimizin niteliğini değiştiren, çağdaş uygarlık ereğimizden bizleri kopartacak Anayasanın 18 maddesinde yapılmak istenilen değişiklikler için olacaktır. Bu üçüncü hayır’ımın nedenlerini, 25 Mart 2017 günü gazetelerde tam sayfa olarak yayımlanan çağrı ve uyarı ile sizlerle paylaşmak istedim. Dileyen arkadaşlarımız baskanlikanayasasinahayir@gmail.com adresine “imzalıyorum” diyerek, e-mektup olarak gönderebilirler.

"Cumhuriyetin idam fermanına HAYIR"

"Türkiye Cumhuriyeti yüz yıla yaklaşan tarihinde hiçbir zaman olmadığı kadar görülmedik dev bir tehdit karşısındadır.

Demokrasi, çoğulcu parlamenter sistem, evrensel insan hakları, laiklikle beraber çağdaş hukuk kuralları ve değerleri, YANİ bütünüyle Türkiye Cumhuriyeti yıkılmak üzeredir.

Çocuklarımızın geleceği, kadınlık onuru, emeğe saygı, düşünme ve örgütlenme özgürlükleri, gençliğin mutlu bir yaşam beklentisi, her yaşta her kişinin hakkı olan huzurlu, güvenli, korkusuz bir günlük yaşam umudu gibi tüm yaşamsal değerler diktatörlük heveslilerinin keyfine kalmış bir oyuncağa dönüştürülmektedir.

Bu konularda en ufak bir kuşku duymak, duraksamak, vurdumduymazlık ve adam sendecilik yapmak bağışlanamaz bir gaflet değilse eğer, utanç verici bir korkaklık, insan onuruyla bağdaşmayacak bir teslimiyetçilik, vatan değerlerine karşı kabul edilmesi akla bile gelemeyecek bir suçtur, bir işbirlikçiliktir.

Türkiye Cumhuriyeti göz göre göre yıkılmak isteniyor!

Bu enkazın altında kalmaktan kurtulacaklarını sanan kişi ya da çevreler varsa, yıkıcılar da aralarında olmak üzere, ağır ve geri dönüşü çok zor olan bir yanılgı içindedirler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin yok edilmesiyle ülkemizin çağdaş ülkeler topluluğunun dışına savrulması hepimizin, herkesin sonu olacaktır. Öyleyse, bir an gecikmeksizin güçlerimizi birleştirelim.

Bir an önce demokratik tepki hakkımızı kullanarak, bu ülkenin kadınları, sanatçıları, kitle ve meslek örgütü temsilcileri, emeğin temsilcisi sendikalar da katılarak oluşturacakları güç birliğiyle, bu korkunç gidişata dur diyelim. Aynı tepkileri ödünsüz olarak vermeye kararlı istisnasız tüm muhalefet partilerinin de katılımıyla, kitlesel, dev gösterilerde bir araya gelerek “Hayır!” haykırışlarımızı ulusal bir koroya, ortak bir haykırışa, bir büyük Türkiye sesine, demokratik bir tavra dönüştürelim!

“Faşizme Hayır!”
“Diktatörlüğe hayır!”
“Tek adam saltanatına hayır’
“Cumhuriyetimizin ölüm fermanına hayır!”
“Kadın düşmanlığına hayır!”
“Emek düşmanlığına hayır!”
“Çocuk düşmanlığına hayır!”
"Doğa, orman,çevre düşmanlığına hayır"
“Özgürlük düşmanlığına hayır!” haykırışlarıyla gök kubbeyi çınlatalım!…

Sevgili yurttaşlar, gençler, kadınlar-erkekler, emekçiler, Cumhuriyet’in koruyucuları, yurtseverler, çağdaş insanlar, gün u gün, an bu andır!..

Yarın çok geç olacak!
Bu Cumhuriyetin ölüm fermanını yırtarak müstahak olduğu yere, tarihin çöplüğüne süpürmekte gecikmeyelim.
Bugünün çocukları; ülkemizi bilimin, sanatın, aklın, güzelliğin, yaratıcılığın aydınlıklarına taşıyacak olan gelecek kuşaklar biraz daha beklersek, hurafelerin kucağına teslim edilen, Cumhuriyet aydınlanmasına ve Atatürk devrimlerine kökten düşman bir kuşağın temsilcisi haline dönüştürülecekler

Haydi ulusal, evrensel, demokrat, laik, yurtsever, özgürlükçü, ilerici, Cumhuriyetçi dayanışmalara!...

Hep birlikte! Akılla, inançla, omuz omuza!"


21 Mart 2017 Salı


Sevgili Dostlar, durmaksızın yeni yaratılan düşmanlar ile dengemiz bozulur,aklımızla alay edilmesinden ötürü öfkelenirken ve can dostlarımızdan, uzunca bir süre her evin konuğu olmuş ve bam telimize basmış Tayfun Talipoğlu,son yolculuğuna uğurlanmayı beklerken,birazcık düşünerek-acı acı gülümsememize katkısı olacak Özgür Mumcu'nun bugünkü yazısını sizlerle paylaşıyoru. "Başlıkta ki "Devlet Bahçeli"yi ben ekledim.


Özgür Mumcu; “GİZLİ ANARŞİST:DEVLET BAHÇELİ” ,Cumhuriyet 22.03.2017


“Erdoğan kendi kişisel kariyer hedefleri tek adam olmak, diktatörlüğe kaymak için taşıdığı makamın imkânlarını edep ve hayâya sığmayacak ölçüde ucuzlatmıştır. 

Sayın savcı, ben demedim Sayın Bahçeli dedi. Şubat 2015’te. 

Bu gerilim stratejisinde bir diktatör doğuyor. Bu diktatör de ülkeyi tek başına yönetmeye talip olduğunu söylüyor. Kim ne derse desin hiçbirisine aldırış etmiyor.” 
Bunu da ben söylemedim. Sayın Bahçeli söylemiş. 

Önceki gün yine bu diktatörlük meselesi açılmış. Bu defa Sayın Bahçeli, Sayın Erdoğan’ın çok acımasız eleştirilere uğradığını ifade ederek “Türkiye’de diktatör olmaz. Bir defa diktatör Türkçe değil” demeyi tercih etti. 

Ben de derin bir nefes alarak rahatladım. Ev üzerime üzerime geliyordu. Televizyonu aldım pencereden aşağı fırlattım. Sebebi belli. Türkiye’de televizyon olmaz, bir defa televizyon Türkçe değil. O esnada telefon çaldı. Haliyle onu da kırıp attım zira Türkiye’de telefon olmaz, bir defa telefon Türkçe değil. Makine Türkçe değil, gitti mi çamaşır makinesi de. Gitti. Eh elim değmişken modemi de kırdım, internet de gitti. Uzatmayayım evde adı Türkçe olmayan ne varsa imha ettim gitti. Ferah ferah oturuyorum. 

Bir yandan da düşünüyorum. Madem Türkçede diktatör olmadığı için Türkiye’de diktatörlük tehlikesi yok, Sayın Bahçeli bizi senelerce hangi sebeple Erdoğan diktatörlüğüne karşı uyardı. Boşa konuşacak biri değil. Onca siyasi tecrübesi var. Neredeyse elli senelik bir siyasi partinin genel başkanı. Acaba neden böyle davrandı derken... Yahu parti de Türkçe değil. Demek ki Türkiye’de siyasi parti de olmaz. Ama siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bize hep öyle öğretmişlerdi. Sonra fark ettim ki saçmalıyorum, demokrasi de Türkçe olmadığından Türkiye’de demokrasi de olmaz. 

Yani Sayın Bahçeli’nin dilbilimsel yaklaşımına göre Türkiye’de diktatör, demokrasi ve parti olamaz. Kafamız rahat etmelidir. Devlet kendi kendine partisiz, demokrasisiz ve elbette diktatörsüz yürüyüp gidecektir. 

Tam böyle düşünüp yabancı unsurlardan arınmış evimde uzanacakken fark ettim ki devlet de Türkçe değil, Arapça. O zaman Sayın Bahçeli’nin akıl yürütmesine göre Türkiye’de devlet de olmaz. 
Haliyle bu durumda Türkiye’de bir Devlet Bahçeli’nin de olmaması gerekir. Ama var. Her ne kadar söyledikleriyle kendi geçmişini yalanlayarak başka bir kimliğe kavuşmuş olsa da var. 

Tam o esnada meseleyi çözdüm. Sayın Bahçeli dilbilimsel siyasi yaklaşımıyla diktatörlüğü, partileri, demokrasiyi ve devleti ortadan kaldırmayı amaçlayan samimi bir anarşist. Tweet’lerinden anlamamız gerekirdi. Lirik bir nihilist. Gerekirse kendi varlığından bile geçebilecek sınırsız bir özgürlük sevdalısı. Bakunin’e parmak ısırtacak efendisiz bir anarşist. 

Referandumda kendi kendini inkâr edecek şekilde neden evet oyu kullanacağı da böylece benim açımdan netleşti. Siyasi kariyerinin sonunda yüreğinde bir sır gibi sakladığı anarşizme son bir hizmet etmek istemiş olmalı. Devletin bütün kurumlarını sarsarak yok edecek bu değişiklikle beraber devletli toplumdan devletsiz topluma geçmeyi hedefliyor. 


Herkesin kafasını karıştıran Devlet Bahçeli neden böyle davranıyor sorusunun cevabını bulmanın mutluluğuyla anarşizmin bu gizli kahramanına selamlarımı iletiyorum.
Sevimli ve yararlı insan Sevgili Tayfun Talipoğlu hakka yürüdü. O güzel insan, kendisinden önce gidenleri fazla bekletmemek için olacak, güzel atına atlayarak, bizlere veda etti. Bulunduğu yere, insanımızın yüreğinde yer edinmesini dişi ve tırnağı ile, bedensel ve beyinsel emeği ile başardı. O,Şimdiler mumla aramakta olduğumuz ve kırıntılarını yitirmemek için uğraş verdiğimiz Cumhuriyetimizin erdeminin kanıtı idi. Tayfun, Uğur Mumcu gibi "Sakıncalı Asker" değil, "Kaymakam olması sakıncalı" bir yurtseverdi. Türkiye'yi adım adım dolaştı.Sıradan insanlarımızın dostu, dertnazı oldu. Basılması gereken, kimilerinin yüreklerinin yetmediği "bam telierine" bastı,bastı, bastı... İnsanımızı tanıdık, çocuklarımızı tanıdık O'nun programında. O, hiçbir kapıya tasmasından bağlanan medyabazlardan olmadı. Katıldığı toplantılarda aklının ürünlerini.örtük bir mizah ile aktarırdı.
Ben iyi bir dostumu yitirmiş olmanın kederini yaşıyorum. Bundan on yıl önce, 9 Eylül 2007'de Besni'de gerçekleştirdiğimiz 9.Besni Eğitim Bayramı'na katılması için yaptığım çağrıya,hiç nazlanmadan "iyi olur hocem,ben de Besni ve Besnilileri tanıma olanağını bulmuş olurum" diyerek koşa koşa gelmişti. Yalnız programda söyleşide bulunmadı. İzleyen günde "Su Başında" bizle birlikte kahvaltıda ve öğleden sonra da Kızılin'deki pikniğimize de katılmış ve Besnililer ile dostluklar kurmuştu. Tayfun gibiler azalıyor. Eğitim sistemimizin yobazlık üretir konuma sürüklenmesinden ötürü, yeni Tayfunların yetişeceğine olan umudumuz da azalıyor.
55 yıla sığdırdığı dünyamızdaki konukluğunda, son otuz yılımızı aydınlattı hep. Aydınlıklar içinde olacağından kuşkum yok. Güle güle Tayfun Kardeşim, güle güle."Hayır Bayrağını" yere düşürmemek için akıl ve alın terimizi akıtmayı sürdüreceğiz. Dünya,sensiz ilginçliğinden yitirdi.21.3.2017

19 Mart 2017 Pazar

Yine Prof.Dr.Oğuz Oyan'dan aklının ürünü bir değerlendirme. 15 Temmuz kalkışmasının üzerindeki sisli perdenin  kaldırılmaması ve gerçeğin halk tarafından bütün açıklığı ile öğrenilmesinin istenilmemesi gibi, Hollanda kapılarının zorlanarak, tüketilmiş olan yerli-yabancı düşmanlıklar yerine ikame edilmesinin de nedenleri yakında yeterince piyasaya sürülür. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, asıl görevi olan alanı bırakıp da, Hollanda kapılarında köşe kapmaca oyununa girmesinden beklenen yüzde 1-2 puanlık bir desteğin sağlanıp-sağlanmayacağını 16 Nisan'da göreceğiz. Sanırım Halkımız, aklı ile alay etmenin bu kez faturasını kesecektir. Esenlik dileklerimle.19.03.2017 Ara başlıklar tarafımdan eklenmiştir.


SOL PORTAL 14 MART 2017_11                                                                                              OĞUZ OYAN
ÜLKE İTİBARI SERBEST DÜŞÜŞTE
Muktedir Neden Sürekli Yapay Düşman ve Düşmanlık Yanatmakta?

İktidar her zamanki yöntemlerini uyguluyor. Seçimleri “düşman imgesi” üzerinden yürütüyor. Eğer güçlü bir hasımla karşıtlık oluşmamışsa, bunu yaratıyor. İçerde bugünün siyasi çekişmelerinde yeterince düşmanlaştırıcı öğe bulamazsa, geçmişi kurcalıyor, o da aşınınca dış düşmanlıkları körüklüyor.
Önceleri sözde “vesayet” rejimine karşı sahte demokrasi kahramanlığı yapmaktaydı, şimdi kendi vesayet rejimini güçlendirirken kof milliyetçilikler üzerinden oy avcılığına çıkıyor. (Tabii, artık ahmak avcılığına yarıyor olmasa da,  “vesayetçiliğe karşı savaşmayı” siyasi düsturu olmaktan çıkarmıyor, nitekim şimdiki anayasa değişikliğinin bile temel gerekçesi yapabiliyor). Dün “askeri vesayete” karşı paralel yapısıyla birlikte aslanlar gibi savaşıyor gözükürken, “analar ağlamasın” üzerinden yıllanmış Kürt sorununa demokratik bir çözüm sunduğu izlenimini verirken, liberalleri ve Kürt siyasetçilerini, başta AB olmak üzere bilumum Batı siyasetçilerini yanında tutarken, hem Cumhuriyet kurumlarını /aydınlarını ve erkler ayrılığını, fiilen ve hukuken tasfiyenin gerekçelerini ve mekanizmalarını üretmekte, hem de seçimlere tedhiş eylemlerinin dizginlendiği ortamlarda girmenin avantajını kullanmaktaydı. 2015’te bunun getirisinin tükendiğini görüp masayı devirdikten sonra, aynı amaçla tam tersini uygulamayı da başarmıştı. Hal ve şartlara göre her türlü kalıba girebilen bu eyyamcı siyaset, kendi hedeflerine varabilmek için her yolu deneyebileceğinin örneklerini şimdiye kadar yeterince verdi. İktidarını sürdürme yöntemlerinin ülke çıkarlarına zarar vermesinin umurunda olmayabileceğini de defalarca kanıtladı.
2009 yerel seçimleri öncesinde, hazırlanışından (Peres’in ısrarla davet edilmesi) uygulanışına (“one minute” çıkışına) kadar her safhası planlanan Davos tiyatrosu bunun uluslararası düzlemde sahnelenen ilk örneğiydi. Gerçi derde deva olmamıştı; 2009 Mart seçimleri, ekonomik krizin tepe noktasında yapılmıştı ve iktidarın bir önceki seçimlere (2007 genel seçimine) göre oy oranı yüzde 46,5’tan yüzde 38,5 e gerilemişti. Ama Erdoğan iktidarı aynı yolda yürümekten yılmadı. Bir sene sonraki Mavi Marmara olayı, hem iktidarın işi nereye kadar götürebileceğini hem de sorumluluk almaktan her daim kaçınabileceği inanılmaz manevra yeteneğini göstermişti. Rusya ile uçak krizi de, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi çıkarlarına onulmaz zararlar verdikten sonra çözülebildi. Suriye politikaları halen zarar vermeye devam ediyor. Bunun bilançosu onmilyarlarca dolarla sınırlı değil, mülteci sorunu ile Kuzey Suriye’deki sorun nedeniyle kalıcı etkilere sahip.
Şimdi de Almanya ve Hollanda ile seçim iklimini ve “evetçileri” kızıştırmak için kasıtlı olarak tırmandırılan gerginlikler, toplumun ve ülkenin önüne yeni ekonomik ve siyasi faturalar getiriyor. Hukuken ve siyaseten hesap sorulamaz bir iktidar türü olarak davranma alışkanlığına sahip olanlar, kendi ikballeri için ülkenin çıkarlarıyla kolayca oynayabiliyorlar. Üstelik bu son olayın etkileri sadece turizmin, ihracatın, doğrudan yatırımların, dolayısıyla istihdamın yeni yaralar almasıyla sınırlı kalmayacak görünüyor; Türkiye’nin artık bir AB hikâyesinin bütünüyle iflası bakımından tüm dünya ile ilişkilerini yeniden belirleyeceği anlaşılıyor. Erdoğan/AKP iktidarının Türkiye üzerindeki yükü artıyor.
Halkoylaması Yarışında Neden Meşruiyetin Yitirilmesi Önemsenmiyor?
Gelelim referandum sürecine. Eşit ve adil bir seçim kampanyası olmazsa, referandum hukuken malul olmaz mı? Eğer demokrasi denilen şey, en basitinden, insanlara bir seçim hakkı verilmesi ise, insanların bu hakkı kullanabilmek için doğru bilgilenme hakkının da eksiksiz uygulanması gerekmez mi? Peki sermayenin ve iktidarın medyasının, korku ve/veya çıkar uğruna, sabah-akşam iktidarın sözcülüğünü yaptığı bir ortamda böyle bir özgür seçim hakkı kullanılabilir mi?
İktidarın dikta yetkilerini bu defa anayasal bir rejim olarak talep etmesine “hayır” diyebilme özgürlüğünün olmadığı, hayırcıların terör örgütleriyle ilişkilendirildiği bir iktidar kampanyasına maruz kalındığı durumda, hangi demokratik tercihten söz edilebilir?
Cumhurbaşkanının anayasada belirtilen, üzerine yemin de ettiği ve değişene kadar kesin bağlayıcılığı olan “tarafsızlığını” her zamanki gibi alenen çiğneyerek kendi tek adam rejimi için kampanya yaptığı bir seçim süreci nasıl adil, hukuki ve demokratik olabilir? (Bizim bu konuda görevini yapmayan YSK ile ilgili 2015 tarihli suç duyurumuz Anayasa Mahkemesi tarafından da kabul edilmeyince AİHM önüne götürmüştük; hâlâ orada bekliyor. AİHM de herhalde anayasanın “taraflı cumhurbaşkanı” doğrultusunda değişmesini bekleyerek bizim başvurumuzun kadük olmasını umuyor!).
Bir anayasa referandumunda kendi parti imkânlarının çok ötesinde kamu kaynağı kullanarak kampanya yapan bir iktidar partisi ve cumhurbaşkanı varken, eşit ve adil bir referandum sürecinden söz edilebilir mi?
Yurtdışında seçim vs. propagandası yapılmasını engelleyen kendi hukukunu çiğnemek nasıl bir demokrasi gösterisi olabiliyor?
Başka ülkelerin kendi siyasi duyarlılıklarını öne sürerek AKP'nin ülkelerindeki siyasi mitinglerini erteleme taleplerini özellikle ve hoyratça çiğnemek ve bunun üzerinden mağduriyet imal etmeye çalışmak hangi diplomatik teamüle ve siyasi terbiyeye denk düşüyor?
Halkoylaması Muktedir İçin Neden Can Simidi?
Peki, iktidarını korumak niçin bu kadar önemli? Ayrıca, iktidarını korumak niçin daha fazla otoriterleşme gerektiriyor? Bu iç içe iki sorunun da –artık herkesin görebileceği- iki nedeni var: Birincisi ve işin özü, iktidarın büyük ölçüde yıktığı cumhuriyet rejimi yerine kurmak istediği İslamcı rejim için yeni bir düzlemeye ve sıçramaya ihtiyacı olması. Bunu,daha fazla otoriterleşmeden yapması imkânsız. Tek seçeneği tek adam rejimi olmayabilirdi; ama burada da Erdoğan etkeni devreye giriyor; siyasal İslamcı hareketin elinde şu an başka sürükleyici siyasi figür yok, parti içi bölünmeyi önlemenin de başka çaresi yok, dolayısıyla onun kaprislerine boyun eğilmek durumunda. İkincisi, 15 yıldır tek başına ülkenin kaderini belirleyen siyasetçilerin sicillerinin iyice kabarmış olması. Bu sicil sadece kamu kaynaklarının kullanım biçimiyle, hesabı verilmemiş ve verilemeyecek büyük kişisel zenginleşmelerle ilişkili değil; aynı zamanda toplumun ve ülkenin içinden geçirildiği çeşitli badirelerdeki siyasi sorumluluklarla da ilişkili. Bunlar, anayasaya aykırı olarak paralel bir devlet yapılanmasıyla egemenlik hakkını paylaşmaktan Ergenekon-Balyoz gibi kumpas davalarına ve Kozmik Oda sırlarının ABD güdümündeki bu yapılanmaya açılmasına, komşu ülkedeki (Suriye’deki) legal rejimin tasfiyesine, anayasaya aykırı bir biçimde müdahil olmaktan, bu ülkede Türkiye’nin çıkarlarına aykırı bir parçalanmanın körüklenmesine, sınırlarımızda oluşumuna sebep olunan ve büyük güçlerin de desteğini alan yapılanmaya karşı girişilen nafile çabalar yüzünden önemli can kayıplarına neden olmaktan bunların yol açtığı mali/siyasi kayıplara kadar uzanmaktadır.
Hayır Demek Bir Yurt Görevidir
Bu nedenler, iktidarın korunması kadar, ayarlarının iyice sıkılmasını da davet etmektedir; işte bunun için "evet" iktidarın can simididir. Ama tam da bu nedenlerle “hayır” denilmesi gerekmektedir.

Kuşkusuz, “Beni aldatırsan ayıp sana, beni ikinci defa aldatırsan ayıp bana” ünlü deyişinin halklara mal olması daha uzun zaman alacaktır. Aldatılmayı özel çıkarları nedeniyle umursamayanları kastetmiyorum. Aldatıldıkça kaybedenlerden söz ediyorum. Kaybedenlerin aldatılmaya “hayır” demelerinin zamanı gelmemiş midir? Kendi kişisel ve partisel çıkarları uğruna ülkeyi utanç duyulacak itibar kayıplarına uğratanlara "dur/HAYIR" demenin artık sırası değil midir?

14 Mart 2017 Salı



Cumhuriyet yazarı Prof. Dr. Ahmet İnsel, Hollanda ile Türkiye arasında yaşanan "ziyaret" kriziyle ilgili olarak "Tayyip Erdoğan yönetimi, müzakere yoluyla iş yumuşama yoluna girmişken, Hollanda ile gerginliği kasıtlı biçimde büyüttü. Kapıdan kovulan devlet konumuna düşmeyi, referandum öncesi evet oylarının bir iki puan artması için göze aldı" dedi. İnsel, "İktidarın başının 16 Nisan’da kaybetme korkusunun ne kadar büyük olduğunu, yönettiği devleti 'haydut devlet' mertebesine düşürmekten çekinmemesi çok açık biçimde ele veriyor" diye yazdı.
Ahmet İnsel'in "‘Haydut devlet’ nasıl olunur?" başlığıyla yayımlanan (14 Mart 2017) yazısı şöyle:
Türkiye Cumhurbaşkanı ve hükümet üyelerinin Almanya’da anayasa değişikliği referandumu için kampanya yapmalarının engellenmesi, biraz işgüzar bir girişimdi. Almanya’da bundan önce benzer seçim mitingleri yapılmasına engel olunmamıştı. 
Belçika’da “tarafsız” Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim mitingi yapması engellenmiş, o da Ekim 2015’te Strazburg’da “Milyonlarca nefes, teröre karşı tek ses!” mitingi yapmış, birkaç hafta sonra tekrarlanacak seçimlerde herkesi Tek Ses’te birleşmeye çağırmıştı. 

Bu sefer iş çığrından çıktı. Ama istem dışı değil, kasıtlı olarak. Rotterdam’da Çavuşoğlu’nun yapacağı referandum toplantısını Hollanda’da 16 Mart’ta yapılacak genel seçimler sonrasına ertelemesi önerisini reddeden Türkiye devleti, Cumhuriyet tarihinde ilk kez uçağına iniş izni verilmeyen milli ve yerli yönetim olma şerefine nail oldu. 

Uluslararası ilişkilerde böyle bir durum çok ama çok nadir yaşanır ve genellikle “haydut devlet” olarak tanımlanan devletlerin yöneticilerine uygulanır. Dışişleri bakanının uçağının inişine izin verilmeyen bir devletin bir diğer bakanını aynı anda bu ülkeye karayoluyla gizlice ve ülke yetkililerine kasıtlı yanlış bilgi vererek sokması da, uluslararası ilişkiler tarihinde pek bilinmeyen bir durumdur. Bakanın o ülkeye girişinin engellenmesinin nedenleri haksız bile olsa, bir hükümet üyesinin başka bir ülkeye kaçak yollardan girmeye çalışması, temsil ettiği ülkenin “haydut devlet” imajını güçlendirmez mi? 

“Haydut devlet” (Rouge State), küresel barışı tehdit eden, insan haklarını kitlesel biçimde çiğneyen, terörizmi destekleyen devletleri ifade ettiği gibi, önceden ne yapacağı kestirilemeyen, uluslararası kuralları tanımayan devletler için de kullanılan bir kavramdır. Emre Kongar, 9 Ocak 2014’te Cumhuriyet’te yayımlanan yazısında, terör finansmanı ile mücadele için kurulan Finansal Eylem Görev Gücü’nün (FATF) 2013 Ekim’inde Paris’te yapılan toplantısında, Türkiye’nin 11 ülkenin yer aldığı riskli ülkeler listesinde tutulması haberini aktarıp, Türkiye’nin uluslararası camiada yavaş yavaş almaya başladığı “haydut devlet” imajına işaret ediyordu. 


Türkiye FATF’ın riskli devlet listesinden o günden beri çıktı mı, bilmiyorum. Başka yollardan “haydut devlet” mertebesinde epey ilerlediği düşünülebilir. Referandumda evet oyu verme eğiliminin iktidarın beklediği gibi güçlü olmaması karşısında, en ilkel milliyetçi refleksleri tetikleyecek bazı senaryoların (Kandil’e askeri müdahale, Suriye’de beklenmedik bir operasyon, vs..) devreye sokulması endişesi birçok kişi tarafından dile getirilmişti. Görünen o ki, Almanya’da gerekçeleri tartışmalı engellemeleri Tayyip Erdoğan yönetimi yeni bir “lütuf” olarak değerlendirdi. Müzakere yoluyla iş yumuşama yoluna girmişken, Hollanda ile gerginliği kasıtlı biçimde büyüttü. Kapıdan kovulan devlet konumuna düşmeyi, referandum öncesi evet oylarının bir iki puan artması için göze aldı. Kırk yıldan beri bu ülkelerde göçmen derneklerinin verdiği entegrasyon mücadelelerini berhava edip, Avrupa’da yaşayan kendi yurttaşlarının “huzur bozucu yabancılar” olarak damgalanmasını, halkoylamasını kazanmanın çerezi yapmaktan gocunmadı. Hollanda ve Almanya’da aklı selimi koruyan bazı Türkiyeli derneklerin, bu engel ve yasaklamaları kınarken, bu yasakları zorla, devlet imkânlarını kullanarak ve diplomatik tüm kuralları çiğneyerek delmeye çalışan iradeyi de bir o kadar eleştirip, teşhir eden çıkışları, bu sokak kavgası ortamında elbette duyulmuyor. 

Hiçbir kural tanımayan devlet tanımı, kendi koyduğu yasağa kendisi uymayan bir iktidara yakışıyor. AKP hükümeti 2008’de seçim yasasına, yurtdışında, yurtdışı temsilciliklerinde ve sınır kapılarında seçim kampanyası yapma yasağı getirmişti. Yasak önümüzdeki halkoylaması için de yürürlükte. Bu yasağı geçmişte olduğu gibi, bugün de en fazla iktidar partisi çiğniyor. Devlet imkânlarını fütursuz biçimde kullanıyor. Cumhurbaşkanı sıfatıyla, özellikle yurtdışında esas olarak devleti temsil etme sorumluluğu taşıması gereken bir kişinin ve onun temsilcilerinin, istenmez kişiler muamelesi görmesi pahasına bunu yapıyor. İktidarın başının 16 Nisan’da kaybetme korkusunun ne kadar büyük olduğunu, yönettiği devleti “haydut devlet” mertebesine düşürmekten çekinmemesi çok açık biçimde ele veriyor. Bu referandumu kazansa da, kendine, hükümetine, partisine ve yöneteceği devlete vurulan bu damganın uzun zaman silinmeyeceğini, bunun herkes için olumsuz sonuçları olacağını düşünecek serinkanlılığa artık sahip olmadığı görülüyor. Bu son gelişmelerden sonra, 16 Nisan’da sandığa atılan her evet oyu, “haydut devlet” yurttaşı olmaya verilmiş bir onay olacaktır.


"Nazizm...Kemalizm...Rabiaizm" başlıklı yazı, Cumhuriyet Gazetesi duayen yazarlarından Özgen Acar tarafından yazılanların yedincisi. Yedincisi, sanırım, içte yaratabilecek mağduriyet üretiminde tüm kozlarını yitirenlerin,yapay olarak ve yasaya,YSK kararına aykırı olarak, kamu kaynaklarını ve ulusal onurunun ayaklar altına alınması sonucu yaratan krizi yaratmak ve üzerinden mağduriyet yaratma amaçlı son Avrupa kapılarına dayanmasını irdelemektedir. Günümüzü anlamanıza ve üzerinde düşünmemize yardımcı olur düşüncesi ile paylaşıyorum. Öncekileri de okumak isteyenler, internet üzerinden "Özgen Acar" 'a ulaşabilirler.

İkinci paylaştığım değerlendirme ise, önceden sizlerle tanıştırdığım sevgili meslektaşım Prof.Dr. Oğuz Oyan tarafından kaleme alınmıştır. Bununla da, yapılmak istenilen anayasa değişikliğine, kimin hangi gözlükle baktığını bizlere anlatmaktadır.Bunun da ,kendi doğrularımız üzerinde yeniden düşünmemize yardımcı olacağını düşünmekteyim. Bilgi ve ilginize...14.03.2017

Nazizm… Kemalizm… Rabiaizm… (7)

14 Mart 2017 Salı
1934 Berlin… Adolf Hitler, halkoylamasına giderken Nazizm’i “Ein Volk, Ein Reich, Ein Fuhrer (Tek Halk, Tek İmparatorluk ve Tek Adam)” söylemi ile kurdu! Halkoylamasında yüzde 88 “evet” oyu ile “Fuhrer (tek adam)” oldu. 
12 Mart 2017 Kocaeli… Recep Tayyip Erdoğan, anayasa değişikliği ile bağlantılı halkoylamasına giderken meydanlardaki “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet!” söylemine, Mısır’dan devşirme “Bu bizim Rabia’mız…” söylemini de ağzından düşürmüyor. 
Kahire’de kanlı gösterilerin yaşandığı, “Rabiatul Adeviyye” adlı alanın ilk sözcüğü Arapçada “dört” demektir. “Tek adam” heveslisi Erdoğan acaba “yasama, yargı, yürütme, yayın (4Y) benden sorulur mu demek istiyor?
***
Nisan 2004… Erdoğan, Kıbrıs’ta “Annan Planı’na” yöneltilen eleştirilerle ilgili olarak Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş hakkında “Şu anda ağırlıklı olarak niçin bu iş Türkiye’de yapılıyor? Kıbrıs’ta yapılsın. Yani mitingler yapılacaksa orada yapılsın. Konuşulacak orada konuşulsun!” dedi. 
22 Ocak 2008… Erdoğan’ın imzasıyla TBMM’ye “Seçimlerin Temel Hükümlerive Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” sunuldu. AKP’lilerin oylarıyla kabul edilen tasarının 94. maddesi şöyle: “Yurtdışında ve yurtdışı temsilciliklerde seçim propagandası yapılamaz.”[Haber görseli]
15 Şubat 2017… Bu yasaya dayanan Yüksek Seçim Kurulu’nun halkoylaması ile bağlantılı kararının “Halkoylaması süresince yapılamayacak işler” başlıklı (j) maddesinin (a) fıkrası da şöyle: “Yurtdışında ve gümrük kapılarında her türlü propagandanın yasak olduğuna (298/A-son, 94/E-6)…”
***
7 Mart 2017… Avrupa Birliği’nin patroniçesi Angela Merkel, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın, Başbakanı’nın ve bakanlarının Almanya’da Türk vatandaşlarına “Meydan konuşmalarındaki yetkinin belediyelerde olduğunu” anımsattı. Bu yasaklamayı önce Avusturya, ardından Hollanda, İsviçre, İsveç ve son olarak da Danimarka benimsedi. 
Belediyelerin engellemeleri başlayınca Erdoğan, Alman yönetimini “Nazi kalıntıları” olmakla suçladı, bakanları da aynı suçlamayı papağan gibi yapar oldular. 
Hollanda’nın 2. büyük kenti Rotterdam’ın Fas kökenli bir Müslüman olan Belediye Başkanı Ahmed Ebu Talip, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuş ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın kent meydanında konuşamayacağını, diplomatik araçla konsolosluğa gitmelerine izin verileceğini söyledi. 
Ancak Bakan Kaya’nın Başkonsolosluğa diplomatik araçla geçişine polis izin vermedi, gösteri yapan Türklere de köpeklerle demokratik bir ülkeye yakışmayacak biçimde şiddet uygulandı. Bakan Kaya, Almanya’ya yönlendirildi, bundan böyle Hollanda’ya 10 yıl giremeyeceği açıklandı! 
Türklere AB ülkelerine vize kalkacak derken, bakanın girişi 10 yıl yasaklandı. Ajda Pekkan’ın “Olmaz artık kapı açık - Arkanı dön ve çık istenmiyorsunartık!” şarkısı akla geliyor.
***
Erdoğan, Hollanda’ya “Bunun bedelini ödeyeceksiniz!” demez mi? Hollandalı şirketlerin Türkiye’de 22 milyar dolarlık yatırımları var. Türkiye’nin Hollanda’ya ihracatı 3.6 milyar dolar, dış alımı ise 3 milyar dolar. 
AB’nin, Türkiye’ye 2014-2020 yıllarında vereceği 4 milyar 450 milyon Avro’luk yardımları [Haber görseli]durdurmasının gerekçesini, Komşuluk Politikası ve Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn, “Türkiye, şu sıralarda ne yazık ki Avrupa yolunda ilerlemiyor, tam aksine Avrupa’dan uzaklaşıyor!” sözleriyle açıkladı. 
Acaba kim bedel ödeyecek?
***
1935… Rus besteci Dimitri Şostakoviç, kemancı David Oistrakh Atatürk’ün daveti üzerine Ankara’ya geldiler. Atatürk’ün de dinlediği de dahil 20 kadar konser verdiler. Şostakoviç, Atatürk’ün müzik reformu konusundaki çalışmalarından övgüyle söz etti. 
1941-1942… Şostakoviç, Hitler’in Leningrad kuşatmasında “nota kâğıdı” bulmada zorlanmış, İstanbul’dan gelen kâğıtlar üzerine “7. Senfonisini” bestelemiş. Nota kâğıtlarında “Jorj D. Papajorjiu Yayınevi - Yüksek Kaldırım, İstanbul” yazılı imiş… 
15 - 16 Mart’ta İstanbul’da Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda “ŞostakoviçGünleri” konserleri başlıyor. Oistrakh’ı yeniden geldiği Ankara’da 1957’de dinlemiştim…
__________________________________________________________________

SOL PORTAL 28 Şubat 2017-9                                                                                    OĞUZ OYAN
DİKTA REJİMİ KİMLERİN İŞİNE YARAR?
Başlıktaki soruyu Erdoğan ve partisi için sormadığımız açık olmalı. Çünkü bu projenin arkasındakiler onlar. Hatta, AKP içinde bile bu işe aklı yatmamış olanların, rejimin fazla zorlandığını düşünenlerin veya Tayyib'in aşırı güçlenmesinden ürkenlerin varlığı dikkate alındığında, projenin tam sahibi olarak Erdoğan öne çıkıyor. Bu saptamayı yapmakla birlikte, Erdoğan-AKP rejiminin şimdilik bir bütün ve nihai  hedeflerinin ortak olduğunu gözden uzak tutmamak gerektiğini de belirtelim.
İktidar kanadının, "hayırcıları", kökü ABD'deki İslamcı darbecilerle, tedhişi ana araç olarak kullanan ayrılıkçı ve cihatçı örgütlerle bir ve bütün olarak göstermesi, zaten eşit propaganda olanaklarıyla yapılmayan bu referandum kampanyalarının, bir başka açıdan da sakatlanmasına yol açmıştır.  Gerçi AKP'nin düşmanlaştırıcı kampanyası kitlelerce pek benimsenmediği ve kendi aleyhine de çalışmaya başladığından söylemini biraz farklılaştırmaya başlamadı değil; ama AKP'lilerin tadat ettiği örgütlerin acaba külliyen "hayır"dan yana mı olacağı sorusunu da aklımıza düşürdü. Biz, kapsamı (ülkeleri de içerecek şekilde)daha geniş tutarak bu soruya mümkün olduğunca analitik bir yanıt aramaya çalışalım.
İlkönce, genel düzlemde, dışa açık bir ekonomide ve uluslararası entegrasyonlara angaje olmuş -üstelik Batı bloğu içinde yer alan- bir ülkede, demokratik yapıların varlığını korumak bir avantaj olarak görülür. Nitekim, kredi derecelendirme kuruluşlarının bile, Türkiye'nin demokrasiden ve siyasi istikrardan uzaklaşmasını ekonomik göstergeleri için büyük bir risk olarak değerlendirip not kırmaları bunun doğrudan bir yansımasıdır.
Demek ki, Türkiye konumundaki bir ülkenin dikta yönetimine evrilmesi, doğrudan doğruya ülkenin ekonomik çıkarlarına aykırıdır. Dolayısıyla, Türkiye'nin iyiliğini düşünmeyen örgütlenmelerin ve ülkelerin işine en fazla yarayacak seçenek, ülkenin imajının Erdoğan'a ısmarlama elbise gibi biçilen bir Anayasayla bugün olduğundan daha fazla bozulmasıdır.
İkinci olarak, Haziran 2013'e kadar toz kondurulmayan "reformcu" ve "tabu kırıcı" (yani Batı çıkarlarına eksiksiz hizmet eden) Erdoğan figürünün son dört yılda Batı'nın siyasi çevrelerinde ve kamuoyunda hızla taşınamaz bir yük ve nefret objesine dönüşmüş bulunmasına, yeni Anayasa projesiyle çok olumsuz bir katkı daha yapılacaktır. Bu, Batı'nın Türkiye'den vazgeçmesi, Türkiye'yi de içine alan kendi bölge çıkarlarını gözetmekten uzaklaşması anlamına gelmeyecektir kuşkusuz. Ama hem Erdoğan ve AKP yönetimiyle sıkı işbirliği görüntüleri vermekten alenen kaçınacaklar, hem de Erdoğan'ın bozulan imajını ondan zaman zaman daha fazla ödün koparabilmek için kullanacaklardır.
AKP yönetiminin, yalnızlaşmasını gidermek ve Rusya ile ilişkilerini düzeltmek için yaptığı tavizci U dönüşleri, hegemon dünya güçleri tarafından da mutlaka not edilmiştir. Şimdi, RTE'nin otoriter bir rejim kurmaksızın kendisini güvencede göremeyeceği bir iç siyasal ortamın oluşması, bu güçlerin elinde de yeri geldiğinde kullanılabilecek kozlar oluşturacaktır. Ezcümle, Türkiye'de kurulacak bir "anayasal" dikta rejimi, ülkeyi güçlendirmez zayıflatır.
Her iki seçenek de gösteriyor ki,  Erdoğan'ın yargılanma korkuları, hakim-i mutlak olma hevesleri ve son tahlilde bir İslami rejim inşa etme emelleri, Türkiye'yi sahip olduğu en güçlü pozisyondan uzaklaştırmakta ve Ortadoğu'nun dış etki ve telkinlere açık, zayıf ve işbirlikçi yönetim türlerine yaklaştırmaktadır. Bu, ülkenin bağımsızlığına yeni darbeler indirmekte ve  Türkiye'ye zarar vermektedir.
Gelelim iktidarca "hayır" kampına dahil edilen örgütlere. FETO ve örgütü, kendi askeri diktasını kuramadığı için bugünkü dikta girişimine hayır mı der? İlk bakışta öyle gibi görünebilir; Erdoğan'ın tek adamlığının onu daha fazla güçlendireceğini düşünerek yeni anayasaya karşı olabilirler. Ama bugünkü yenilgi psikozunda, bunun tam tersinin daha geçerli olması gerekir: Tek adam rejimine yönelen bir Türkiye, Batı dünyasında itibarı düşen bir ülke anlamına gelir ve bugün savunma ve gizlenme pozisyonlarına geçmiş Gülen Cemaati için ehven-i şer olarak görülebilir. Dolayısıyla bu kamptaki öznel duygular ile nesnel ihtiyaçlar farklı olabilir ama sonuçta tavır "evet"e eğilimli olmalıdır.

DHKP-C için konuşmaya bile değmez ama, demokratik mücadeleyle ilgisi olmayan böyle bir örgütün işine dikta rejiminden daha iyi gelen başka bir şey olabilir mi?
IŞİD'in ise, Türkiye hücreleri de dâhil olmak üzere, sonucu pek umursadığı söylenemez; şu an için Ortadoğu'da kendi varlık sorunlarıyla meşgul olan bu örgüt için her iki sonuçta da Türkiye düşman bir ülke tanımı içinde kalacaktır. Ama onlar bile, daha güçlü Erdoğan'ın daha güçlü Türkiye anlamına gelmeyeceğinin farkında olmalıdırlar.
Gelelim daha önemli konuya, PKK'nın gerçek niyetlerinin tahliline.Sonucu baştan söyleyelim: RTE'nin tek adam rejiminin PKK'nın da tercihi olacağını anlamak için büyük stratejist olmaya gerek yoktur. PKK, eğer barış/çözüm yolu açıksa demokrasiyi sadece kendi çıkarları açısından talep edecektir. Eğer bu yol tıkanmış ve şiddet-terör geri gelmişse, PKK açısından en iyi ikinci tercih, Türkiye'nin faşist bir rejim görünümü kazanması ve bu rejime karşı mücadele eden "kahraman örgüt" payesine ulaşmasıdır. Dolayısıyla, bu anayasaya evet demek, dolaylı olarak ve nesnel  olarak PKK'nın emellerine (meşruiyet kazanma mücadelesine) hizmet etmek demektir. Ama PKK bunu yüksek sesle dile getirmez. HDP böylesine baskılanırken hiç getiremez. Ülkedeki sempatizanlarının kafalarını karıştırıp gönül kırıklığına uğratamaz.
PKK'nın örtük olarak "evet" çizgisinde olmasını gerektiren bir başka gelişme, bu örgütün artık  uluslararası bir oyuncu olarak Ortadoğu'da yerini almış olmasıdır. Hem ABD, hem Rusya'nın Suriye'deki (ve kısmen Irak'taki)silahlı vurucu gücü haline gelmiş olan ve bunu büyük ölçüde AKP'nin ülke çıkarlarına aykırı dış politikasına borçlu olan PKK'nın kendi bölgesel çıkarları açısından, Türkiye'deki rejimin faşist karakterinin daha fazla vurgulanmasından daha iyi bir senaryo mevcut değildir.
HDP'nin tavrı ise ayrı değerlendirilmelidir. Kürt siyasi hareketi Türkiye'de legal politika yapacaksa, daha demokratik yapılara ihtiyaç duyacaktır. Ama herşeye rağmen eğer Dolmabahçe sürecinin sonuçları alınmış olsaydı, durum farklı olabilirdi. "Çözüm" karşılığında Erdoğan'ın başkancı sistemine evet denilmesi veya en azından, daha önce yapıldığı gibi, seçimleri boykot gibi "durum kurtarıcı" bir karar alınması mümkündü. HDP'nin, Türkiye genelindeki bir demokrasi mücadelesini kendi tek gündeminin önüne koyması (en azından bunu sürekli kılması) beklenemez. Ama 2015 Mart'ından yani masa devrildikten itibaren HDP'ye Erdoğan'ın başkancı dikta projesine "hayır" demekten başka seçenek bırakılmamıştır.
Son bir not da, AKP'nin PKK'ya doğrudan-dolaylı, bilinçli-bilinçsiz destekleri üzerine. PKK'ya en çok hizmet veren AKP Hükümetleri oldu. Buna şimdi de devam ediyor. İlk hizmeti, silah bırakmayan PKK ile resmi görüşmeler başlatmak ve Güneydoğu Anadolu'da paralel devlet yapıları kurmasına göz yummak oldu. Bununla, silahların susmasını ve 2011 ve 2014 seçimlerini kazanmayı garantiledi. Sonra 2011'den sonra Esad'a çullanıp PKK/PYD'nin önünü açarak hizmet etti. Şimdi de dünya çapında infial yaratan dikta rejimini inşa edip PKK'ya dünyada ilave meşruiyet kazandırarak dolaylı hizmet ediyor. Üstelik halka tam tersini hikaye ederek de referandumda puan toplamaya çalışıyor. Ne kadar bereketli bir ilişki biçimi değil mi?